slogan
     

İran, Oryantalizm ve Batı’nın Suriye yanılsamaları

10 Nisan 2014 Perşembe

Bu ülkeler, İran’ın desteklediği Kofi Annan planını izlemek yerine bu planı berbat ettiler, çünkü onlar Şam yolunu birkaç hafta veya ay içinde açacaklarını düşünüyorlardı. Görünüşte ABD ve müttefikleri için bunlar yalnızca “yeni bir Ortadoğu’nun doğum sancıları” – yahut belki de İslam Cumhuriyeti’nin kalbine saplanmış bir hançer – idi ve bedelini masum Suriyeliler ödeyecekti. Şimdi 100 binden fazla kişinin ölmesinden ve milyonlarca kişinin mülteci konumunda düşmesinden sonra Batı anlatısı, İranlıların üç yıldan fazla zamandır söylediklerine hayli benzer hale geliyor.

 

 

Dr. Muhammed Marandi

 

Press TV

 

 

On yıllardan beri Batı'nın İran İslam Cumhuriyeti hakkında savunduğu – ve sözde “İran uzmanları”, hükümet yetkilileri ve genel olarak Batılı propaganda makinesi tarafından devamlı surette tekrar edilen – anlatının çok sayıda tuhaf paradoksundan biri, İran'ın artan ölçüde istikrarsız ve halk desteğinden yoksun (hatta belki de içe doğru çökme noktasında) olduğu, ancak eş zamanlı olarak yükselişte olduğu ve “tehdit edici” etkisinin bütün bölgede ve ötesinde hissedilebildiği iddiasıdır.

 

Elbette bu söylemin iç çelişkileri Batı'da, Batılı “değerler” temelinde olmayan istikrarlı ve meşru bir siyasi düzenin mümkün olmadığını savunan ana akım laik liberaller, sözde ilericiler ve yeni-muhafazakârlar arasında baskın olan Şarkiyatçı klişelerle ve tutumlarla bağlantılıdır.

 

Bu tür kişiler için – Batı'nın despotlara olan desteğini, Filistin'deki aşırılığını ve ırk ayrımını, kitlelerin gözetlenmesini ve siber savaşı, hegemonyayı, liberal kapitalizmi, plütokrasiyi, gizli hapishaneleri, işkenceyi ve devamlı olarak darbeler, savaşlar, insansız uçaklar, terör, suikastlar ve katliam yoluyla “özgürlük” peşinde koşulmasını eleştirenler için bile – bu “değerler” ve “fikirler” bir biçimde evrenseldir. Bu nedenle onlar, Batı devletlerini bir şekilde istisnai, yahut en azından diğerlerinden daha modernleşmiş görmektedirler. Sözde “ilericiler” için bile, bu karakteristik özelliklerin en azından sömürgeciliğin ortaya çıkışından beri var olmasına rağmen, Joseph Conrad'ın deyimiyle "tek geçer akçe fikirdir".

 

Bu nedenle bilirkişiler, akademisyenler, yerli haber kaynakları ve Batılı düşünce kuruluşlarında ve şirket medyasında bulunan diğer “uzmanlar” tartışmalar yürüterek, kitaplar ve makeleler yazarak, Batılı hedef kitlenin menfaatine olacak şekilde ve çoğu zaman politika yapıcılara ve finansörlere yönelik olarak, İran gibi ülkelerin “patolojilerini” analiz ediyorlar.

 

Zaman zaman Batılı hükümetleri de eleştirebiliyorlar, ancak çoğu zaman bunu, değerlerine bağlı görünmedikleri için yapıyorlar. Söz konusu olan İran İslam Cumhuriyeti olduğunda ise değer yoktur. Bu nedenle bu insanlar kendilerini, Şarkiyatçı selefleri gibi, Batı “bilgisini” ve kontrolünü özgür bir bilinçle güçlendirme konusunda serbest hissediyorlar.

 

İran'ı hedef almak mı?

 

Bununla birlikte, ahlakdışı ve gayriinsani ABD ve AB yaptırımlarına, bu ülkelerin veya narsist bir şekilde kendileri için yaptıkları adlandırmayla “uluslararası toplum”un İran'ı devamlı surette yermesine rağmen İran'ın, Batı Asya ve Kuzey Afrika'da en istikrarlı ülke olmaya devam ettiği ileri sürülebilir. Onun katılımcı İslami hükümet modeli ve sağlam derecede bağımsız dış politikası Batı'nın gözünü almıştır ve özellikle ABD İran'ı kendine tabi kılmaya ve onu bir tür bölgesel, hatta küresel tehdit olarak betimlemeye çalışmaktadır. Ancak, İslam Cumhuriyeti'nin karşıtları tarafından istikrarın ve güvenliğin önünde tehdit olarak betimlendiği Suriye örneğine bakmakta fayda vardır.

 

Suriye'deki ayaklanmanın neredeyse en başından beri İranlılar bakımından, Batı'nın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad hükümetini devirme girişimlerinin ana hedefinin Suriye halkına özgürlük getirmek değil, İran'ı hedef almak olduğu açıktı. Sonuç olarak ABD, AB ve yanısıra Suudi kraliyet ailesi Tunus ve Mısır diktatörlüklerini, çöküşlerinin yaklaşmasına kadar desteklemiş, Gazze'de Filistin halkı, “yanlış” partiye oy verdikleri için cezalandırılmaya devam etmişti.

 

Mısır rejiminin son günleri sırasında ABD Başkan Yardımcısı, Hüsnü Mübarek'in bir diktatör değil, düşmemesi gereken bir müttefik olduğunu söylemişti. Haftalar öncesinde, Tunus rejimi devrim karşısında çökerken, Fransız Dışişleri Bakanı Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali'nin güvenlik güçlerine düzeni korumak için yardım etme sözü vermişti. Bahreyn'e gelince, dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Suudi öncülüğündeki işgali eleştirmeyi reddedip meşrulaştırmaya dahi çalışırken, ABD Başkanı Barack Obama Bahreyn rejiminin “hukuk devletindeki meşru çıkarlarından” söz etmiş ve sinsice, protestocuların bir azınlık grubu olduğunu savunmuştu.

 

Bu rejimlerin aksine Esad kaydadeğer bir halk desteğine sahipti ve hâlâ da sahip. Bin Ali, Mübarek ve Bahreyn'deki el-Halife diktatörlükleri sokaklarda hiçbir destek toplayamazken, Suriye'de çatışmanın ilk aylarında çeşitli vesilelerde ana şehirlerde eş zamanlı olarak yaplan Esad taraftarı gösterilerde devasa kalabalıklar sokaklara dökülmüştü. İlave olarak Türkiye Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı'nın yaptığı bir araştırmaya göre 2013 yılında Suriye'de görüşme yapılan kişilerin yüzde 88'i, mevcut Türk hükümetinin ülkelerine karşı dostane olmayan bir tutum aldığına inanıyor.

 

İran, meşru şikayetlere sahip barışçıl göstericilere karşı Suriye güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddeti (her ne kadar bu 14 Ağustos 2013 Kahire katliamıyla karşılaştırılabilir olmasa da) açıkça eleştirirken, Kiev'de olduğu gibi, üçüncü bir gücün hem güvenlik güçlerine hem de protestoculara ateş açarak yangına körükle gittiğini biliyordu. Bu durum, başında Sudan'ın eski Katar büyükelçisinin olduğu 300 kişilik Arap Birliği gözlemci misyonunun raporu tarafından da doğrulanmıştı.

 

2011 sonlarında bombalamalar ve intihar saldırıları başladığı zaman İran daha da fazla şüpheci hale geldi ve alarma geçti. Saldırıları aşırıcıların gerçekleştirdiği açıktı, ancak militan ve yabancı destekli muhalefet, bölgesel ve Batılı destekçileriyle birlikte, Suriye hükümetini kendi askeri istihbarat binalarına saldırmakla suçladı. Tıpkı daha sonra, hükümetin kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğine dair hayli şüpheli kanıtlar sunması gibi.

 

Azınlıklar tehdit altında

 

İranlılar, Fars Körfezi'ndeki bir dizi petrol zengini monarşinin, Batı'nın koordinasyonu ve lojistik desteğiyle – uluslararası hukuku ihlal ederek – mezhepçi aşırıcıları ve El Kaide bağlaşıklarını yoğun bir şekilde finanse ettiğine inandı. İki yıldan daha uzun süre boyunca Batılı ana akım medya, uzmanlar ve politika yapıcılar bu tür iddiaları küçümsedi, hatta gülünç buldu – ta ki sorun, Batı'nın ve Fars Körfezi'ndeki Arap müttefiklerinin yarattığı canavarı saklamayı imkansız hale getirecek derecede büyüyene kadar.

 

Bu ülkeler, İran'ın desteklediği Kofi Annan planını izlemek yerine bu planı berbat ettiler, çünkü onlar Şam yolunu birkaç hafta veya ay içinde açacaklarını düşünüyorlardı. Görünüşte ABD ve müttefikleri için bunlar yalnızca “yeni bir Ortadoğu'nun doğum sancıları” – yahut belki de İslam Cumhuriyeti'nin kalbine saplanmış bir hançer – idi ve bedelini masum Suriyeliler ödeyecekti. Şimdi 100 binden fazla kişinin ölmesinden ve milyonlarca kişinin mülteci konumunda düşmesinden sonra Batı anlatısı, İranlıların üç yıldan fazla zamandır söylediklerine hayli benzer hale geliyor.

 

Aşırıcı ve mezhepçi Selefi din adamları defalarca uydu televizyon kanallarında, azınlıkların katledilmesine izin veren fetvalar yayınladı. Suudi Arabistan'daki “ana akım” din adamı Salih el Luheydan da, “Suriyelilerin üçte birini öldürün, böylece diğer üçte ikisi yaşayabilir” dedi.

 

Sonuç olarak bu, bölge halkı için varoluşsal bir tehdit haline geldi. Hizbullah ise ancak, onbinlerce yabancı aşırıcının bu geniş çokuluslu destekle Suriye'ye girmesinden daha sonra, Suriye hükümetinin onayıyla, Peygamber'in torununun türbesini korumak için sınırlı bir sayıyla Seyyide Zeynep mahallesine girdi; ilk ölümleri, Haziran 2012 sonunda aktarıldı.  Hizbullah'ın ana müdahalesi ancak, Nisan 2013'te, Kuseyr muharebesi sırasında başladı. İran'ın perspektifinden bakıldığında, Hizbullah'ı Suriye'ye girmekle suçlamak absürttür.

 

Her durumda, - İranlıların en başından beri söylediği gibi – Suriye hükümetinin çökmeyeceği açıktır ve ileriye giden tek yol bu gerçeğin kabul edilmesinden geçer. Yabancı aşırıcılara ve El Kaide bağlaşıklarına devam eden destek artık bölgesel bir tehdit değildir; Afganistan'da var olandan çok daha büyük bir küresel tehdide dönüşmüştür. Suriye çatışmasının bir tarafı veya diğer tarafı için ön koşullar ortaya koymak sadece, daha da fazla ölüm ve yıkım anlamına gelecektir. Uluslararası toplum bir araya gelerek, Suriye halkının kendi yöneticilerini seçeceği ve herkesin de sonuçları kabul edeceği bir seçim için bir araya gelmelidir.

 

medyasafak.com

 

Öne Çıkan Haberler

Leyla Halid Medya Şafak'a konuştu: Filistin Halkının ön

60291-leyla-halid-1.jpg

Enis Nakkaş: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suri

thumbnail_image1.png

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg