slogan
     

Suriye’de varolmayan devrimci karmaşa: ABD isyanı 2011'den bu yana destekledi (3) (SON)

9 Kasım 2016 Çarşamba

"Batı’nın Sünni köktencilerle olan işbirliği hakkında yazmış olan Robert Dreyfus, Batılı kaynakların Baasçıları acımasız katiller olarak şeytanlaştırmak için Hama'daki ölüm rakamlarını kasıtlı olarak abarttığını ve Baasçıların da Müslüman Kardeşler’i yıldırmak için bu yanıltmacanın peşinden gittiğini ileri sürer."

 

Stephen Gowans

 

 

Global Research

 

 

 

 

 

Bir tetikleyici olarak Deraa'daki gaddarlık mı?

 

Suriye devletinin ilk gösterilerde güç kullanmasının, hemen sonrasında patlak veren gerilla savaşının kıvılcımını çaktığına inanmak makul mü?

 

Hükümet otoritesinin Suriye'nin Deraa kasabasındaki bir meydan okumaya karşı verdiği aşırı tepkinin (gerçekten böyle bir aşırı tepki olduysa), çok sayıda devleti içine alan ve çok sayıda ülkeden cihadçıları mobilize eden büyük bir savaşın kıvılcımını çakacağı düşüncesi, inanma sınırlarını zorlamaktadır. Bu teoriye bir parçacık inandırıcılık kazandırmak için bile bununla uyumsuz bir yığın gerçeğin görmezden gelinmesi gerekecektir.

 

Öncellikle, Esad hükümetinin popüler olduğu ve meşru görüldüğü gerçeğini gözardı etmemiz gerekir. Hayli popüler bir hükümetin kendi otoritesine yönelen ufak bir meydan okumaya verdiği ezici yanıtın bir halk ayaklanmasının başlaması için gerekli kıvılcımı getirdiği ileri sürülebilir, ancak ABD Başkanı Barack Obama'nın ısrarla Esad'ın meşruiyetten yoksun olduğunu savunmasına karşın, Mart 2011'de Suriye'nin patlamaya hazır bir yaygın hükümet karşıtı rahatsızlık fıçısı olduğunun hiçbir kanıtı yoktur. Nitekim Time dergisinden Rania Abouzeid, Deraa başkaldırısının arefesinde “Eleştirenler bile Esad'ın popüler olduğunu teslim ediyor” [44] ve “kimse Suriye'de kitle ayaklanmaları beklemiyor ve ara sıra bir huzursuzluk gösterilse de, bunlara çok az insan katılmak istiyor” diye aktarıyordu. [45]

 

İkinci olarak Deraa başkaldırısının yalnızca yüzlerle ifade edilecek kadar katılımcısının olduğu, buna pek de kitle ayaklanması denemeyeceği ve onu izleyen protestoların da, Time'dan Nicholas Blanford'un aktardığı gibi kritik bir kitleyi toplamayı başaramadığı gerçeğini görmezden gelmemiz gerekir. [46] Benzer şekilde New York Times'tan Anthony Shadid de Deraa başkaldırısından bir aydan daha uzun zaman sonra bile Suriye'de bir halk ayaklanmasının olduğunu gösteren bir kanıt bulamamıştı. [47] Olan şey, Washington'un Suriye'de Arap Baharı'nın patlak vermesi hakkında yaydığı retoriğin aksine, cihadçıların Suriye devlet güçlerine karşı bir gerilla savaşı kampanyasına girişmiş ve Ekim ayı itibariyle binden fazla polis memuru ve askerin canını almış olmasıydı.

 

Üçüncü olarak ABD hükümetinin İngiliz müttefikiyle birlikte 1956 yılında Müslüman Kardeşler'i ülke içinde ayaklanma başlatması için destekleyerek Suriye'de bir savaşı kışkırtma planları yaptığı gerçeğine gözlerimizi kapamamız gerekir. [48] Deraa başkaldırısı ve bunun ardından gelen, polis ve askerlerle girilen silahlı çatışmalar, rejim değişikliği uzmanı Kermit Roosevelt'in hazırladığı plana benziyordu. Bu, CIA'in Roosevelt'in önerisini çöpe attığı ve 2011'de kullanım için geri dönüşüme soktuğu anlamına gelmez; ancak bu komplonun Washington ve Londra'nın Suriye'de rejim değişikliği gerçekleştirmek için Müslüman Kardeşler öncülüğündeki bir ayaklanmayı içeren bir istikrarsızlaştırma operasyonu planlayabilir olduğu anlamına gelir.

 

Aynı zamanda, Müslüman Kardeşler'in Suriye'nin dördüncü büyük şehri Hama'yı ele geçirdiği Şubat 1982 olaylarını da görmezden gelmemiz gerekir. Hama, Suriye'de Sünni köktenciliğin merkez üssü ve cihadçı savaşçılar için önemli bir operasyon üssüydü. Esad'ın devrildiği yönündeki sahte haberlerle harekete geçen Müslüman Kardeşler, şehrin her yerinde kana bulanmış bir taşkınlığa yönelmiş, polis karakollarına saldırmış, Baas Partisi üyeleri ve aileleri ile, hükümet yetkililerini ve askerleri katletmişti. Bazı örneklerde kurbanların kafası kesildi [49] ki bu pratik on yıllar sonra "İslam Devleti" örgütü savaşçıları tarafından canlandırılacaktı. Hama'da bütün Baas yetkilileri katledilmişti. [50]

 

1982 Hama olayları Batı'da genelde Sünni İslamcıların gerçekleştirdiği vahşetle değil, Suriye ordusunun verdiği ve her ordudan bekleneceği üzere isyancıların elinde bulundurduğu bölgelerdeki egemen kontrolü geri getirmek için güç kullanımını içeren yanıtla hatırlanır (tabi hatırlanıyorsa). O tarihte binlerce asker, Hama'yı Müslüman Kardeşler'den geri almak için şehre sevkedilmişti. Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi William R. Polk, Suriye ordusunun Hama saldırısı sonrasını, ABD'nin 2004'te Irak'ın Felluce şehrine düzenlediği saldırıya benzeterek tanımlıyordu [51] (elbette aradaki fark, Suriye ordusu kendi egemen topraklarında meşru şekilde hareket ederken ABD ordusunun işgale karşı başkaldırıyı bastırmak için işgalci bir güç olarak gayrimeşru şekilde hareket etmesiydi). Hama saldırısında kaç kişinin öldüğü ise ihtilaflı bir meseledir. Rakamlar farklılık arz etmektedir. “Time'da yer alan erken bir haber, 1,000 kişinin öldüğünü söylüyordu. Gözlemcilerin çoğu 5,000 kişinin öldüğü tahmininde bulundu. İsrailli kaynaklar ve Müslüman Kardeşler” – ölüm rakamlarını abartmak çıkarına olan, seküler Arap milliyetçiliğinin yeminli düşmanları – “ise ölüm rakamının 20.000'i geçtiğini ileri sürdü.” [52] Batı'nın Sünni köktencilerle olan işbirliği hakkında yazmış olan Robert Dreyfus, Batılı kaynakların Baasçıları acımasız katiller olarak şeytanlaştırmak için ölüm rakamlarını kasıtlı olarak abarttığını ve Baasçıların da Müslüman Kardeşler'i yıldırmak için bu yanıltmacanın peşinden gittiğini ileri sürer. [53]

 

Suriye ordusu saldırı sonrasında Hama'nın enkazlarından çıkarken, yabancı hükümetlerin Hama isyancılarına para, silah ve iletişim ekipmanları temin ettiğine dair kanıtlar bulundu. Polk şunları yazmaktadır:

 

“Esad, yabancı karıştırıcıların halkın arasında çalıştığını gördü. Bu, sonuç olarak, sömürgeci yönetimin duygusal ve siyasi mirasıydı – sömürge sonrası dünyanın çoğunda kendini acı bir şekilde gösteren, ancak Batı dünyasında neredeyse hiç farkedilmeyen bir mirastı bu. Ve bu miras bir mit değildir. Yıldan yıla olayların meydana gelmesiyle, resmi belgelerle doğrulayabileceğimiz bir gerçekliktir. Hafız Esad, belgelerin sızmasını beklemeye ihtiyaç duymadı: istihbarat servisleri ve uluslararası gazeteciler, muhafazakar, petrol zengini Arap hükümetlerinin, Amerika Birleşik Devletleri'nin ve İsrail'in onun hükümetini yıkma yönündeki onlarca girişimini ortaya çıkardı.  Bunların çoğu ‘kirli hilelere', propagandaya ve para akıtmaya yönelmişti, ancak 1982 Hama ayaklanmasında, Ürdün ve CIA tarafından eğitimiş paramiliter güçler (tıpkı 2013 Suriyesi hakkındaki pek çok medya haberinde görülenler gibi) ile birlikte yabancılar tarafından temin edilmiş 15 bini aşkın makineli tüfeğin ele geçirilmesi kaydadeğerdir. Onun Suriye'de gördüğü şey, Batı'nın herhangi başka bir yerde giriştiği rejim değişikliği hakkında öğrendikleri tarafından teyit edilmiştir. Esad, CIA'in Mısır Cumhurbaşkanı Nasır'ı öldürmeye çalıştığını ve İngiliz ve Amerikalıların İran Başbakanı Muhammed Musaddık'ı devirmeye çalıştığını kesinlikle biliyordu.” [54]

 

New York Times yazarı Thomas Friedman, “Beyrut'tan Kudüs'e” başlıklı kitabında   “Hama katliamı, görece yeni bir ulus devlette, Suriye'yi 20. yüzyılın seküler bir cumhuriyeti olarak inşa etme yolunda elde ettiği her şeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan gerici – bu örnekte "İslami" köktenci – unsurları def etmeye çalışan modernleştirici bir politikacının doğal tepkisi olarak anlaşılabilir” diye yazmıştı. Friedman şöyle devam ediyordu: “Biraz da bu yüzden, Hama katliamı sonrasında birileri Suriye'de objektif bir kamuoyu yoklaması yapabilseydi, Esad'ın isyana yönelik muamelesi muhtemelen, Sünni Müslümanlar arasında bile kaydadeğer bir onay bulurdu.” [55]

 

1980'li yıllarda Suriye hükümetine karşı Sünni İslamcı bir cihadın patlak vermesi, Levant bölgesindeki militan Sünni İslam'ın ABD'nin 2003'teki Irak işgalinin ve ABD işgal yönetimlerinin Şii yanlısı mezhepçi politikalarının sonucu olduğu görüşünün karşısına dikilmektedir. Bu görüş tarihsel olarak miyoptur ve Levant siyasetinde Sünni siyasal İslam'ın on yıllardır olan varlığına kördür. Suriye'nin 2. Dünya Savaşı sonrasında Fransa'dan resmen bağımsızlığını kazandığı andan itibaren, 20. yüzyılda bunu izleyen on yıllar boyunca Suriye'de birbiriyle mücadele eden ana güçler seküler Arap milliyetçiliği ve Sünni siyasal İslam'dı. Gazeteci Patrick Cockburn'ün 2016 yılında yazdığı gibi “Suriye silahlı muhalefetine IŞİD, El Nusra ve Ahrarüşşam hakimdir.” “(Seküler Arap milliyetçisi) yönetime tek alternatif İslamcılardır.” [56] Uzun zamandır olan durum budur.

 

Son olarak, yukarıda bahsi geçen anlatıya inanmak için, ABD'li stratejistlerin Esad'ı ve onun seküler Arap milliyetçisi ideolojisini iktidardan indirmeyi 2003'ten beri, muhtemelen de 2001 gibi erken bir tarihten itibaren planladığını ve Müslüman Kardeşler'le bağlantılı gruplar da dahil olmak üzere Suriye muhalefetini 2005'ten beri finanse ettiğini görmezden gelmemiz gerekir. Washington bu doğrultuda, Suriye'yi Baassızlaştırma amacı dahilinde Esad hükümetini devirmeye yönelmişti. Suriye'nin seküler Arap milliyetçilerine karşı "İslamcıların" öncülük ettiği bir gerilla mücadelesi, Suriye hükümetinin Deraa'daki yanıtının aşırı olup olmamasından bağımsız olarak gelişecekti. Oyun halihazırda sahnelenmekteydi ve bir bahane aranıyordu. Deraa bu bahaneyi sundu. Bu yüzden Deraa'da iki çocuğun duvarlara hükümet karşıtı yazılamalar yaptıkları için tutuklanmalarının büyük bir çatışmaya yol açabileceği fikri ancak. 1. Dünya Savaşı'na Arşedük Franz Ferdinand'ın öldürülmesinin yol açtığı fikri kadar inandırıcıdır.

