Ayetullah Kemal Haydari: Perşembe Günü Faciası (Kırtas Hadisi) (4)

İbnü’l-Cevzî şöyle diyor: Ulema Resûlullah’ın ümmet için yazmak istediği şeyler hakkında ikiye ayrılmıştır. İlk görüşe göre bunlar kendisinden sonra kimin halife olacağına dairdir. İkinci görüşe göreyse ümmetin arasında ihtilâfları ortadan kaldıracak hükümleri yazdırmak istemiştir. Ancak ilki daha kuvvetlidir.

6.01.2020 09:14:25

 

 

 

Sunucu: Değerli izleyiciler, es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhû. “Mutarahatün fi'l-Akide” programının yeni bir bölümünde sizlerle birlikteyiz ve sizleri Allah'ın selâmıyla selâmlıyoruz. Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e hoş geldiniz diyorum. Acaba önceki programların özetini sunabilir miyiz?

 

Seyyid Kemal Haydarî: Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahmân ve Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selâm Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

 

Bu Ramazan ayında Hâtemü'l-Enbiyâ ve'l-Mürselin'e ilişkin Ümeyyeci din anlayışının müptelâ olduğu sapmaları ele alıyoruz. Aslında bu program, geçenlerde ele aldığımız İbn Teymiyye'nin, bağlılarının ve çağdaş Vehhabîlerin temsil ettiği Ümeyyeci din anlayışının tevhid konusundaki sapmaları konusunun devamıdır. Önceki programda Ümeyyeci din anlayışının bazı açıklamalarına işaret etmiştik. Ümeyyeci din anlayışının risâlet makamına ta'n ettiğini vurgulamış ve “sihirlenme'' olayına değinmiştik. Akıl ve insaf sahibi bir kişi Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) yapmadığı bir eylemi yaptığını zannedecek şekilde büyülendiğini kabul edebilir mi?

 

Esasında bizler bu “Perşembe Günü Musibeti'' konusunu önceki programda işaret ettiğimiz üzere meseleleri şahıslara indirgeyerek ele alma amacında değiliz. Ümeyyeci din anlayışının yaklaşımını ve okumalarını açıklamak istiyoruz. Emeviler, Ümeyyeci din anlayışı ya da Emevi İslamı ifadeleri kimsenin aklına sadece Muaviye tarafından tesis edilen bir metodu getirmesin. Bu kullanımla asla böyle bir şeyi kastetmiyoruz. Ümeyyeci din anlayışının kökleri aslında Sadr-ı İslam'da, bunların İslam'a girişlerinden önce mevcut idi. Bu din anlayışı bunların zâhiren ve istemeyerek İslam'a girmelerinden sonra da devam etti. Emîrü'l-Müminîn Ali (a.s.) bunlar hakkında açıkça şöyle diyor: “Sizler İslam'dan isteyerek yüz çevirdiniz. İstemeyerek de İslam'a girdiniz.”

 

Bu ifade onların Müslümanlıklarının kalpten gelen, gerçek bir İslam olmadığını ortaya koymaktadır. Bunlar Müslüman oldukları ilk günden itibaren tuzaklar kurmaya, İslam'ın üzerinde oyunlar oynamaya, Öz Muhammedî İslam'ı dejenere etmeye çalışmışlardır. Zaten bu oyunların birtakım etkilerini de görüyoruz. Allah aşkına sizden isteğim bu meseleyi incelerken insafı elden bırakmamanız.

 

Şu tür yorumlar bu etkilerdendir: “İnsafla davranmanız halinde yazılacak olan bu kâğıdın rahmet-i ilâhiye aykırı olduğunu görürdünüz! Rahmet-i ilahi bu yazının yazılmamasını gerektirmekteydi. Ama Resûlullah (s.a.a.) da böyle bir yazıyı yazmayı arzuluyordu! Eğer bu yazı yazılacak olsaydı kuşkusuz ümmet zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktı! Dolayısıyla bu yazının yazılmaması gerekiyordu! Bu yazı kaydedilseydi Kur'ân terk edilir, ondan yüz çevrilirdi!”

 

Yani bunlar zâhiri itibariyle ümmetin lehine sarf edilmiş olarak değerlendirilebilecek sözlerdir. Ancak ileri sürülen bu mazeretler gerçekte Resûlullah'a (s.a.a.) hakaretten başka bir şey değildir. Bu yorumlar Allah Resûlü'nün âlemlere rahmet olmadığı, ümmetin maslahatını gözetmediği ve ümmetin arasındaki Kur'ân'ın korunması için gereken özeni göstermediği anlamına gelmektedir. Ayrıca bu yorumlardan, vasiyetin yazılmasına karşı çıkan grubun Kur'ân'ın korunması noktasında Allah Resûlü'nden daha çok özen gösterdiği, daha merhametli olduğu ve ümmetin maslahatını daha iyi bildiği anlamı çıkmaktadır. Bunlar geleceği görebilmiş ancak Allah Resûlü görememiştir!

 

Bu hakikati pekiştirmek için İbn Hacer el-Askalanî'nin Fethü'l-Barî adlı eserinden bir örnek verelim.

 

Şöyle der:

 

Bunlar Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) yazacağı şeylerde münafıklar için taana vesile olacak şeyler bulunmasından korktular.

 

Mazırî'den nakledildiğine göre o şöyle der: Ömer yazının kaleme alınmasını bile bile, kasten engelledi. Bu hâlette yazılacak olsaydı ittifaka uygun olmayan bazı şeylerin vukuu da mümkündü. Bu grubun tevakkufunun nedeni budur.[i]

 

Yani Hz. Resûlullah'ı yazmaktan alıkoyanların, Resûlullah'ın (s.a.a.) yazma isteği karşısında yazılmaması yönünde ısrar edenlerin gerekçeleri münafıkların kınamasına, kusur bulmalarına engel olmakmış. Dördüncü defa tekrarlamış olalım: Bu grup geleceği okuyabilmiş ve görebilmiş, münafıkların suistifade ile kötülük yapabileceklerinden korkmuş ama vahiyle hareket eden Allah Resûlü buna dikkat edememiş!

 

Bu hadiste geçen şahıslar önemli değildir. Önemli olan tutum ve tavırları ve Peygamber (s.a.a.) tasavvurlarıdır.

 

Nitekim Askalânî'nin kendisinden naklettiği Mazırî şöyle diyor:

 

Hadiste, Şerî meselelerde içtihada başvurulması gerektiğine dair kanıt bulunmaktadır. Resûlullah'ın kendilerine sarih bir şekilde emretmesine rağmen sahâbenin bu yazıda ihtilaf edip karşı çıkmaları ictihâdın caiz olduğunun kanıtıdır.[ii]

 

Mazırî, bunun nas karşısında ictihâd olduğunu elbette söylemiyor. Yazar bu tutumun bir metod ve bir asıl olduğunu söylüyor. Bunu ister Kitap ister Resûlullah (s.a.a.) söylesin fark etmiyor. Eğer bu emir, ümmetin maslahatına aykırı ise müctehid, Kitap ve Sünnet'te geçen emri duvara vurmalıdır!

 

“Resûlullah'ın sarih emrine” ifadesine dikkatlice bakınız. Yazar zâhir kelimesini kullanmıyor, “sarih emir” diyor.

 

Burada bir tavır ve tutum söz konusudur. Bir defa daha tekrarlayalım. Mesele falanca veya filanca kişi değildir. Biz bu tutumun doğruluğunu veya yanlışlığını ortaya koymaya, Allah Resûlü'ne muhalefet etme nazariyesini tesis eden bir grup veya bir yapının mevcudiyetini belirtmeye çalışıyoruz.

 

Bundan daha acı olanı şudur ki sonradan gelen bazı âlimler bunların Allah Resûlü'ne muhalefetlerinde hata ettiklerini söylemek yerine saygınlıklarını korumak adına dolaylı olarak Allah Resûlü'ne taan etmişlerdir!

 

Sunucu: Bu tutumun karşısında başka bir tutum tesis etmişlerdir.

 

Seyyid Kemal Haydarî: Günümüze kadar aynı tutum devam etmiştir. Falanca halife veya filan hâkim diyerek yaptığı her şeyi o halifenin veya hâkimin faziletlerinden saymışlardır. Üçüncü Halife veya Muaviye döneminde şöyle şöyle yapılmıştır diyerek tüm bu davranışları fazilet kategorisine koyuyorlar.

 

Bunlar diyorlar ki: Doğrudur konuyla ilgili nas mevcuttur. Ancak hâkim maslahatın falanca işi gerektirdiğine hükmederek nassa muhalefet etmiştir.

 

Bu tür yerlerde hemen Perşembe Günü Musibetine gönderme yaparlar, Ömer'in bu tutumu doğru olmasaydı kuşkusuz Allah Resûlü onu azarlardı, hâlbuki Allah Resûlü'nün onu kınamadığını görüyoruz, derler.

 

Gerçekte azarlıyor mu azarlamıyor mu? “Kalkın yanımdan gidin” sözü başka ne ifade ediyor acaba?

 

Sunucu: Resûlullah'ın (s.a.a.) bu karşı çıkmayı bertaraf etmek için bir çaba içine girdiğini gösteren karineler var mıdır?

 

Seyyid Kemal Haydarî: Bu konu oldukça önemlidir. Emin olunuz ki önceki programlarda da belirttiğimiz gibi bu mesele, İslam Tarihinin, Sadr-ı İslam'ın, Resûlullah döneminin ve sonraki zamanların anlaşılması noktasında bir anahtar vazifesi görmektedir. Bu olay günümüze kadar yaşanan olayların doğru anlaşılmasının anahtarıdır. Dolayısıyla bu olay iyi okunmalı ve analiz edilmelidir.

 

Sahihü'l-Buharî ve Sahihü Müslim'de geçen bu hadise talik düşenlerin hepsi diyemesek de çoğunluğu şu neticeye varmışlardır: Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) yazmakta ısrar ettiği bu mektubun içeriği hakkında iki ihtimal bulunmaktadır. Bir de O'nun bu hâleti üzerinde durmuşlardır. Çünkü insan genelde bu hâletteyken başka şeylerle meşgul olur. Ancak Resûlullah (s.a.a.) o halde olmasına rağmen ümmetinin dalâletten kurtulmasının ve güvende olmasının derdinde. “Benden sonra asla sapmayasınız” diye buyuruyor. Lütfen bu cümleye dikkat ediniz. “Benden sonra asla” ifadesinin ne anlama geldiği ileride açıklanacaktır. “Benden sonra asla sapmayasınız” ifadesi, bu yazacağım ile asla sapmazsanız demektir.

 

Yazdırmak istediği şey hakkında âlimler iki olasılık zikretmişlerdir: Birinci ihtimal olarak, Hz. Resûlullah (s.a.a.) bu yazıda kendisinden sonra gelecek olan halife ve emirlerin adlarını yazdıracaktı derler. Dikkat edin tek bir halifenin adını değil gelecek olan bütün halifelerin adlarını yazdıracaktı. O şöyle demek istiyordu: sizin için belirlediğim şu kimselere tutunacak olursanız benden sonra asla sapıtmaz ve izzet içinde yaşarsınız. İslam da aziz olur ve zelil olmazsınız. Resûlullah (s.a.a.) “şöyle olursa böyle olur” diyerek buna işaret etmiştir.

 

Konunun aziz dostların zihninde daha belirginleşmesi için Uhud Savaşı'nı örnek vermek istiyorum. Resûlullah (s.a.a.) bu savaşta okçulara “Bizim zafer kazandığımızı veya hezimete uğradığımızı görseniz dahi burada kalın ve bir yere hareket etmeyin” buyurdu. Tepedeki okçular yerlerinde kalmış olsalardı, Müslümanlar hezimete uğramayacaklardı. Bunlar Allah Resûlü'ne itaat emrini bırakıp da yerlerini terk edince hezimete uğradılar.

 

Resûlullah (s.a.a.) açık ve net bir şekilde şöyle demek istedi: Ey Ümmetim! Size işaret edeceğim şu kişilere tutunacak olursanız asla sapıtmazsınız. Ama yok onlara tutunmaz ve hayatınızdan çıkarmaya çalışırsanız özgürsünüz, dilediğinizi yapabilirsiniz. “Dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin”, “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 255). Ancak dalâletten kurtulmayı istiyorsanız şu imamlara tutunmanız gerekmektedir.

 

Buna göre Resûlullah (s.a.a.) İslam manzumesine şerî veya itikadî yeni bir dinî kavram eklemek istemiyor. O, kavramlardan birinin somut örneğini açıklamak istiyor. “Bize Allah'ın Kitabı yeter” diyenler ya demagoji yapıyorlar ya da Resûlullah'ın ne demek istediğini bilmiyorlar! Din tamamlandığına ve kemâle erdiğine göre Resûlullah (s.a.a.) ne demek istiyor? Resûlullah (s.a.a.) yeni bir şey demek istemiyor. Ancak O “Allah'a itaat edin, Resûlüne itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre de” ayetinde geçen “ulu'l-emr”den (emir sahipleri) muradın kimler olduğunu belirtmek istiyor. Ulu'l-emr sizlerin ve ehl-i hal ve'l-akdin seçtiği kimseler midir yoksa benim sizin için belirlediğim kimseler midir? İlk olasılık şudur: Bu hadise talik düşen veya şerh edenler diyorlar ki yazdırmak istediği şey kendisinden sonra velâyete geçecek olanlarla alakalıydı.

 

İkinci olasılık; şerî hükümlerde ihtilâfa düşülmesin diye şeriatı beyan etmek istiyordu.

 

Şimdi bu iki olasılığa işaret eden kaynaklara geçelim.

 

İlk kaynağımız İbnü'l-Cevzî'nin Keşfü'l-Müşkil adlı eseridir. Yazar bu eserinde şöyle diyor:

 

Ulema Resûlullah'ın ümmet için yazmak istediği şeyler hakkında ikiye ayrılmıştır. İlk görüşe göre bunlar kendisinden sonra kimin halife olacağına dairdir.

 

İkinci görüşe göre ise ümmetin arasında ihtilâfları ortadan kaldıracak hükümleri yazdırmak istemiştir. Ancak ilki daha zâhir ve daha kuvvetlidir.[iii]

 

Bu ihtilâfın kaynağı neyi yazdırmak istediğine ilişkin tahmindir. Yoksa Resûlullah (s.a.a.) o mecliste neyi yazdırmak istediğini açıkça belirtmemiştir.

 

İkinci kaynağımız ise İbn Hacer el-Askalanî'nin Fethü'l-Bârî adlı eseridir:

 

Hz. Peygamber'in ne yazdırmak istediği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre, ihtilâfı ortadan kaldırma amacıyla bazı hükümleri açık olarak yazdırmak istemişti. Diğer bir görüşe göreyse, sahâbe arasında ihtilâf olmasın diye kendisinden sonra gelecek halifelerin isimlerini yazdırmak istiyordu.[iv]

 

İleride ümmetin ihtilâfına ve yıkımına neden olan ihtilâfın ne olduğu ele alınacaktır. Acaba mesele şerî meselelerle mi alakalıdır yoksa imamet, önderlik ve hilafet meselesi ile mi ilgilidir? Günümüze hatta Allah-u Teâlâ yeryüzüne varis oluncaya kadar vaveylaların kopmasına neden olan şey nedir? Önemli olan husus, ümmetin izzet ve zilletinin imamette yatmasıdır.

 

Üçüncü kaynak Kastallânî'nin İrşâdü's-Sârî adlı eseridir.

 

Yazar şöyle diyor:

 

Kendisinden sonraki imamların isimlerini veya önemli hükümleri yazdırmak…[v]

 

Dördüncü kaynak: Süyûtî'nin ed-Dibâc adlı kitabıdır. Yazar burada şöyle diyor:

 

“Sizin için bir şey yazayım” denilmiştir, yani fitne ve niza çıkmaması için hilafete belirli bir insanı atayayım.[vi]

 

Şöyle bir soru gelebilir: Seyyidim! Eğer mesele bu kadar önemliyse Hz. Resulûllah (s.a.a.) neden acaba o meclisteki diğerlerini çıkartıp da bunu yazdırmadı?  Ya da bunu daha öncesinde niçin yazdırmamıştı!

 

El-cevap: Defalarca belirtmiştik, şimdi de tekrar söyleyelim. Hz. Resûlullah (s.a.a.) onların ihtilâfa düştüklerini ve kendisini acıların tesiri altında kalmakla veya hezeyan savurmakla itham ettiklerini görünce durum zaten belli olmuştu. Yani eğer isteğini yazdırsaydı ve yarın bu kâğıtta ismi geçen kimseler buna dayanarak imametlerini ve hilafetlerini ispata çalışsalardı, bu meclisteki muhalifler mezkûr belgenin değerini düşürmek için ellerinden geleni artlarına yine koymayacaklardı! Resûlullah (s.a.a.) bu mektubu yazarken aklî dengesi yerinde değildi diyerek O'na taan edeceklerdi ve Resûlullah'ın (s.a.a.) varmak istediği amaç yine gerçekleşmeyecekti. Dahası kastedilen insanın imameti gerçekleşmediği gibi nübüvvet makamı da tehlikeye girecekti! Bu durumda Resûlullah (s.a.a.) yazıp da ne yapacak?

 

Görüldüğü üzere Ümeyyeci din anlayışının ve çağdaş Vehhâbîlerin odaklandıkları soru Resûlullah'ın (s.a.a.) niçin yazmadığı ve yazmaktan neden vazgeçtiğidir.

 

El-cevap: Resûlullah (s.a.a.) yazmaktan vazgeçmemiştir. Zira bu teklif şerî tekliflerden değildi. Yani şerî veya inançsal bir kavramın beyanıyla alakalı değildi. O, şerî hükmün misdakını (dışardaki somut karşılığını) göstermek istiyordu. Eğer bu misdakı (uyarlamayı, tatbiki) beyan etseydi ve yazıda ismi geçen şahıs gelip de Resûlullah beni belirledi diyecek olsaydı bunlar yine “Allah Resûlü seni şu hâletteyken belirledi” derlerdi. Dolayısıyla bu belirli insanın imameti sabit olmayacağı gibi Resûlullah (s.a.a.) hakkında da kuşkular, ithamlar belirecekti.

 

Resûlullah (s.a.a.) ihtilafın çıktığını görünce yazdırmaktan el çekti. Çünkü bunun yazılmasındaki maslahat zaten gerçekleşmeyecek, Resûlullah (s.a.a.) amacına ulaşamayacaktı.

 

Yukarıda İbnü'l-Kayyım'ın ibarelerine işaret etmiştik. O şöyle diyordu:

 

İkinci Halife, Allah Resûlü'nün aklî yeteneklerinin yerinde olmadığı bir esnada mektubu yazacağından O'na muhalefet etmiştir. Allah Resûlü'nün ayıldığında da aynı şeyi yazacağından emin olsaydı hiç kuşkusuz yazması için elinden gelen çabayı ardına koymazdı.[vii]

 

Yani Allah Resûlü'ne karşı çıkanlar yarın “Resûlullah (s.a.a.) bunu kendinde değilken yazdırdı” diyeceklerdir. Böyle deyince de zaten amaç gerçekleşmeyecekti.

 

Daha açık bir ibareyle, ümmetin içinde yer aldığı dalâlet kalkmış değildi.

 

Sunucu: İkinci grup tutumunda haklı olduğunu düşünüyordu.

 

Seyyid Kemal Haydarî: Süyûtî'nin açıklamalarına devam edelim. O şöyle diyor:

 

“Sizin için bir şey yazayım” denilmiştir, yani fitne ve niza çıkmaması için hilafete belirli bir insanı atayayım. Yine denilmiştir ki nizayı kaldıracak ve üzerinde ittifakın gerçekleşeceği önemli hükümlerin özet bir şekilde yer alacağı bir mektup yazmak istedi.[viii]

 

Buraya kadar yapılan açıklamalarla iki ihtimalin mevcut olduğu ortaya çıktı. Her iki ihtimal de makuldür. Ancak daha akla yatkın olan, İbnü'l-Cevzî'nin “daha ezhâr” sözleriyle ifade ettiği seçenek kendisinden sonraki halife ve imamları ismen belirleme arzusudur.

 

Sunucu: Bu hadisin anlamının iki olasılığı vardır, ya vasiyetinde kendisinden sonraki halifeleri belirtecekti ya da hükümlerin amaçlarını. Bu iki olasılıktan birinin tercih edilmesini gerektiren karineler ve deliller mevcuttur. Emri bu şekilde bırakmak mümkün gözükmüyor. Karineler ve delilleri aralayarak Hz. Peygamber'in (s.a.a.) sözünü nasıl yorumlayacağız?

 

Seyyid Kemal Haydarî: Usûl-u fıkıhta okuduğumuz gibi eğer bir kelâmda iki olasılık varsa buna mücmel kelâm denilir. Çünkü ele alacağımız bir söz ya nas, ya zâhir ya da mücmeldir. Nas, açık söze denir. Seksen sopa gibi. Bu sözün anlamının başka ihtimali yoktur. Bu tür sözler “2+2=4” gibidir. Bu tür sözlere nas denilir. Bazen de kelâm belirli bir anlam hakkında zâhir olur. (Fakat tevil ve tahsise açıktır).

 

Peki mücmel nedir? İki olasılığın eşit olması durumudur. İlk veya ikinci ihtimalin kestirilememesi durumudur. Acaba Hz. Peygamber (s.a.a.) kendisinden sonraki halifeleri belirlemek mi istedi yoksa ihtilâfa düşülmesin diye hükümleri açıklamayı mı kastediyordu?

 

Bu iki şıktan birinin diğerine tercih edilmesini gerektirecek karinelere müracaat etmek gerekmektedir.

 

Araştırmalarıma dayanarak söyleyeceğim. Bu hadisi şerh eden, açıklayan ve talik düşenlerin geneli Resûlullah'ın (s.a.a.) hükümleri beyan etmek istediğini söylerler. Bir kısmı da kendisinden sonraki halifelerin ismini yazdırmak istediğini belirtir. Ancak emin olun, ne kadar araştırdıysam ve ikinci olasılığın ilkine tercih edilmesini gerektiren karineler nelerdir diye baktıysam da hiçbir şeye rastlayamadım.

 

Örneğin Muhammed İbn Salih el-Useymin'in Şerhü Sahihi'l-Buharî adlı eserine bir bakalım.

 

Yazar şöyle diyor:

 

Ulema, Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) “Asla sapmamanız için” buyruğu hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Eğer murad “Şeriat'ta benden sonra ihtilâfa düşmemeniz” ise kuşku yok ki Allah'ın Kitabı bundan daha hayırlıdır. Çünkü Allah'ın Kitabı O'nun yazacağı şeyden daha faziletlidir.[ix]

 

Çağdaş Vehhabîliğin büyük bilginlerinden olan bu şahsın sözlerine dikkat ediniz lütfen!

 

Yani eğer Allah'ın Resûlü Şeriat'a ilişkin bir şey yazmak istiyorsa hiç kuşku yok ki bizim Allah Resûlü'nün söyleyeceği şeye ihtiyacımız yoktur! Yani Ey Allah'ın Resûlü! Sen “Benden sonra asla sapmamanız için…” sözlerinde hataya düşmüşsün. Çünkü elimizde Allah'ın Kitabı var, bu da Allah Resûlü'nün yazacağı şeyden daha önemlidir.

 

Sanki Allah Resûlü Kitap'tan bihabermiş gibi konuşuyor. Bu mantık klasik Emevi mantığının ta kendisidir. İster kadim ister modern versiyonu olsun aralarında fark bulunmuyor. Muaviye ve Ümeyyeoğulları mantığı ile bu mantık arasında fark yoktur. Muaviye'nin başını çektiği kadim Ümeyyeci mantık sevmediklerini ve düşmanlık beslediklerini açıkça dile getiriyorlardı. Ancak İbn Teymiyye ve bağlıları kalplerinde düşmanlık besliyor, dilleriyle ise sevdiklerini söylüyorlar.

 

Sanki Allah'ın Resûlü hiçbir şeyi bilmiyor!

 

Bilmiyorsa neden “Benden sonra sapıtmamanız için” ifadesini kullanıyor?

 

Yazar devamında şöyle diyor:

 

Eğer yazdırmak istediği şey hilafet idiyse Allah-u Teâlâ Ömer'in muaraza etmesini takdir etmiştir ki bu takdir O'nun (c.c.) rahmetindendir. Ancak zâhir olan ilk anlamdır.[x]

 

Her iki olasılığa göre de Resûlullah (s.a.a.) gelişigüzel konuşmuş oluyor. Değerlendirmeyi değerli izleyicilere bırakıyoruz!

 

Yazar özetle şunu demeye çalışıyor: Allah'ın Resûlü (s.a.a.) Şeriat'la ilgili bir şeyler yazdırmak istiyor idiyse elimizde O'nun istediğinden daha hayırlısı zaten bulunmaktaydı. Yok eğer hilafetle ilgili bir şeyler yazdırmak istediyse de Allah-u Teâlâ'ya hamd ediyoruz ki hakkı İkinci Halife'nin diliyle tahakkuk ettirdi! Aksi takdirde ümmet zorluk içine düşecek ve insanlar Kur'ân-ı Kerim okumayı terk edeceklerdi!

 

Zâhir olan Allah Resûlü'nün Şeriat'a ilişkin bir şeyler yazdırmak istemesiydi diyor ama buna dair hiçbir delil ve emare zikretmiyor.

 

Ancak kanaatimizce temel sayılabilecek bazı karineler bulunmaktadır ve bunlar bize Allah Resûlü'nün bu yazıyı Şeriat konusunda değil hilafet hakkında yazdırmak istediğini gösteriyor. Vaktimiz elverdiğince bu karinelerin bir bölümüne işaret etmeye çalışacağız.

 

İlk karine: Tarihsel siyak. Sağa sola gitmeye gerek yok. Resûlullah (s.a.a.) defnedilmeden Ben-i Saide Sakifesinde ihtilaf gerçekleşti.

 

Sunucu: Ben-i Saide Sakifesi bu hadisi tefsir etmektedir.

 

Seyyid Kemal Haydarî:  Hz. Peygamber (s.a.a.) şöyle demek istiyordu: Ey insanlar! Ben, kendimden sonraki halifeyi tayin etmeksizin aranızdan ayrılacak olursam sizler sapıtacak, fitnelerle sınanacak ve kıyamet gününe kadar da aranızda ihtilaflar eksik olmayacaktır.

 

Uzatmak istemiyorum değerli izleyiciler! Allah Resûlü'nün hemen vefatından sonra çıkan olaylara bir bakınız. Üçüncü Halife döneminde çıkan olaylara, Emîrü'l-Müminîn Ali'nin (a.s.) hilafeti döneminde gerçekleşen Cemel, Sıffin ve Nehrevan Savaşlarına bakın! İmam Hasan ile Muaviye arasında çıkan olaylara, Yezid döneminde Allah Resûlü'nün torunu, Cennet Gençlerinin Serveri Hz. İmam Hüseyin'in şehadetine... Medine'nin mubah sayılmak istenmesine, Kâbe'nin mancınıkla taşa tutulmasına ve Ümeyye ve Abbasoğulları döneminde gerçekleşen hadiselere bakın! Perşembe Günü Musibetinden günümüze kadar gerçekleşen tüm olayları da göz önüne alın.

 

Ben tarihsel sürecin bize Allah Resûlü'nün neyi belirlemek istediğini tam olarak ortaya koyduğunu düşünüyorum. Allah aşkına şerî hükümlerde aramızda evet ihtilâflar gerçekleşiyor, Ehl-i Beyt Okulunda da fakihler bazen farklı görüşlere sahip olabiliyorlar. Ancak bu ihtilâflar çarpışmaların, tekfirin ve kinin çıkmasına ve oluşmasına neden olmamaktadır. Peki sorun nerededir?

 

Şehristanî'nin el-Milel ve'n-Nihal adlı eseriyle yetineceğim. Okuyacağım bu açıklamalar tarihsel siyakın bize Resûlullah'ın ümmeti kurtarmak ve güvende kılmak istediği dalâletin nerede olduğunu açıklıyor. Yazar çeşitli ihtilâfların çıktığını söylüyor.

 

Yazar şöyle diyor:

 

Allah Resûlü'nün hastalığı ve vefatı sırasında yaşanan ihtilaflar ise ictihâdî ihtilâflar olarak nitelenmiştir. Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatıyla sonuçlanan hastalığı şiddet­lendiğinde “Bana kalem ve kâğıt getirin, benden sonra sapmamanız için size bir şey yazayım” buyurdu. Ömer: “Allah Resûlü'ne (s.a.a.) hastalığın ıstırabı galebe çalmıştır, bize Allah'ın Kitabı yeter” dedi. Bunun üzerine laf çoğaldı, Hz. Peygamber (s.a.a.) “Kalkın gidin yanımdan, benim yanımda çekişme olmaz” buyurdu. Bizimle Resûlullah'ın (s.a.a.) yazısı arasına giren felaket ne kadar büyüktü…

 

Beşinci ihtilâf, imamet (hilafet) konusunda yaşanmıştır. Ümmet arasında yaşanan en büyük ihtilâf, imamet konusunda olmuştur. İslam tarihinde, imamet meselesinde olduğu kadar başka hiçbir dinî meselede kılıçlar çekilmemiştir. Ancak Asr-ı Saadet'te yaşanan ihtilâf, Allah-u Teâlâ'nın lütfuyla kan dökülmeden çözülmüştür. İmamet konusunda muhacirlerle ensar arasında fikir ayrılığı doğmuştu. Ensar muhacirlere, “Sizden bir emir, bizden bir emir olsun” dedi ve kendi emirleri olarak da Sa'd b. Ubâde el-Ensari'yi seçti. Ebu Bekir ve Ömer duruma hemen müdahale ederek Ben-i Saide'nin avlusunda onlarla konuştular.[xi]

 

Yani imamet konusunda gerçekleşen ihtilâf, ihtilâfların en büyüğüdür.

 

Dinî mesele ifadesine de dikkat etmek gerekiyor. Zira günümüzde kimileri imameti siyasî bir mesele olarak gösterme çabası içindedir. Yani mesele falanca ile filanca arasındaki bir tartışmaymış gibi takdim etmeye çalışıyorlar.

 

Olaylar o günden başladı günümüze kadar da devam etmektedir.

 

Buna ilk delâlet eden şeyin…

 

Sunucu: Bunlar Ehl-i Sünnet'in ve Ümeyyeci din anlayışının kaynaklarında geçmektedir.

 

Seyyid Kemal Haydarî:  Ben sadece onların kaynaklarında geçen hususları kanıt olarak ileri sürmekteyim.

 

İkinci karineye gelince, hadisin ibarelerini okuduk. Resûlullah (s.a.a.) açık bir şekilde şöyle diyor: “Bana kürek kemiği ve kalem (yahut tahta ile kalemi) getirin! Size (ondan sonra) bir daha sapmamanız için bir şey yazayım buyurdu.” “La tadillu badehu”, (ondan sonra sapmayasanız diye). Hadisin bazı varyantlarında ise ebeda /ebediyen ifadesi geçmektedir.

 

Bu hakikati ispat eden ikinci karinemiz “söz ile'' ifade edilmiştir ki Hz. Resûlullah (s.a.a.) sahih hatta mütevatir hadislerde kendisinden sonra ümmetin sapmamasının yolunu açıklamıştır. O (s.a.a.) bu olaydan önceki açıklamalarında kendisinden sonra neye tutunularak sapılmayacağını açıklamış ve şöyle demiştir: Size benden sonra sımsıkı tutundukça asla sapıtmayacağınız iki ağır emaneti bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve Itret'im (soyum, Ehl-i Beyt'im).

 

Doğrudan kaynaklara geçeceğim. İlk kaynak İbn Hacer el-Askalânî'nin el-Metâlibü'l-Âliye adlı eseri.

 

Rivayet şöyledir:

 

‘Hz. Peygamber (s.a.a.) Gadir-i Hum denen yerde bir ağaçlığın altında konakladı. Sonrasında Ali'nin (a.s) elini tutarak hutbe okudu ve şöyle buyurdu: Allah-u Teâlâ'nın Rabbiniz olduğuna şehâdet etmez misiniz?

 

Onlar “Elbette şehâdet ederiz” dediler.

 

“Allah-u Teâlâ ve Resûlü kimin mevlâsı ise işte bu da (Hz. Ali) onun mevlâsıdır. Ben aranızda tutundukça sapmayacağınız bir emanet bıraktım. Allah'ın Kitabı, O'nun bir ucu Allah-u Teâlâ'nın diğer ucu de sizin elinizdedir. Bir de Ehl-i Beytim” buyurdu.

 

Bu hadisin isnâdı sahihtir.[xii]

 

Bu konuyu niçin yazmak istiyorsun sorusuna lisan-ı hâl ile şöyle cevap veriyor: Öncesinde defalarca vurguladığım hakikati pekiştirmek istiyorum.

 

İkinci kaynak Allame Muhammed Nasırüddin Albanî'nin hazırladığı Sahihü Süneni't-Tirmizî'sidir.

 

İbare şöyledir:

 

Size sımsıkı tutundukça asla sapıtmayacağınız şeyi bırakıyorum. Allah'ın Kitabı ve ıtretim olan Ehl-i Beyt'im.[xiii]

 

Perşembe Günü Musibeti Hadisinde geçen ifadenin aynısı! Resûlullah (s.a.a.) aynı sözleri kullanarak Sekaleyn Hadisini hatırlatıyor!

 

Üçüncü kaynak Allame Şuayb el-Arnavut'un Sünenü't-Tirmizî'si.

 

Rivayet şöyledir:

 

Size benden sonra sımsıkı tutundukça asla sapıtmayacağınız şeyi bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Gökten yere uzatılmış olan Allah'ın Kitabı ve ıtretim olan Ehl-i Beyt'im.[xiv]

 

Busayrî'nin İthafü'l-Hiyereti'l-Mehere adlı eserinde de bu rivayet geçmektedir. Rivayeti aktardıktan sonra şöyle der: Bu rivayeti İshak sahih bir isnâd zinciri ile rivayet etmiştir.[xv]

 

Bu rivayet ayrıca İmam Ahmed'in Müsned'inde ve İbn Hacer el-Heytemî'nin es-Savaikü'l-Muhrika adlı eserlerinde de geçmektedir.[xvi]

 

Onlarca kaynak Sekaleyn Hadisinde geçen ifadenin aynısının bu hadiste geçtiğini göstermektedir. Buna göre “benden sonra asla sapıtmayasınız diye” ifadesini Allah Resûlü başka yerlerde mütevatir ve sahih bir şekilde açıklamıştır. Resûlullah (s.a.a.) kendisinden sonra uyulmaması halinde ümmetin dalâletten emniyette olamayacağı imamı belirlemiştir.

 

Sunucu: Almanya'dan Ebu Sami kardeş hatta.

 

Ebu Sami: es-selâmu aleykum. Kendisinden sonraki imamların isimlerinin açıklanmasına ilişkin olan Allah Resûlünün bu mektubunun yazılmasından yüz çevrilmesinin arka planı var gibi. Bunlar sanki bu tavrı Yahudi bilginlerinden almışlar. Yahudi bilginleri Hz. İsa'nın havarîlerinden yüz çevirmişlerdir. Çok azı dışında hiçbir Hristiyan da On İki Havarînin ismini bilmez. Müslümanların geneli de On İki İmamın ismini bilmezler. Onlar İncil'i zayi ettiler, eğer tâbi olsalardı bunu tasdik ederlerdi. Bunlar da Allah Resûlü'ne tâbi olmadı. Acaba Resûlullah'ın (s.a.a.) emrinden yüz çevirenlerin sapmasında Yahudîlerin etkisi var mıdır?

 

Seyyid Kemal Haydarî:   Niyet okuması yapıp da kimseyi itham etmeyelim.

 

Sunucu: Avusturya'dan Fars kardeş hatta buyrunuz.

 

Fars: Selâmun aleykum. Buharî, Sahih'inin “Kitabü'l-Merda” adlı bölümünde “Hastanın ‘(Kumu annî) yanımdan kalkın / gidin' demesi” bâbında bu rivayeti zikreder. Hadisi aktarırken şöyle der: Peygamber'in yanında konuşma ve ihtilâfı çoğalttıkları zaman Resûlullah  “(Kumu) Haydi kalkın!” buyurdular.

 

Rivayetten “annî” (yanımdam) kelimesini atıyor. Bu da bir tahriftir. Ben yarın birilerinin gelip de bâb başlığını “Haydi kalkınız, Allah size rahmet etsin” diye değiştirmesinden korkuyorum.

 

Sunucu: Yazılan yazıdan yüz çevrilmesi ve Yahudilerin etkisi meselesine geçelim.

 

Seyyid Kemal Haydarî: Bu “Önceki ümmetlerde ne olduysa İslam ümmetinde de gerçekleşecektir. Onlar kertenkele yuvasına girecek olsa siz de gireceksiniz” (hadis) konusuyla bağlantılıdır. Belki de kardeşimiz bu hakikate işaret etmek istiyor. İsrailoğullarının on iki nakibe tutunmaması gibi bu ümmet de Allah Resûlü'nün beyan ettiği on iki halifeye tutunmadı.

 

Planlı programlı hareket ettikleri şeklindeki nazariyeye prim vermemeye çalışıyorum. Bizler elimizdeki delillerle araştırmamızı yapalım. Ama zâhir olaylara gelince, Resûlullah'ın (s.a.a.) “Haydi bana bir şeyler getirin de sizler için yazayım” buyruğu karşısında onların “Allah Resûlü sayıklıyor”, “Acıların tesiri altındadır” şeklindeki sözleri açıktır. Bu kadarı da hakikatleri açıklamak için bize yeter.

 

Sunucu: Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizlere de teşekkür ediyoruz değerli izleyicilerimiz. Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhû. 

 

 

Çeviri: Cevher Caduk

 

 

Medya Şafak

 

 



[i] İbn Hacer el-Askalanî, Fethü'l-Barî Şerhü Sahihi'l-Buharî, c. 9, s. 593, Tahkik: Abdurrahman İbn Nasır el-Berrak, Darü Taybe.

[ii] Age, agy.

[iii] İbnü'l-Cevzî, Keşfü'l-Müşkil min Hadisi's-Sahihayn, c. 2, s. 315.

[iv] Fethü'l-Barî, c. 1, s. 365.

[v] Kastallânî, İrşâdü's-Sarî li-Şerhi Sahihi'l-Buharî, c. 1, s. 309, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.

[vi] Celalüddin es-Süyûtî, ed-Dibâc alâ Sahihi Müslim İbni'l-Haccac, c. 4, s. 231, Tahkik ve Talik: Ebu İshak el-Huveynî el-Eserî, Dârü İbn Affan.

[vii] Keşfü'l-Müşkil, c. 2, s. 315.

[viii] ed-Dibâc, c. 1, s. 309.

[ix] Muhammed İbn Salih el-Useymin, Şerhü Sahihi'l-Buharî, c. 1,  s. 231, Mektebetü't-Taberî.

[x] Age, agy.

[xi] Muhammed İbn Abdülkerim eş-Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal, c. 1, s. 22-23, Tahkik: Muhammed Seyyid Geylanî, Dârü'l-Marife, Beyrut-Lübnan.

[xii] Ahmed b. Ali b. Hacer el-Askalani, el-Metâlibü'l-Âliye bi-Zevâidi'l-Mesânidi's-Semâniyye, c.16, s.123, Tahkik Muhammed b. Zafir b. Abdullah eş-Şehri, Darü'l-Asıme ve Darü'l-Ğays.

[xiii] Allame Muhammed Nasırüddin Albanî, Sahihü Süneni't-Tirmizî, c. 2, s. 53.

[xiv] Allame Şuayb el-Arnavut, Sünenü't-Tirmizî, c. 6, s. 337.

[xv] Ahmed el-Busayri, İthafü'l-Hiyreti'l-Mühret bi-Zevaidi'l-Mesanidi'l-Aşere, Tahkik: Adil b. Sa'd, c. 9, s. 279.

[xvi] Müsnedü Ahmed, c. 18, s. 114; es-Savâikü'l-Muhrika, c. 2, s. 428.