İbrahimi Dinani: Varlık mı öncedir, varlık bilinci mi?

Şimdi bir örnek vereyim. Bu masa bir gerçekliktir. Yani “ide”de, düşüncede değil gerçekliktedir, “reel”dir. “Reel” ile “ideal”in birlikte bir arada olduğu tek varlık insandır. İnsan hem “ide”dir hem de gerçekliktir. Bu masa gerçektir; ama bu masanın “ide”si de sizin zihninizdedir. Siz hem ideal hem de reelsiniz.

26.1.2020 09:19:40

 

 

 

İsmail Mansuri Laricanî: Bismillahirrahmanirrahim

 

Her kim senin körpe yüzüne sevdalanırsa

Yaşadığı sürece ayağını o daireden kaldırmasın,

Ben mezar toprağından bir lale gibi başımı kaldırırım

Senin sevdanın dağladığı da sırr-ı süveyda olur.

 

Selâm sayın izleyiciler, sevgili dostlar ve Marifet programının samimi takipçileri. Sayın üstat bir grup izleyicimiz şu soruyu sormuş: “İnsan varlığı idrak yoluyla, kendi varlığının bilincine varıyor veya bunun tersine insan kendi varlığı sayesinde varlığın anlamını öğreniyor. Eğer insan varlığın bir parçası ise nasıl oluyor da varlıktan bahsedebiliyor?”  

 

Bu gerçekten kilit bir sorudur ve izleyicilerimizin de bu kadar marifet sahibi olması gerçekten çok mutluluk verici bir şeydir. Bundan dolayı Allah'a şükretmek gerek.

 

Üstat Dinanî: Bismillahirrahmanirrahim. Gerçekten de bu soruyu soran sayın izleyicimiz çok derin biriymiş. Sorusu çok önemli ve temel bir sorudur. Yani “acaba insan var olduğu için mi varlıkla ilgili soru soruyor; yoksa önce varlığa dair soru mu soruyor?” Bu soru, en temel felsefî sorulardan biridir.

 

Biz buna daha önceki programlarda belki de defalarca işaret etmiştik. Mesela dört yüz yıl önce yaşayan ve Batı düşüncesinin fikrî değişiminin başlangıcı olan Dekart, “düşünüyorum, öyleyse varım” diyor. Dekart'ın “cogito ergo sum” diye bilinen “düşünüyorum, öyleyse varım” sözünü tefsir edecek olursak şu anlamı çıkarabiliriz: İnsan kendi düşünmesiyle, varlığının bilincine ulaşıyor.  

 

Fakat ben böyle düşünmüyorum. İslam dünyasının büyük filozofu, Şeyhu'r-Reis Ebu Ali Sina da böyle düşünmüyor. O diyor ki “ben, var olduğum için düşünüyorum.” Ben düşündüğüm için mi varım, yoksa var olduğum için mi düşünüyorum? Hiç kuşku yok ki eğer var olmasaydım, düşünemeyecektim.

 

Var olmayan düşünemez; tabii her var olan da düşünmüyor. Var olmayan düşünemez bu açık bir şey ancak var olan her şey de düşünemiyor. Örneğin dağ vardır ama düşünemez. Deniz var ama düşünemez. Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar da düşünmüyor. Gerçi hayvanlar içgüdüleriyle hayatlarını sürdürüyorlar ama içgüdü ile düşünmek farklı şeylerdir. Buna belki daha sonra değiniriz.

 

Düşünen tek varlık insandır, o da var olduğu için düşünüyor. İnsan vardır ve varlık düşünür. Peki varlık mı düşünceye sahiptir, yoksa düşünmek mi varlığı getiriyor?      

 

Laricanî: “Hestem eger mi revem, ger ne revem nistem” (Varım eğer gidiyorsam, eğer gitmiyorsam yokum.)

 

Üstat Dinanî: Evet, eğer varsam düşünüyorum ve eğer düşünmüyorsam yokum. Yani “düşünmüyorsam yokum'' demek eğer düşünmüyorsam insan değilim, demektir. Eğer düşünmüyorsam cansız olabilirim, bitki olabilirim, hayvan olabilirim; ama insan değilimdir. Çok eski zamanlardan beri söylenen bir söz vardır: “İnsan natık (konuşan) hayvandır” derler. Gerçekten de ben insanın tarifi konusunda “natık”tan daha iyi bir tarif bulamadım.

