slogan
     

Kraliyet emirleriyle Suudiler, savaşçılarını terk ediyor

16 Şubat 2014 Pazar

Suudi Arabistan’ın Suriye’deki savaşçılarıyla ilgili son açıklaması, geçiştirilecek basit bir ayrıntı değildir. Başkan Obama’nın krallığa yapması beklenen ziyaretin iptal edilmesi tehdidi de dahil olmak zere, Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı basıncın kapsamının ciddi bir göstergesidir. Ancak hikayenin, başka bir boyutu da var: Suudi savaşçıların kendi ülkelerine dönmeleri.

 

 

Fuad el İbrahim

 

El Ahbar

 

Suudi Arabistan'ın Suriye'deki savaşçılarıyla ilgili son açıklaması, geçiştirilecek basit bir ayrıntı değildir. Başkan Obama'nın krallığa yapması beklenen ziyaretin iptal edilmesi tehdidi de dahil olmak zere, Amerika Birleşik Devletleri'nin uyguladığı basıncın kapsamının ciddi bir göstergesidir. Ancak hikayenin, başka bir boyutu da var: Suudi savaşçıların kendi ülkelerine dönmeleri.

 

Suudiler, bu savaşçıların ülkelerine kontrolsüz bir şekilde dönmesinden korkuyorlar. Bunun için iki koşul hazırlandı. Birincisi, 6 Şubat tarihinde Ankara'daki büyükelçinin de bahsettiği üzere, Türkiye'deki Suudi Büyükelçiliği üzerinden sağlanacak güvenlik önlemleri altında bir dönüş. İkincisi ise, Afganistan'daki Suudi savaşçıların deneyimlediği şeyin tekrarlanması olacak şekilde, farklı cephe hatlarına dağılmaları anlamına geliyor. Aşağıda anlatılanlar, krallığın Suriye'deki savaşçılarını terk etmesine ilişkin bilinenlerin sadece bir kısmıdır.

 

Suudi Arabistan'da kraliyet buyrukları, yalnızca bir emirin görevlerinden alınması, onun bir mevkiye atanması durumlarında, yahut devletteki en yüksek otoriteden emir gerektiren, egemenlikle ilgili bir konuyla bağlantılı olarak yayınlanır. 3 Şubat günü yayınlanan kraliyet emirleri ise, kral buyruğunun hükümetin otoritesini aştığının açık bir göstergesidir. Bu, bizzat kraldan gelen bir “yazılı taahhüt” olarak adlandırılabilir.

 

Bu kraliyet emirlerinden üç nokta çıkarılabilir:

 

Öncelikle emir, ABD Başkanı Barack Obama'nın Mart sonunda Riyad'a yapması beklenen ziyaret hakkındaki medya tartışması bağlamında yayınlandı. Bu ayın başlarında Wall Street Journal ve New York Times gibi Ameriken gazeteleri, muhtemel ziyaretle ilgili haberler yayınladı. Riyad'daki ABD Büyükelçiliği hemen yanıt vererek, Beyaz Saray'ın böyle bir şey söylemediğini ifade etti.  ABD Büyükelçiliği'nin yardımcı medya ataşesi Stewart White, “Büyükelçilik ziyaret hakkında herhangi bir bilgi almamıştır ve bu konuda yorum yapamaz” dedi.

 

Bununla birlikte, 3 Şubat tarihli kraliyet buyruğunun yayınlanmasıyla birlikte Beyaz Saray derhal, Obama'nın Mart ayı sonunda Riyad'a ziyarette bulunacağını duyurdu. Kraliyet emri, bütçeyle ilgili olanlar hariç tutulursa, ülke tarihinde yayınlanan bu tür buyruklar içinde en uzun olanıydı. Özetle, dini veya ideolojik aşırıcıları teşvik eden, onlara üye olan, bağış yapan veya öven ister sivil, ister askeri personel, isterse vaizler olsun, Suudi vatandaşlarının karıştığı her tür terörist eylemi toptan kınıyor ve onlara karşı en sert cezaların verilmesi çağrısında bulunuyordu.

 

Mevcut bilgilere göre ABD yetkilileri, geçen senenin sonunda Suudilere dev bir dosya sundular. Dosya, Suudi Arabistan'ın Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve hatta Rusya'da terörist faaliyetlere karıştığına dair inkar edilemez kanıtlar içeriyordu.  Dosya şimdi uluslararası toplumun ellerinde bulunuyor, bu ise BM Güvenlik Konseyi'nde bir kınamaya ve Suudi Arabistan'ın küresel terörizm destekçisi devlet olarak sınıflandırılmasına yol açabilir.

 

Suudiler mesajı net bir şekilde duydular. Bunun anlamı, 1940'lerde Suudi Kralı Abdülaziz ile ABD Başkanı Franklin Roosevelt arasında imzalanan koruma ve stratejik savunma anlaşmasının terörizmi içermesinin imkansız olduğudur. Terörizm sorunu uluslararası bir meseledir ve ikili anlaşmaların parçasını teşkil etmez.

 

Suudi Arabistan tehdidi hissetti ve bu, ülkedeki en yüksek otoritenin hemen bir pozisyon almasını gerektirdi. Kraliyet ailesinden bazı kişiler bunun, Suudilerin bölgedeki ve dünya çapındaki terörist faaliyetlere karıştığından artık emin olan uluslararası toplumun ve ABD'nin müttefiklerinin kaygılarını gidermek için, Obama'nın Riyad ziyaretinin bir önkoşulu olduğunu anladılar.

 

İkinci olarak, kraliyet emirleri öncelikli olarak Suriye'de, yanısıra Irak'ta, Lübnan'da ve başka yerlerde bulunan sivil veya silahlı Suudi savaşçılarına verilmiş açık bir mesajdı. Bunun anlamı, evlerine geri dönmeye karar vermeleri halinde kendilerini şiddetli bir kaderin beklediğiydi. Korkunç kaderden ve sert bir şekilde cezalandırılmaktan kaçınmak için, sınırların dışında kalmaları ve misyonlarına, ortadan kalkıncaya kadar veya başka savaş alanlarına dağılıncaya kadar devam etmeleri gerekiyordu; tıpkı ilk Arap-Afgan savaşçılar grubu, 2003'ten sonra Irak'ta, 2007 sonundaki Nehrü'l-Barid savaşı sonrasında Lübnan'da ortaya çıkanlar ve şu anda, Suudi istihbarat şefi Bender bin Sultan ile eski CIA şefi David Petraeus arasında 2012 yazında yapılan anlaşmayı takiben Suriye'de bulunanlar gibi.

 

Bu denli sert bir kraliyet buyruğunun, görevi bu kararla geçmişte bırakılan Bender Bin Sultan'ın temsil ettiği resmi destekçinin arkadan vurulması anlamına geldiği açıktır. Sosyal medya sitelerinde El Kaide destekçilerinin verdiği tepkiler, Suudi Arabistan'a, Afganistan'dan Irak'a, Lübnan'dan şimdi Suriye'ye kadar her defasında savaşçıları aldatması nedeniyle aşırı derecede öfke duyulduğunu gösteriyor. Bu yüzden pek çok Suudi savaşçı ve onların destekçileri, kraliyet emrini provokatif bir eylem olarak görmeye başlıyor. Bu, savaşçıları, onların amaçlarını engelleme, kraliyetin imajını lekeleme ve terörizmi desteklediği izleninimi güçlendirmek amacıyla saçma güvenlik eylemleri gerçekleştirmeye itecek olmalıdır.

 

Doğal olarak Suudi rejimi, hiçbir zaman ülke dışında savaşılmasını desteklemediği ve bağış toplanmasına veya cihada katılımların teşvik edilmesine izin vermediği bahanesinin arkasına saklanabilir. Yüzeysel olarak bu bahane geçerlidir. Bu yönde ajitasyonda bulunan pek çok vaiz ve cami imamı, Suriye'deki savaş için bağış toplanmasını durdurmak üzere soruşturmalara tabi oldu ve ilave olarak Suriye'de savaşmayı “fitne” olarak gören fetvalar yayınlandı.

 

Diğer yandan gözlemciler, Suudi siyasi ve dini kurumları ile medya kuruluşlarının binlerce Suudi'nin Suriye'deki “sabır toprağına” gitmesinde suç ortaklığı olduğuna ilişkin baskın gelen kanıtlar topladı. Askeri liderliğin özel emirleri dışında yurtdışına seyahat etmelerinin yasaklanmasına rağmen orada savaşan yüzlerce Suudi askerinin katılımını başka hiçbir şey izah edemez.

 

Askeri personelden ve onları bekleyen sert cezalardan bahsedilmesi tesadüf değil. Çok sayıda asleri personelin Suriye'deki savaşa katılımına ilişkin belgelenmiş kanıtlar olmasaydı bu olamazdı. Bu askeri personel, Suriye'deki savaşın babası Prens Bender'in üvey kardeşi, Savunma Bakan Yardımcısı Prens Selman bin Sultan'ın koruması altında, Ürdün üzerinden Suriye'ye geçti.

 

Suudi Arabistan, ikili oynadı. Kamuoyu karşısında, Suudilerin yurtdışındaki savaşlara katılımı veya El Kaide ve onun eski veya yeni bağlaşıkları için bağış toplanmasını konusunda yapmacık bir sıkılık gösterdi. Fakat gizli olarak, savaş alanlarına hiçbir kontrol olmaksızın para, insan ve silah akıyordu.

 

Üçüncü mesele, kraliyet buyruğundaki ikincil göstergelere ilişkindir. Bunlar, Suriye'deki savaşın sona yaklaştığını ve silahlı grupların, gerekli finansman, silahlar ve eğitimi kaybettikten sonra yalnız kaldıklarını gösteriyor. Bunun tek anlamı, tedavi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne uzun bir seyahate çıkan Prens Bender'in rolünün sona ermesi olabilir.

 

Bu bizi, Suudilere, isyancılara verdiği desteği kademeli olarak bırakması şartıyla Suriye bataklığından makul bir çıkış sunan İran-Türkiye önerisine getiriyor. Bu iki ülkenin terörizm sorunuyla yüzleşmek için ortak bir üst düzey koordinasyona başladığı açıktır. Ankara'nın geçmişte bunu ciddi bir şekilde düşünmek için gösterdiği tereddüdün ardından şimdi, İran'ın bakış açısına göre, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kısa süre önce İran'a yaptığı ziyaretin ardından Türkiye bu meseleye en geniş ilgiyi göstermeye başlıyor. 

 

Buradan çıkan sonuç, Suudilerin kendi savaşçılarının dönüşünden korktuğu, bu yüzden de hesap sırasında şiddetli sonuçların ortaya çıkmasını engellemek amacıyla sert cezalar listesiyle ortaya çıktığıdır. Dahası, onların perspektifine göre daha da tehlikeli olan, Suriye'deki savaştan ve uluslararası düzeyde terörizmi finanse etmekten uzaklaşmadıkları durumda krallığı bekleyen uluslararası yaptırımlardır. Bu, Avrupalı istihbarat kuruluşlarının, Suudi vatandaşlarının kraliyete dönüşünü izlemek üzere bölgedeki varlıklarını arttırmalarına neden oldu.

 

Suudi Arabistan'ın, terörizmi destekleme suçlamalarını başından savmak için verdiği tavizlere dikkat etmek gerekiyor. Son Riyad ziyareti sırasında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suudi liderliğinin İsrail-Filistin ihtilafındaki pozisyonunu şaşırtıcı kelimelerle betimledi. Coşkuyu gerektiren hiçbir şeyin olmadığı bir zamanda, bu konuda krallığın “büyük bir coşku” duyduğunu söyledi.

 

İşte, bilgilerin kesiştiği nokta burası: ABD'nin Suudi muhataplarına sunduğu terörizm dosyası ve Filistin-İsrail ihtilafı dosyası. Ramallah'taki Filistin Yönetimi'ne yakın kaynaklar, Kerry'nin Filistin Yönetimi Mahmud Abbas'tan, başkenti Doğu Kudüs olacak bir Filistin devleti karşılığında, İsrail'i Yahudi devleti olarak tanımasını istedi. Bu, geri dönüş hakkı prensibinin kademeli olarak terk edilmesi ve Arap ülkelerine ilave olarak Avustralya ve Kanada'nın Filistinlileri emeceği yerleştirme projesinin geniş bir ölçekte canlandırılması olacaktır.

 

Filistinli kaynaklar, Başkan Abbas'ın, etkili Arap ülkelerinden, temel olarak da Suudi Arabistan'dan gelecek bir koruma olmaksızın bunu onayladığını açıklama konusunda tereddüt ettiğini ekliyor. Kerry, Abbas'a, kendisinin bu işe şahsen girişeceği güvencesini verdi.

 

Kerry'nin güvenceleriyle Kral Abdullah'ın coşkusu arasında bir ilişki var mı? Genel anlamıyla, kraliyet buyruğunun yeni bir aşamanın göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.

 

Çev: Selim Sezer

 

medyasafak.com  

 

Öne Çıkan Haberler

ÖZEL: Hizbullah'ın Suriye ve Irak'ta şehit düşen 12 efs

hizbullah-dvd-12.1-fawzi-ayyoub.jpg

Leyla Halid Medya Şafak'a konuştu: Filistin Halkının ön

60291-leyla-halid-1.jpg

Enis Nakkaş: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suri

thumbnail_image1.png

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg