Batı’nın küresel hegemonya projesi: Washington-Brüksel-Riyad ekseni

1990’ların başlarında “tarihin sonu”, yani bütün uluslararası sistem üzerinde kalıcı bir Batı hegemonyasının tesis edildiği ilan edildiği zaman, sözü edilen hegemonyanın geleceğinin izleyen on yıllar içinde nasıl gelişeceği henüz açık değildi.

25.11.2016 10:12:44

 

 

 

J. Hawk, Daniel Diess, Edwin Watson

 

 

Global Research

 

 

1990'ların başlarında “tarihin sonu”, yani bütün uluslararası sistem üzerinde kalıcı bir Batı hegemonyasının tesis edildiği ilan edildiği zaman, sözü edilen hegemonyanın geleceğinin izleyen on yıllar içinde nasıl gelişeceği henüz açık değildi. 1990'larda Sovyet sonrası boşluğa doğru gerçekleşen “yumuşak” yayılma, 11 Eylül terör saldırılarının mazeret sunduğu ve Washington'un istediği her ülkeyi işgal edebileceği anlamına gelen “demir yumruğa” yol verdi. Ancak 11 Eylül sonrası dünyadaki “demir yumruk” çabaları Batı'nın zayıflığını gösterdi, zira Irak ve Afganistan'daki operasyonların sürdürülmesinin NATO için epey zor olduğu ortaya çıktı. Bu başarısızlık “11 Eylül sonrası-sonrası” dünyayı getirdi ve “Arap Baharı”, önceki yaklaşımları birleştiren gelişmiş Batı stratejisinin tek değilse de ilk tezahürü oldu.

 

“Yumuşak” boyut halen mevcut: Batılı topluluklar, “evrensel insani değerleri” savunduklarını iddia ediyorlar; bu ise doğal olarak bütün araçları meşrulaştırıyor ve otomatik olarak, bu doğrultuda ilerlerken savaş suçu işlenemeyeceği anlamına geliyor.

 

Aynı zamanda, bunun içerdiği bir sonuç olarak, Batı'nın yolunun üzerinde duran herkes suç varsayımı altında hareket ediyor. Batı, sözü edilen “evrensel değerleri” yaymak için, yoz oportünistlerden ve açık suçlulardan oluşsa bile görünürde “evrensel değerleri” temsil eden bir siyasi hareketi tanımlıyor, yaratıyor, hatta icat ediyor. Ardından bu topluluk medyada, kamuoyunu hava saldırıları ve az sayıda özel harekat askerinin gidişi biçimini alan sınırlı bir askeri müdahale lehinde şekillendirmek için, kendisinin uyguladığı şiddete verilen her türlü polis yanıtını veya askeri yanıtı “savaş suçu” olarak tanımlama noktasına varacak kadar pozitif şekilde yer buluyor. Bundan sonra “kana bulanmış rejime” karşı savaş tamtamlarını çalmaya başlamak için ihtiyaç duyulan şey yalnızca bir bahaneden, hedef ülkenin kamu gücünün uyguladığı ve aslında ABD'de her gün olan türden küçük bir olaydan, küçük bir şiddet eyleminden ibaret oluyor. Bu yaklaşım ilk olarak, “yumuşak güç” politikasının erken dönem istisnaları olan Bosna ve Kosova'da uygulanmış, ancak 11 Eylül sonrası dönemde Batı'nın amaçlarına daha doğrudan ve gaddarca yöntemlerle erişilebileceği görülünce rafa kaldırılmıştı. Daha sonra bu yaklaşım  Obama Yönetimi tarafından yeniden canlandırıldı ve küçük farklılıklarla Libya, Suriye ve Ukrayna'da uygulandı.

 

Fakat “evrensel değerler” retoriği yalnızca, elitlerin liberal kanadının desteğini temin etmeyi ve saldırganlığın asıl amacını gizlemeyi amaçlayan bir kamuflajdan ibarettir; gerçek amaç ise finans ve enerji de dahil olmak üzere Batı ekonomilerinin hakim sektörlerinin servetini arttırmak için kilit önemdeki ulusal varlıklara, örneğin petrole, yahut Ukrayna örneğinde olduğu gibi tarım arazilerine el koymak ve sönümlenmekte olan Batı hegemonyasını korumaktır. Batılı güçlerin aynı zamanda, Körfez'deki Arap devletlerinin hayli baskıcı hükümetleriyle yakın bir ittifak içinde oldukları açıktır ve bu devletler Libya hükümetinin ortaya koyduğu siyasi rekabetin ortada kaldırılmasından ve Suriye devletinin cesedi üzerinden Avrupa'ya gidecek boru hatları inşa etmekten kazanç sağlama hedefine yönelmiştir. Bu hizalanma Batı'nın “karaya ayak basacak asker” ihtiyacı nedeniyle gerekli olmuştur: yalnızca hava gücüyle başarılamayacak olan şey, böyle bir adımın yol açacağı ülke içi muhalefet nedeniyle NATO askerlerinin gidemeyeceği yerlere IŞİD, El Nusra, Özgür Suriye Ordusu veya NATO'nun eğitim teçhizatlandırdığı başka oluşumların girmesiyle başarılabilir.

 

Çeşitli Clinton “vakıflarının” yaptığı finansmanların içyüzünün Wikileaks tarafından ortaya konulması, bu ittifakın iç işleyişini açık bir şekilde göstermektedir.

 

Sızıntılar aynı zamanda bu bu ittifakın temel bir boyutunu da gösteriyor, bu ise Soğuk Savaş esnasında var olan geniş elit konsensüsünden farklı olarak az sayıda etkili aktörden oluşan gizli ve komplocu tertiplerdir. Ancak üç kıtadaki bu küçük komplocular grubu şimdi, de facto Washington-Brüksel-Riyad eksenine varıyor. Bu görece yeni oluşturulmuş bir yapı ve geçmişi yalnızca, Obama yönetiminin başlangıcına kadar gidiyor. Bu oluşum George W. Bush yönetimi döneminde mevcut değildi: Suudi Arabistan Irak'taki Sünni yönetimin devrilmesi fikri karşısında dehşet içindeydi ve AB'nin çoğu Irak işgaline karşıydı. Bu ise AB'nin Suriye, Libya ve Ukrayna'da rejim değişikliğini desteklemesini tümüyle sürpriz değilse de, şaşırtıcı hale getirdi. Tıpkı ABD'nin dış politikalarına Çin ve Rusya gibi yükselen veya toparlanan ülkelerin gölgesinde kalma korkusunun yön vermesi gibi, 2008 krizi de AB'nin zayıflığını açığa vurdu ve bu şekilde AB'deki tutucuların çöküşü savuşturma umuduyla pervasız politikalara girişmesi için bir teşvik sundu.

 

Tüm bunlara değer mi? Bugün hem ABD hem de AB'de görülen ve 3. Dünya Savaşı riski meydana getirme noktasına kadar varan savaş yanlısı propagandanın tizliği dikkate alınınca, rejim değişikliklerinin faydaları muazzam olarak tahayyül ediliyor olmalıdır. Ortadoğu'nun gerçek anlamda egemen olan son devletlerinin yok edilmesinin, Batı'nın küresel hegemonya iddiasını güçlendirmiş olması gerekirdi. Bu yüzden de Ukrayna'da ve Suriye'de ve son kertede Libya'da elde edilen başarısızlıklar, Batılı güçleri tarihsel gerileme ihtimaliyle karşı karşıya bırakıyor.

 

 

Çev: Selim Sezer

 

www.medyasafak.net