 

İnsanla ilgili birçok tarif vardır: İnsan ekonomik hayvandır, insan toplumsal hayvandır, insan siyasi hayvandır vb. gibi birçok tarifler yapılmıştır. Gerçekten de insan siyasetsiz, ekonomisiz, toplumsuz olamaz, bütün bunlar doğrudur; ama siyasi oluşu, ekonomi ile ilgili oluşu, toplumsal oluşu, insanın düşünmesiyle olan şeylerdir.

 

İnsan eğer düşünmeseydi, toplumun bir anlamı olmazdı. Yüzlerce varlık bir araya gelsin, eğer bunların düşüncesi yoksa bu bir toplum sayılır mı? Hayır, sadece kalabalıktır. O halde düşünmek toplumun da siyasetin de ekonominin de esasıdır. İşte bu yüzden “insan, natık (konuşan) hayvandır” sözündeki “natık” düşünmeye işarettir; çünkü düşünce olmasa konuşulamaz. O halde insanın konuşması düşünmesi demektir. Çünkü düşüncesiz konuşma yoktur.

 

Sonuç itibariyle insanın varlığının zuhuru düşüncededir ve düşüncenin zuhuru da konuşmadadır. İki aşamadan bahsettim: İnsanın varlığı, düşüncede ortaya çıkıyor; insanın düşüncesi ise onun konuşmasında ortaya çıkıyor. İnsan düşündüğü için hakikate taliptir. Düşündüğü için karar alabiliyor. Burada önemli bir konu gündeme geldi, izin verirseniz ben bunu açıklayayım.

 

Bu içinde yaşadığımız âlemde her varlık, kendi tabiatına göre yaşıyor. Mesela bir kedi, kedi tabiatına uygun olarak fare yakalıyor, ona göre yaşıyor. Bir kaplumbağa, kaplumbağa tabiatına göre; bir dağ, dağ tabiatına göre bu âlemde bulunuyor. O halde bu tabiat âleminde bulunan her varlık, kendi tabiatının gereklerine göre hayatını sürdürüyor.

 

İnsanın da bir tabiatı vardır; ancak insan tabiatına göre değil, düşüncesine göre yaşıyor. O halde insan bir anlamda yalnızdır. Diğer varlıklar kendi tabiatlarına göre yalnız değildir, kendi tabiatları çerçevesinde âlemde yer alırlar, tabiatları doğrultusunda dünya hayatına katılırlar ve diğer varlıklarla temas halinde bulunurlar.

 

İnsan sadece tabiatıyla âlemde yer almıyor ve diğer varlıklarla bir araya gelip onlarla bütünleşmiyor. Dolayısıyla insanın yaşaması için sadece tabiatı yeterli değildir. Bir fare kendi tabiatıyla yaşar, bir karınca kendi tabiatıyla yaşar ve eksiği de olmaz. İnsan böyle değildir. İnsan düşünceye sahip olmasaydı, sadece fizyolojiden meydana gelmiş olsaydı, yaşayabilir miydi?

 

Bundan da anlaşılıyor ki insan tabiatı açısından hâlâ yalnızdır. Yalnız olduğu ve hayata yalnızca kendi tabiatlarıyla katılan diğer varlıkların aksine insan sadece tabiatıyla hayata katılamadığı için tabiatına ek olarak bir şeye ihtiyaç duyar, o da insanın karar almasıdır.

 

İnsanın yalnızlığını gösteren tek şey; karar alıyor olmasıdır. İnsan karar alacağı zaman, tek başına mıdır, yoksa toplu olarak mı karar alıyor? Yalnız karar alıyor… Farz edelim ki insanın etrafında binlerce kişi olsun, ailesi çevresinde olsun ve o da bir topluluğun ortasında bulunsun. Böylesi bir insan topluluğun ortasında karar alacağı zaman tek başına mı yoksa toplu olarak mı karar alıyor?

 

İnsanın etrafında binlerce kişi de olsa, ailesi de olsa karar aldığı anda yalnızdır. Yani ister tek başına olsun isterse bir topluluğun içinde bulunsun, insan karar aldığı anda yalnızdır. İnsanın yalnız olduğunu gösteren tek şey, karar almasıdır.

 

Bir kişinin benim için karar vermesi ve bana “sen şöyle düşün, şöyle karar ver” demesi mümkündür. Bu tür şeyler olabilir. Bu istişare şeklinde de olabilir veya benim büyük olarak kabul ettiğim bir kişi de bana böyle diyebilir. Mesela babam, öğretmenim, hocam veya benim sözüne değer verdiğim biri, bir karar alıp bana “sen de böyle karar al, böyle yap” diyebilir. Bu olabilir; ama o bir karar alıp bana, sen de böyle karar al dediği zaman ben onun sözüne uygun hareket etmeye kendim karar vermiyor muyum? Evet, onun kararı doğrultusunda hareket etmeye kendim karar veriyorum. O halde bu karar onun değil, benim kendi kararımdır.

 

O halde karar almak tek başına yapılan bir şeydir. İnsan karar aldığı anda kendisini tek ve yalnız görür. İnsanlar hakikate ulaşmak için karar verirler. İnsan hakikate ulaşmayı istemez mi? Hatta aykırı işler yapan insanlara bile ‘'hakikati sever misiniz'' diye sorsanız, size “evet, hakikati severim'' diye cevap verirler. Bu insan fıtratının gereğidir, “ben hakikati sevmiyorum'' diyecek insan yoktur.

 

Pekâlâ tüm insanlar en azından sözle dahi olsa hakikati severler. Aslında aykırı iş yapanlar bile hakikati sever; onlar sadece hakikatin mısdaklarında yanlış yaparlar. Peki hakikat bir yerden bizim hizmetimize mi geliyor? Yoksa biz mi hakikatin hizmetine gitmeliyiz? Biz hakikate gitmeliyiz. Hakikat belirli bir yerde değildir ki bize gelsin, hakikat her yerdedir.

 

Hakikat bir yerden bize gelen veya bizim bir yere gidip aldığımız bir şey değildir. Hakikat her yerdedir. Nereye giderseniz gidin her yerde hakikat vardır. Peki nasıl oluyor da bazıları hakikate ulaşamıyor? Evet, hakikat her yerdedir; ama üstünde bir örtüsü de vardır. Hakikat her yerde perdesiz değildir, bazen örtüsü vardır.

 

Hakikat her yerde vardır ve bize herhangi bir yerden de gelmiyor. Hakikatin her yerde olduğunu biliyoruz ama üzerinde bir örtü vardır. Peki ne yapmalıyız? Yapmamız gereken tek şey, güç kullanarak hakikatin üzerindeki bu örtüyü kenara çekmek. Eğer örtüyü kenara çekersek hakikat her yerde mevcut olur.

 

Müslüman düşünürler tarafından yazılmış bir kitap var. Kitabın ismi Keşfü'l-Mahcûb'dur. Şimdi ben bu kitabı anlatacak değilim, kitabı içeriği oldukça derin; fakat bu kitabın ismi hakkında konuşmak istiyorum. Ben şimdiye kadar bir kitaba verilebilecek bundan daha iyi bir isim görmedim. “Keşfü'l-Mahcûb” ne demektir? Yani hakikatin örtülü olan yüzünü açmak, üstündeki perdeyi kaldırmak.    

 

Laricanî: “Keşfü'l-Mahcûb”, Hucvîrî'nin kitabı.

 

Üstat Dinanî: Allah rahmet etsin. Hucvîrî, çok büyük bir arifti. Bakın ne kadar güzel bir isim, “Keşfü'l-Mahcûb”. Peki ama acaba sadece Hucvîrî'nin kitabı mı böyledir? Yoksa tüm kitaplar için mi “keşfü'l-mahcûb” gerekir? Tabii ki her kitap “keşfü'l-mahcûb”dur. Çünkü her kitapta bazı hakikatler yer almaktadır. Hatta düşük seviyeli kitapların bile içinde sonuçta bir şeyler vardır.

 

Evet, kitaplarda hakikatin üstündeki perde kaldırılır. Şimdi yeni bir soru sorayım: Sadece kitaplar mı “keşfü'l-mahcûb”dur; yoksa tüm dünya mı?

 

Laricanî: Tüm dünya “keşfü'l-mahcûb”dur; çünkü dünya tekvin kitabıdır.

 

Üstat Dinanî: Bravo, dünya tekvin kitabıdır ve birçok içeriğe sahiptir. Tekvin kitabında tüm mânâlar vardır; bununla birlikte onu örten hicâplar, yani örtüler de vardır. O halde bu hicâpları kaldırmalı ve hakikatin yüzünü örtüsüz olarak görmeliyiz. Demek ki “keşfü'l-mahcub” olan sadece Hucvîrî'nin kitabı değildir. Tüm dünyadaki bütün kitaplar, tüm semavî kitaplar ve varlık âleminin tamamı “keşfü'l-mahcûb”dur.  Örtüler var ve biz o örtüleri hakikatin üzerinden kaldırmaya çalışmalıyız.

 

Hakikatin uzak olduğunu sanmayın. Hakikat, hiç kimseden uzak değildir. Hiç kimse de hakikatin bir yerden geldiğini düşünmemelidir. Hakikat hiçbir yerden gelmez, hakikat her yerdedir ve her yerde mevcuttur. Ancak bizim hakikatin üstünü kapatan örtüleri kaldırmamız gerekir.

 

Laricanî:

 

Bilemedim seni hakikat dünyada kime kalırsın

Dünya ve içindeki her şey bir surettir sen ise cansın.

 

Yani o suretler, hakikati örtüyor.

 

Üstat Dinanî: Evet, dünyanın canı vardır ve bizim o örtüleri kaldırmamız gerekir.

 

Laricanî:

 

Âşığım ona ki her an onundur

Canın canı, canın canı onun canıdır

 

Üstat Dinanî: Çok güzel hem beden cana sahiptir hem de zaman ana sahiptir. Her bedenin canı vardır, her canın canı vardır. Bakın Sayın Laricanî eğer “an” yani “lahza” veya daha anlaşılır bir ifadeyle “şimdi” olmasaydı, gelecek olur muydu? Eğer “şimdi” olmasaydı, geçmişin bir anlamı olur muydu? Hayır, o halde ezelden ebede kadar tüm zamanda “şimdi” vardır. Geçmişte veya gelecekte değil, şimdide yaşıyoruz. “Şimdi”si olmayan bir zaman kesiti yoktur. Doğduğumuz andan ömrümüzün sonuna kadar her zaman “şimdi”de bulunuyoruz.

 

İşte bu bahsettiğimiz “şimdi”, zamanın canıdır. Eğer zamanı bir beden olarak görürsek onun canı “şimdi”dir. Nasıl ki insan bedeninin canı varsa, geçmişin ve geleceğin de “şimdi'”si vardır. Bu “şimdi” ise daimidir. “Şimdi”si olmayan bir zaman söyleyebilir misiniz? Geçmiş, “şimdi”lerden oluşmuştur.

 

“Şimdi”ler olmasa geçmiş olabilir miydi? Gelecek, “şimdi”lerde ortaya çıkmıyor mu? Eğer gelecek ortaya çıkacaksa nerede ortaya çıkacak, “şimdi”lerde ortaya çıkmayacak mı? Geleceğin -sonsuza kadar- “şimdi”lerde ortaya çıkmasından başka bir çaresi yoktur. Aynı şekilde geçmiş de “şimdi”lerle meydana gelmiştir. O halde “şimdi” zamanın canıdır.

Şimdi buradan izleyicimizin sorusuna gelelim: Bizim canımız nerede ortaya çıkıyor? Düşünmemizde ortaya çıkıyor. Düşünmemiz mi bizim canımızı inşa ediyor yoksa, canımız mı düşünüyor? Tabii ki canımız düşünüyor.     

 

Laricanî: Burada çok ilginç bir şey söylenmiş: “İnsanın ‘kendi'si, varlığın zuhurudur. Varlık daima ‘kendi' diye anılan şeyde zuhur eder. Elbette insanın ‘kendi'si de taayyününü varlığın karşısına koymasın diye yalnızca varlığın zuhurunda tanınır.”

 

Üstat Dinanî: Çok önemli bir söz. Ben, ben olmasaydım, varlıktan söz edebilir miydim? Varlık benim için bir anlam taşır mıydı? Varlık kimin için anlamlıdır, bu şahıs için anlamlıdır. Tabii herkesin varlığı da aynı şekilde değildir. Tüm insanlar kendi varlıklarından söz ederler; ama eğer kendi varlıklarını idrâk etmeselerdi varlıktan söz edebilirler miydi?

 

Önce varlıktan bahsedip sonra mı kendi varlıklarına ulaşıyorlar, yoksa kendileri var oldukları için mi varlıktan söz edebiliyorlar? Tabii ki kendileri var oldukları için varlıktan söz ediyorlar. Bir başka ifadeyle söyleyelim: ‘'Ben kendim'' diyen herkes “ben varım'' demiş oluyor. Bu, varlığın zuhuru değil midir? Mutlak varlık herkesin kendisinde zuhur ediyor.

 

Her insan “kendi”dir. “Kendi”si varlığının zuhurudur. “Kendi”si, mutlak varlık değil, mutlak varlığın zuhurudur. Şu masa eğer konuşabilseydi, “ben masayım'' derdi. Bir kedi, bir güvercin, bir karga, çıkardıkları seslerle kendilerinin kedi, güvercin veya karga olduğunu söyler.

 

Ancak her mevcut, muayyen bir varlığa sahiptir. Bu masa, sadece bir masadır. Bir kedi sadece kedidir, güvercin sadece güvercindir, karga yalnızca kargadır, diğerleri de aynı şekildedir. Her mevcut, kendine özgü tek bir şekilde varlığa sahiptir.

 

Peki insan kaç şekilde varlığa sahip olabilir? Acaba insan tek bir şekilde mi varlığa sahiptir yoksa çok çeşitli şekillerde mi varlığa sahiptir? İnsan çok çeşitli şekillerde varlığa sahiptir. Âim insan, âlim bir varlığa sahiptir. Cahil insan, cahil bir varlığa sahiptir. Mümin, kâfir, adil ve zalim insanlar ise farklı farklı varlıklara sahiptir. İnsan sayılamayacak kadar farklı şekilde varlığa sahiptir. Bir masa siz şeklini değiştirmezseniz şayet kendi şeklini değiştiremez; ama insan çok farklı maskeler takınabilir.

 

İyi bir sanatçı kaç değişik rolde oynayabilir? Profesyonel bir oyuncu çok sayıda farklı rolde oynayabilir. Oynadığı rol o oyuncunun maskesidir, eğer tüm ömrü boyunca rol yapan bu oyuncu maskesini kaldırırsa geriye kendisinden başkası kalır mı?

 

Bu bahsettiğimiz sinema veya tiyatro oyuncuları için geçerliydi; ama sinema veya tiyatro oyuncularını bir tarafa bırakalım. Sokaktaki normal insan kaç rolde oynayabilir? Günlük hayatında, hatta aile içinde kaç değişik rol yapabilir? Çok fazla… Ancak sonuç itibariyle ailede oynadığı rolle sinemada oynadığı rol farklıdır.

 

Laricanî: Bu roller, varlığın zuhurunun delilidir.

 

Üstat Dinanî: Çünkü varlığı çok geniştir. İnsanın varlıktan payı, diğer tüm mevcudâtın payından fazladır. Daha önce de arz ettiğim gibi güvercinin varlıktan payı sadece güvercin olmasıdır. Karganın varlıktan payı sadece karga olmasıdır. Hatta Cebrail'in (a.s.) payı da sadece Cebrail olmasıdır. Ancak insanın varlıktan payı ne kadardır? Hayvandan insan-ı kâmile kadar uçsuz bucaksızdır.

 

Yani varlık tüm şekilleriyle insanda tecelli edebilir. Yani varlık tam olarak insanda zâhir olabilir. Fakat varlık, diğer mevcutlarda sadece onun kendi mahiyeti ölçüsünde zâhir olabilir.

 

Laricanî:

 

Her “kendi” elbette kendisidir ama

Her “kendi” kendi dışındakini ararsa kendi olur.

 

Üstat Dinanî: Evet, insan eğer insanî, nasûtî, şehvanî olan bu “kendi”sini kaldırırsa mutlak varlık olur.

 

Laricanî: Pekâlâ üstat, kısa bir aradan sonra devam edelim.

 

***

 

Üstat şu cümleniz ne kadar güzel: Kitabınızda demişsiniz ki “İnsan eğer kendi taayyününü Allah'ın karşısına dikmezse varlığın zuhuru olur.” Bu, ubudiyetin ta kendisi değil midir?

 

Üstat Dinanî: Evet ubudiyetin ve fenâfillâhın ta kendisidir. Ariflerin bahsettiği fenâfillâhın anlamı işte budur. Yani insanın “kendi”sini görmemesi. Firavun ile Hz. Musa'nın (a.s.) farkı budur. Hz. Musa (a.s.) Allah'tan bahsediyor. Peki Firavun kimden bahsediyor? Kendisinden… Musa ile Firavun'un farkı işte budur. Firavun, nasûtî benliğine gömülmüştür ve kendisinden başka hiçbir şey görememektedir. Hz. Musa (a.s.) ise kendi benliğini ortadan kaldırmak istemektedir.

 

Laricanî: Mansur'un “ene'l-Hakk”ı da buydu.

 

Üstat Dinanî: Evet, aynen öyle. Allah'ın selâmı üzerlerine olsun, Peygamberler Allah'tan söz ederler ve “kendi”lerini bir kenara bırakırlar. Firavun, Nemrut, Ebu Cehil, Ebu Leheb vb. gibi, peygamberlerin diğer tüm düşmanları ise kendi benliklerine gark olmuşlardır.

 

Laricanî: Fakat üstat bu oldukça zor bir iş.

 

Bizim varlığımız bir muammadır Hafız

Ki onun tahkiki bir sihir ve efsanedir.  

 

Bu gerçekten de bir muammadır. Yani Firavun olmakla Musa olmak arasındaki mesafe oldukça fazla.

 

Üstat Dinanî: Evet mesafeye bakın. Hz. Musa ile Firavun arasındaki mesafe, mekânsal ya da coğrafî bir mesafe midir? Sayın Laricanî bakın, Hz. Musa ile Firavun arasındaki mesafeyi bir tarafa bırakalım, o zaten oldukça uzak. Ancak gelin şu andan bahsedelim. Bakın şu an siz ve ben burada oturuyoruz. Önümüzdeki şu çiçeği ve şu masayı görüyoruz. Bunlar duyularla algılanabilen (mahsûsât) şeyler. Bizim ayrıca aklımız da var ve akılla kavranan şeyleri (makûlât) de anlıyoruz. Peki şimdi şunu sorayım: Duyularla algılayışımız ile akılla kavrayışımız arasındaki mesafe ne kadardır? Bunu fersahla ölçebilir miyiz? Duyularla algılanabilen (mahsûs) bir varlık ile akılla kavranabilen (makûl) bir varlık arasındaki mesafe ne kadardır? Bunların mesafesini geometrik ölçütlerle ölçebilir miyiz? “Mahsûs” ile “makul” arasındaki mesafe, bu varlık âleminde insanın tasavvur edebileceği, mümkün olan, en fazla uzaklıktadır.

 

Laricanî: Bakın insanın genişliği ne kadardır… Ne kadar gidilse de sonu gelmiyor.

 

Üstat Dinanî: Bravo, çok güzel bir bahis açtınız. Bakın ister İran'da ister Batı'da fark etmez, felsefî ekollere baktığınız zaman, “idealizm” ve “realizm” söz konusudur. Kimi filozoflar idealist, kimileri de realistlerdir. Bu taksim Sokrat döneminden hatta Sokrat öncesinden günümüze kadar geliyor.

 

Şimdi bir örnek vereyim. Bu masa bir gerçekliktir. Yani “ide”de, düşüncede değil gerçekliktedir, “reel”dir.  “Reel” ile “ideal”in birlikte bir arada olduğu tek varlık insandır. İnsan hem “ide”dir hem de gerçekliktir. Bu masa gerçektir; ama bu masanın “ide”si de sizin zihninizdedir. Siz hem ideal hem de reelsiniz.

 

Bu ayrım doğrudur, ideal vardır bir de reel vardır. Gerçeklik vardır, düşünce vardır. Siz hem düşünceye hem de gerçekliğe sahipsiniz. O halde insan hem ideal hem de reeldir. İnsanda bu ayrımı insanın kendisi yapıyor.

 

Eğer felsefe tarihine bakarsanız geçmişte Aristo gibi bir filozof, âlemin başlangıcına bir isim vermiştir. Aristo'da “Tanrı” kelimesi yoktur. Aristo vacibu'l-vücud da demiyor; Aristo hareketli olmayan harekete geçirici (muharrik-i gayri müteharrik) diyor. Bu, Aristo'nun ıstılâhıdır.

 

Ona göre âlem hareket etmektedir. O, âlemi harekete geçirmiştir ama kendisi hareket etmemektedir. Aristo'nun diliyle söyleyecek olursak Aristo'nun tanrısı, “hareketli olmayan harekete geçirici”dir.

 

Şimdi gelelim Eflatun'a… Eflatun diyor ki âlemde her şeyin bir “ide”si vardır. Örneğin bir nar ağacının akıl âleminde “ide”si vardır. Mesela burada uçmakta olan bir güvercin, akıl âlemindeki “ide”nin zuhurudur. Yani bu âlemde gördüğünüz her varlığın ideler âleminde bir “mutlak ide''si vardır.

 

Buna Eflatun'un “misaller âlemi” de deniyor. Buna göre her varlığın misal âleminde tümel bir misali vardır ve bu âleme gelip dağılıyor. Aynı şekilde insan “âlem-i âlâ”da tümeldir ve bu âleme gelince Ali, Hasan, Hüseyin, Ahmed, Amr, Zeyd vs. oluyor.

 

Aristo ne diyordu? “Hareketli olmayan harekete geçirici”. Eflatun ise ide veya misal âleminden söz ediyor. Örneğin Spinoza gibi filozoflar ise insanın hakikatleri istidlalle (delillendirme) bilmesi gerektiğini söylüyor. O, diyor ki istidlal ehli olan tek varlık insandır. Hayvanlar istidlalde bulunmazlar. Hayvanlar içgüdüye sahiptir, içgüdüleriyle hareket eder; ama istidlal yapmaz. O yüzden diyor ki insanın ayırıcı özelliği, istidlalde bulunma gücüdür. İstidlalle yaşar ve istidlalle anlamlıdır.  Bu üçüncü görüştü.

 

Bir diğer filozof da Eflatun'dan önce yaşamış Epikür'dür. Epikür “ataraksi” diye bir ıstılâh kullanıyor. Ataraksi ile “huzur, sükûnet”i kastediyor. O, ıstılâhlarla meselenin anlaşılmayacağını söylüyor ve insanın huzura kavuşması gerektiğini ifade ediyor. Peki huzur nasıl elde edilecek? Diyor ki ‘'Çok fazla istidlâl yapma, üzülüp kederlenme, fazlalıkları at, nefsanî iştahların esiri olma. Lazım olmayanı bırak. İhtiras yapma, huzuru bul.''

 

Bu dört öğretinin her biri bir yönüyle doğrudur. Bunların hepsini toplamak mümkündür: Aristo'nun “Hareketli olmayan harekete geçirici”si, Eflatun'un “ide”si, Spinoza‘nın “istidlal”i ve Epikür'ün “ataraksi”si.  Bütün bunlar insanın aklî bilincindedir. İnsan aklî bir bilince sahip olursa bunların hepsine sahiptir. O zaman hem idealist hem de realist olabilir.

 

İnsan “ide” ve “reel”i kendisinde toplayabilir. Aklederek ve aklî bilinçle mânâ elde edilir; eğer akıl varsa istidlale de sahip olur. O zaman “hareketli olmayan harekete geçirici”yi de anlar ve harekete geçiricinin gerekli olduğunu bilir. Harekete geçiren olmadan hareket olur mu? Bu durumda “makul” (akılla kavranabilen şeyler) olmadan, “mahsus” (duyularla algılanabilen şeyler) olabilir mi?  O halde “ide” de doğru olmuş oldu.

 

Yani hem Eflatun'ın “ide”si, hem Aristo'nun “hareketli olmayan harekete geçirici”si hem de Epkür'ün “huzur ve sükunet”i ile Sipnoza'nın “istidlal”i doğru oldu. Bunların tümü aklî düşüncede bir arada toplandı.

 

Laricanî: Şimdi burada başka bir soru söz konusudur: Eğer biz varlığı, düşünceden önce kabul edersek, o halde varlık düşünceyi ihata etmiştir. Peki varlıkla sınırlı olan düşünce onu nasıl idrâk edebiliyor?

 

Üstat Dinanî: Bravo, çok güzel bir soru. Bizim varlığı düşünceye sahip gördüğümüz doğrudur. Ancak sonuç olarak biraz yukarı çıktığımızda varlığı, düşünceyle aynı görüyoruz. Varlık eşittir düşünce oluyor. Varlık bilinç olmadan anlam taşımaz. Biz eğer “mahsûsât”ı düşünecek olursak bu masanın bilincinin olmadığını söyleriz. Ancak mutlak varlık, bilinçtir.

 

Şimdi izin verirseniz biraz tevhidi konuşalım. Hak Tebârek ve Teâlâ varlıktır. Peki, bilinç midir? Evet, mutlak bilinçtir. Hak Teâlâ mutlak varlık ve mutlak bilinçtir. Bizim kelâmcılarımız ve filozoflarımız şu konuda zorlanmıştır: Hak Tebârek ve Teâlâ'nın sıfatları -ki onlardan biri de ilim ve bilinçtir- acaba zatıyla aynı mıdır yoksa zatından ayrı mıdır?

 

Allah'ın sıfatları, zatının aynısıdır. Allah'ın ilmi, zatının aynısıdır. Bizim ilmimiz zaittir (bize eklenmiştir), bizim ilmi elde etmemiz gerekir. Eğer biz ilmi elde edemezsek âlim olamayız. İlmi tahsil etmeliyiz. Allah ise ilmi tahsil etmez. O, ilmin kendisidir. Varlığın kendisidir. Yani ne varlık Allah'a zaittir ne de bilinç varlığa zaittir. O halde varlığın da bilincin de ta kendisidir.

 

Oradan başladığımızda bilincin varlığın kendinden olduğunu, varlığın zuhuru olduğunu görüyoruz. Bakın şimdi düşünce nereye gitti?  

 

Laricanî: “La tudrikuhul ebsaru ve huve yudrikul ebsar, huvel latiful habir.” (Gözler O'nu idrâk edemez, O gözleri idrâk eder. O, lâtif olan ve haberdar olandır. En'âm: 103) Allâme Tabatabaî, “latif ve habir” kelimelerine dikkat çekiyor.

 

Üstat Dinanî: “Latif” ve “habir” kelimelerindeki uyuma bakın. Habir (haberdar olan) latiftir. Bilinç latiftir. Bilinçten, bilgiden daha latif bir şey biliyorsanız bana söyleyin. Bilinç ne serttir ne katıdır.

 

Laricanî: Sonuç itibariyle Allah latiftir.

 

Üstat Dinanî: Çünkü bilinçtir. Bilinçten daha latif olan bir şey yoktur. Ayetin güzelliğine bakın! “Latif” olduğu için “habir”dir ve ‘”habir” olduğu için “latif”tir.

 

Laricanî: İnsan da latif ve rakik olursa, o hakikati tadabilir.

 

Üstat Dinanî: İnsan bilincin ışığı olmadıkça latif olamaz. İnsan bilince sahip olmazsa neresi latif olacak? Bilinci olmayan insan kaba ve ağır bir cisimdir. Ağır ve kaba bir cismin ne letâfeti olabilir? İnsan cisim olması yönüyle diğer cisimlerden hiçbir farkı yoktur. Cisim niye latif olsun, latif olan bilinçtir.  

 

Kimi zaman insanlara latif deriz. Birine latif dediğimizde onun nesine latif deriz? Cildine mi bedenine mi? Hayır. Ahlâkına, bilincine, ilmine latif deriz.

 

Laricanî: İnsan ne büyük bir mucizedir; ama kıymetini bilmez. Allah gerçekten insana ne yetenekler vermiş! İnsan varlık olmakla birlikte varlığı idrâk edebilir; varlıktan uzaklaşabilir de…

 

Üstat Dinanî: Kendi varlığından uzaklaşabilir; varlıktan uzaklaşamaz. Varlığın aslından hiç kimse uzaklaşamaz. İnsan sadece kendi varlığından uzaklaşabilir. Çok güzel bir şey söylediniz. Ben kendi taayyünüm olan varlığımdan uzaklaşabilirim; fakat varlığın aslından uzaklaşamam. Hatta varlıktan uzaklaşmak adına intihar eden kimseler varlıktan değil sadece kendilerinden uzaklaşmış olurlar. Varlığın dışı neresidir ki oraya gidilebilsin?

 

Laricanî: Firavun da boğulacağı zaman “ene mine'l-müslimin” (Ben Müslümanlardanım) dedi. Yani inanç açısından fâsit olsa da varlığa teslim oldu!  

 

Üstat Dinanî: Eğer Firavun da kendi varlığından uzaklaşsaydı, doğru dürüst bir adam olurdu. Fakat maalesef bunu yapamadı.

 

Laricanî:

 

Bir ayağını kendine koy,

Diğer ayağını dostun semtine.

 

Bu beyte ne kadar yakındır. İki ayak kadar…

 

Üstat Dinanî: İşte bütün sır burada. Bir ayağını kendine koy, diğer ayağını dostun semtine.

 

Laricanî: Pekâlâ üstat çok istifade ettik. İnsandan ne kadar söz edersek edelim Mevlânâ'nın tabiriyle bizim önümüze yeni bir perde konuluyor.

 

İdrâkin afeti bu “dedi-dendi”lerdir

Kanı kanla yıkamak muhâldir.

 

Evet, her şey Allah'a dönüyor. Yeni bir programda buluşuncaya kadar aziz üstadımızla birlikte hoşça kalın diyoruz.

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

 

Medya Şafak

 

 

 

https://philosophyar.net/marefat/23-february-2018/