 

 

Sosyalist Suriye

 

 

Sosyalizm pek çok biçimde tanımlanabilir, ancak esas tanımı ekonominin hakim tepelerinin kamu mülkiyetinde olması ve buna ekonomik planlamanın eşlik etmesidir. Şu halde 1973 ve 2012 anayasalarıyla yönetilen Suriye sosyalizm tanımına açıkça uymaktadır. Ancak Suriye Arap Cumhuriyeti hiçbir zaman, Marksistlerin kabul edeceği kategoriden bir işçi sınıfı devleti olmamıştır. Bu devlet tersine, Arap siyasi bağımsızlığına ulaşma ve Arap ülkesinin azgelişmişlik mirasının üstesinden gelme amacının esin verdiği bir Arap sosyalist devletiydi. Anayasayı hazırlayanlar sosyalizmi ulusal kurtuluşa ve ekonomik kalkınmaya ulaşmanın bir aracı olarak görüyordu. 1973 anayasasını hazırlayanlar, “Sosyalist bir düzenin kurulmasına doğru yürüyüş, Arap kitlelerinin Siyonizm ve emperyalizmle mücadelesindeki potansiyellerini harekete geçirmek için temel bir ihtiyaçtır” diye yazmıştı. Marksist sosyalizm sömürücü mülk sahibi sınıfla sömürülen işçi sınıfı arasındaki mücadeleyle ilgilenirken, Arap sosyalizmi sömürücü ve sömürülen uluslar arasındaki mücadeleyi ele alıyordu. Bu iki farklı sosyalizm farklı sömürü düzeyleriyle ilintili olsa da, yerküre çapında gözünü kâr arayışına dikmiş Batı bankaları, şirketleri ve büyük yatırımcıları için arada önemli bir fark yoktu. Sosyalizm, amacı ister işçi sınıfının sömürülmesine son vermek, ister ulusal gruplar üzerindeki emperyalist baskıya son vermek olsun, ABD'nin sınai ve mali sermayesinin kâr çıkarlarına aykırıydı.

 

Baas sosyalizm uzun süre Washington'u ürküttü. Baasçı devlet, şirketlerin mülkiyeti, özel mülkiyetteki ülke içi firmalara yönelik sübvansiyonlar, yabancı yatırıma getirilen sınırlamalar ve ithalat kısıtlamaları yoluyla Suriye ekonomisi üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Baasçılar bu önlemleri, ekonomik yaşamını eski sömürgeci güçlerin pençelerinden kurtarmaya ve yabancı çıkarlarının tahakkümünden azade bir kalkınma yolu izlemeye çalışan bir post-kolonyal devletin gerekli ekonomik araçları olarak görüyordu.

 

Ancak Washington'un amaçları açıkça buna ters düşüyordu. Washington Suriye'nin kendi sanayisini beslemesini ve bağımsızlığını cansiperane korumasını değil, ABD'de önem taşıyan bankacıların ve büyük yatırımcıların çıkarlarına hizmet etmesini istiyordu ve bunun yolu da Suriye işgücünün sömürüye, Suriye topraklarının ve doğal kaynaklarının da yabancı mülkiyete açılmasından geçiyordu. Obama Yönetimi 2015 yılında “Bizim gündemimiz Amerikan ürünleri üzerindeki tarifelerin indirilmesine, ürün ve hizmetlerimizin önündeki bariyerlerin yıkılmasına ve Amerikan (…) firmalarının oyun sahasını genişletmek için daha yüksek standartlar oluşturulmasına odaklanmaktadır” diye ilan etmişti. [57] Bu pek de yeni bir gündem değildi; ABD dış politikasının onyıllardan beri gündemiydi. Şam, “küresel ekonomiye liderlik” edebileceğini ve edeceğini savunan bir Washington'un arkasında yer alacak bir çizgiye düşmüyordu.[58]

 

Washington'daki tutucular Hafız Esad'ı bir Arap komünist olarak gördü, [59] ABD yetkilileri de oğlu Beşar'ı, Baas Arap Sosyalist Partisi'nin programının üçüncü sacayağı olan sosyalizmi terketme noktasına gelemeyen bir ideolog olarak gördü. ABD Dışişleri Bakanlığı, Suriye'nin “giderek daha fazla karşılıklı bağımlı hale gelen küresel ekonomiye katılamamasından”, yani devlet mülkiyetindeki şirketleri aralarında Wall Street finansal çıkar gruplarının da olduğu özel yatırımcılara teslim etmemesinden yakındı. ABD Dışişleri Bakanlığı ayrıca, “ideolojik nedenlerin” Esad'ın Suriye ekonomisini liberaleştirmesini önlemesinden, “hükümet şirketlerinin özelleştirilmesinin henüz yaygın olmamasından” ve ekonominin “büyük ölçüde hükümet kontrolünde kalmasından” duyduğu memnuniyetsizliği ifade etti. [60] Açık ki Esad, Washington'un “tarihin dersleri” diye adlandırdığı şeyi, “yani hükümetin ağır elinin olduğu komuta-kontrol ekonomilerinin değil, piyasa ekonomilerinin en iyisi olduğunu” öğrenmemişti. [61] Esad, hükümetin ekonomiye Suriye'nin çıkarları adına yön verme rolünü koruması ve Suriye hükümetinin Suriyelilerinin işini Batılı bankalar, şirketler ve yatırımcılar için yapmaması hükümlerini getiren bir anayasa taslağı hazırlayarak, Washington'un “pazarların açılması ve ülke dışındaki Amerikan işletmeleri için oyun sahasının genişletilmesi” gündemine karşı Suriye'nin bağımsızlığını savunuyordu. [62]

 

Üstelik Esad, Washington'un bir zamanlar “ekonomik özgürlüğün ahlaki yükümlülüğü” olarak adlandırdığı [63] şeye karşı sosyalist değerlere olan bağımlılığının altını çizmiş, bu doğrultuda hastalığa, sakatlığa ve yaşlılığa karşı güvence, sağlık hizmetlerine erişim ve bütün düzeylerde bedava eğitim gibi sosyal hakları anayasaya yazdırmıştı. Bu haklar, düşük vergili, yabancı yatırım dostu bir iş ortamı yaratmanın kurban taşı üzerinde kendini feda edecek olan yasama görevlilerinin ve politikacıların kolay erişiminin uzağında kalmaya devam edecekti. Anayasa, Washington'un işletme dostu ortodoksluğuna karşı bir diğer engel olarak devlete artan oranlı vergilendirme taahhüdü veriyordu.

 

Son olarak Baasçı lider, güncellenmiş anayasaya 1973 yılında babası tarafından getirilmiş bir hüküm, gerçek demokrasi yönünde bir adım ekledi – Washington'daki karar alıcılar ile onların bankacılık ve şirket dünyalarındaki çok sayıda bağlantısının pek de tolere edemeyeceği bir hükümdü bu. Anayasa, Halk Meclisi üyelerinin en az yarısının köylüler ve işçiler arasından seçilmesini gerektiriyordu.

 

Eğer Esad bir neo-liberal ise, kesinlikle kendi ideolijisinin dünyadaki en tuhaf taraftarı demektir.  

 

 

Kuraklık?

 

 

2011'deki şiddete dayalı ayaklanmanın kökenleri hakkında son bir nokta: Bazı sosyal bilimciler ve analistler, Ulusal Bilimler Akademisi Konferansları tarafından yayınlanan ve “kuraklığın Suriye'deki ayaklanmada rol oynadığını” ileri süren bir çalışmayı kullandı. Bu görüşe göre kuraklık, “1,5 milyon kadar insanın kırsal bölgelerden kentsel bölgelere doğru göç etmesine sebep olan mahsul başarısızlıklarına yol açtı”. Bu, Irak'tan gelen mülteci akınıyla birleştiğinde, kent bölgelerindeki sınırlı iş olanakları için verilen rekabeti yoğunlaştırdı ve Suriye'yi kaynamaya hazır bir sosyal ve ekonomik gerilim kazanına çevirdi. [64] Argüman kulağa makul, hatta “bilimsel” gibi geliyor, ancak açıklamaya çalıştığı olgu – Suriye'de bir kitle ayaklanması – hiçbir zaman meydana gelmedi. Gördüğümüz üzere, Batı basınının haberleri gözden geçirildiğinde bir kitle ayaklanmasından hiçbir şekilde söz edilmediği görülüyor. Bilakis, bir kitle ayaklanması bulmayı bekleyen muhabirler, böyle bir şey bulamadıklarına şaşırmışlardı. Batılı gazeteciler Suriye'nin şaşırtıcı derecede sükunet içinde olduğunu görmüştü. Suriye Devrimi 2011 başlıklı facebook sayfasının organizatörlerinin çağrısını yaptığı gösteriler fiyaskoydu. Eleştirenler Esad'ın popüler olduğunu teslim ediyordu. Gazeteciler, bir ayaklanmanın elinin kulağında olduğuna inanan kimse bulamamıştı. Şam'da hükümete destek veren on binlerin gölgesinde kalacak şekilde yalnızca yüzlerce protestocunun katıldığı Deraa olayından bir ay sonra bile sahadaki New York Times muhabiri Anthony Shadid, Suriye'de Tunus ve Mısır'da yaşanan türden kitle başkaldırılarının izini bulamamıştı. Şubat 2011 başlarında “Uzun zamandır Suriye'yi gözlemleyen, Beyrut merkezli Arapça El Ahbar gazetesi muhabiri Ömer Naşabe” Time dergisine “Suriyeliler nüfusun %14'üne yayılmış yoksulluktan ve yaklaşık %20'lik işsizlik oranından ızdırap çekiyor olabilir, fakat Esad güvenilirliğini koruyor” demişti. [65]

 

Hükümetin halk desteğine sahip olduğu, İngiliz araştırma kuruluşu YouGov 2011 sonlarında, Suriyelilerin %55'inin Esad'ın kalmasını istediğini gösteren bir anket yayınladığı zaman doğrulandı. Anketten Batı medyasında hemen hemen hiç bahsedilmedi ve bu durum İngiliz gazeteci Jonathan Steele'in şu soruyu sormasına yol açtı: “Saygın bir kamuoyu yoklamasının Suriyelilerin çoğunun Beşar Esad'ın devlet başkanı olarak kalmasını istediğini göstermesi büyük bir haber değil midir?”. Steele'e göre anket bulguları “uygunsuz gerçekler”di ve bunlar “Batı medyasının Suriye'deki olaylar hakkındaki haberleri 'adil olmaktan' çıktığı için ve bir 'propaganda silahına' dönüştüğü için hasıraltı edilmişti.”[66]

 

 

Politika ve analiz yerine slogancılık

 

 

Draitser, yalnızca hiçbir kanıta dayanmayan, iddiaya dayalı bir argümanı yaydığı için değil, aynı zamanda politika ve analizin yerine sloganları geçirdiği için de itham edilebilir. Draitser, 20 Ekim'de Counterpunch'ta yayınlanan “Suriye ve Sol: Sessizliği Kırma Zamanı” başlıklı makalesinde, solculuğun amaçlarının barış ve adalet peşinde koşma olarak tanımlanması gerektiğini savunuyor – adeta bunlar asla birbiriyle karşı karşıya gelmeyen, birbirinden ayrılmaz vasıflarmış gibi. Oysa barış ve adalet zaman birbirininin antitezi olabilir. Aşağıda, Avustralyalı gazeteci Richard Carleton ile Filistinli yazar, romancı ve devrimci Ghassan Kanafani arasında geçen diyalog da bunu göstermektedir.  [67]

 

C: Neden örgütünüz İsraillilerle barış görüşmelerine girmiyor?

 

K: Siz tam olarak “barış görüşmelerinden” bahsetmiyorsunuz. Siz kapitülasyondan, teslim olmadan bahsediyorsunuz.

 

C: Neden sadece konuşmuyorsunuz?

 

K: Kiminle konuşalım?

 

C: İsrailli liderlerle.

 

K: Kılıç ve boyun arasındaki türden bir konuşmadan mı bahsediyorsunuz?

 

C: Eğer odada kılıç ve silah yoksa, yine de konuşabilirsiniz.

 

K: Hayır. Ben bir sömürgeci ile bir ulusal kurtuluş hareketinin konuştuğunu hiç görmedim.

 

C: Fakat buna rağmen, neden konuşmuyorsunuz?

 

K: Ne hakkında konuşalım?

 

C: Savaşmama ihtimali üzerine konuşun.

 

K: Ne için savaşmamak?

 

C: Hiçbir şekilde savaşmamak. Ne için olduğu önemli değil.

 

K: İnsanlar genelde bir şey için savaşır. Sonra da bir şey için savaşmaya son verir. Siz bana neden ve ne hakkında konuşmamız gerektiğini bile anlatamıyorsunuz. Neden savaşmaya son vermek hakkında konuşalım ki?

 

C: Ölüm ve sefaleti, yıkım ve acıyı durdurmak için savaşmaya son vermek üzerine konuşmak.

 

K: Kimin sefaleti, yıkımı, acısı ve ölümü?

 

C: Filistinlilerin. İsraillilerin. Arapların.

 

K: Köklerinden koparılan, kamplara atılan, açlık içinde yaşayan, yirmi yıldır öldürülen ve ‘Filistinliler' adını kullanması bile yasaklanan Filistin halkının mı?

 

C: Ancak bu ölmelerinden daha iyidir.

 

K: Belki sizin için öyle, ama bizim için değil. Bizim için ülkemizi özgürleştirmek, onura, saygıya sahip olmak, temel insan haklarımıza sahip olmak, hayatın kendisi kadar temel bir şeydir.

 

Draitser, barış ve adalet birbiriyle çatıştığı zaman ABD solunun hangi değerlere bağlı olması gerektiğini söylemiyor. Onun ABD solunun arzulanan tanımlayıcı misyonu olarak “barış ve adalet” sloganını zikretmesi, solcuların politikayı bırakıp insanlığa bulaşmış pis çatışmaların üzerinde güzel ruhlar olmaya – yani meleklerden başka kimsenin tarafında olmamaya – davet edilmesinden başka bir şey gibi görünmüyor. Onun “hiçbir devlet veya grup Suriyelilerin en iyi çıkarlarını temsil etmiyor” şeklindeki iddiası neredeyse, yoruma mahal bırakmayacak kadar ahmakça. Bunu nasıl bilebiliriz? Onun kendisinin ve ABD solunun dünyanın bütün grupları ve devletleri içinde “Suriye halkı” için en iyi olanın ne olduğunu en iyi bilenler olduğuna inandığı izlenimini edinmemek elde değil. Belki de bu yüzden, sanki Suriye halkı tek tip çıkarlara ve gündemlere sahip olan ve kendi içinde farklılık taşımayan bir kitleymiş gibi ABD solunun “Suriye halkına karşı” sorumluluklarından bahsediyor. Oysa bir bütün olarak Suriyelilerin içinde hem sekülerler hem de siyasal İslamcılar var; bunlar devletin nasıl örgütlenmesi gerektiği konusunda uzlaşmaz görüşlere sahip ve bir asırdan daha uzun zamandır bir kan davası içinde. Bir bütün olarak Suriyelilerin içinde ABD İmparatorluğu ile entegrasyon taraftarı olanlar olduğu gibi ona karşı olanlar da var; ABD emperyalistleriyle işbirliği yapanlar olduğu gibi onu reddedenler de var. Bu perspektiften bakınca, ABD solunun Suriye halkına karşı sorumluluğunun olduğunu söylemek ne anlama geliyor? Hangi Suriye halkı?

 

Ben ABD solunun sorumluluğun Suriye halkına karşı değil, Amerika Birleşik Devletleri'nin çalışan halkına karşı olduğunu düşünürdüm. Ve ABD solunun sorumlulukları arasında, ABD'nin ekonomik elitlerinin hem ülke içi hem de yabancı nüfusların aleyhine olacak şekilde kendi çıkarlarını ilerletmek için ABD'nin devlet aygıtını nasıl kullandığı konusunda sağlam, kanıtlara dayalı bir siyasal analiz sunmanın ve yaymanın da olduğunu düşünürdüm. Washington'un Suriye'ye karşı uzun savaşı Amerika'nın çalışanlarını nasıl etkiliyor? Draitser'ın bahsetmesi gereken şey bu.

 

 

Notlar

 

 

44) Rania Abouzeid, “Sitting pretty in Syria: Why few go backing Bashar,” Time, 6 Mart 2011.

45) Rania Abouzeid, “The youth of Syria: the rebels are on pause,” Time, 6 Mart 2011.

46) “Can the Syrian regime divide and conquer its opposition?” Time, 9 Nisan 2011.

47) Anthony Shadid, “Security forces kill dozens in uprisings around Syria”, The New York Times, 22 Nisan 2011.

48) Ben Fenton, “Macmillan backed Syria assassination plot,” The Guardian, 27 Eylül 2003.

49) Robert Fisk, “Conspiracy of silence in the Arab world,” The Independent, 9 Şubat 2007.

50) Robert Dreyfus, Devil's Game: How the United States Helped Fundamentalist Islam, Holt, 2005, s. 205.

51) William R. Polk, “Understanding Syria: From pre-civil war to post-Assad,” The Atlantic, 10 Aralık 2013.

52) Dreyfus.

53) Dreyfus.

54) William R. Polk, “Understanding Syria: From pre-civil war to post-Assad,” The Atlantic, 10 Aralık 2013.

55) Aktaran: Nikolas Van Dam, The Struggle for Power in Syria: Politics and Society under Asad and the Ba'ath Party, I.B. Taurus, 2011 [Türkçesi: Nikolaos Van Dam, Suriye'de İktidar Mücadelesi: Esad ve Baas Partisi Yönetiminde Siyaset ve Toplum, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000].

56) Patrick Cockburn, “Confused about the US response to Isis in Syria? Look to the CIA's relationship with Saudi Arabia,” The Independent, 17 Haziran 2016.

57) Ulusal Güvenlik Stratejisi, Şubat 2015.

58) Aynı yerde.

59) Robert Baer, Sleeping with the Devil: How Washington Sold Our Soul for Saudi Crude, Three Rivers Press, 2003, s. 123

60) ABD Dışişleri Bakanlığı web sitesi. http://www.state.gov/r/pa/ei/bgn/3580.htm#econ. Erişim tarihi: 8 Şubat 2012.

61) Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Eylül 2002.

62) Ulusal Güvenlik Stratejisi, Şubat 2015.

63) Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Mart 2006.

64) Henry Fountain, “Researchers link Syrian conflict to drought made worse by climate change,” The New York Times, 2 Mart 2015

65) Aryn Baker, “Syria is not Egypt, but might it one day be Tunisia?,” Time, 4 Şubat 2011.

66) Jonathan Steele, “Most Syrians back President Assad, but you'd never know from western media,” The Guardian, 17 Ocak 2012.

67) “Tam çözümleme: Yoldaş Ghassan Kanafani ile klasik video röportajı yeniden ortaya çıktı,” FHKC, 17 Ekim 2016, http://pflp.ps/english/2016/10/17/full-transcript-classic-video-interview-with-comrade-ghassan-kanafani-re-surfaces/

 

 

 

 

Çev: Selim Sezer

 

 

www.medyasafak.net

 

Öne Çıkan Haberler

Leyla Halid Medya Şafak'a konuştu: Filistin Halkının ön

60291-leyla-halid-1.jpg

Enis Nakkaş: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suri

thumbnail_image1.png

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg