slogan
     

Counterpunch: IŞİD fiyaskosu; bu gerçekten de İran’a karşı bir saldırı

8 Temmuz 2014 Salı

Elbette Kristof, emperyalist sözcü Tom Friedman’ın dengi olamaz. Söz konusu olan saf mankafa kabadayılığı olduğu zaman Friedman hâlâ bir numaradır. İşte bu uzman müsveddesinin Sunday Times’da yayınladığı “Irak için beş prensip” başlıklı makaleden birkaç alıntı...

 

IŞİD fiyaskosu: Bu gerçekten de İran'a karşı bir saldırı

 

 

Mike Whitney

 

 

Counterpunch.org

 

 

 

Irak'taki krizle ilgili yayınlarda kulağa inandırıcı gelmeyen bir şeyler var. Belki mesele medyanın aynı, bıktırıcı hikayeyi tekrar ve tekrar, anlatıda çok küçük değişikliklerle sunma biçimidir. Örneğin Financial Times'da Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass'ın yayınladığı ve Haass'ın, Maliki'nin Musul'daki askeri güçlerinin “ortadan kaybolduğunu” yazdığı bir makale okuyordum. İlginç bir şekilde Haass'ın yazısının ardından gelen ve  David Gardener tarafından kaleme alınmış olan yazı da aynı dili kullanıyordu. Gardener da “ordunun ortadan kaybolduğunu” söylüyordu. Ben de bu nedenle gazete haberlerini biraz karıştırmaya ve “ortadan kaybolma” virüsünün başka kaç gazeteciye daha bulaştığını görmeye karar verdim. Politico, NBC News, News Sentinel, Global Post, National Interest, ABC News gibi basın kuruluşlarının bu ifadeyi kullandığını gördüm. Böyle alışılmamış bir ifadenin bu sıklıkla kullanılması ancak, yazarların argümanlarını merkezi bir otoriteden almasıyla mümkün olabilir (ki muhtemelen bunu yapıyorlar). Ancak bunun etkisi elbette, yazarların niyetlendiği şeyin tam tersidir; yani, bu basmakalıp hikayeler, okuyucuların kafalarını kaşımalarına ve kuşku uyandıran bir şeylerin olduğunu hissetmesine sebep olmaktadır.

 

Ve gerçekten de kuşku yaratan bir şeyler oluyor. 1,500 civarında cihadçının 30 bin Iraklı güvenlik görevlisini ödlerini koparıp tüfeklerin bırakmalarına, kıyafetlerini değiştirip tepelere doğru kaçmalarına sebep olduklarına dair masal, inandırıcı değil. Ben Musul'da ne olduğunu bilmiyorum, ama size olan şeyin bu olmadığını söyleyebilirim. Bu hikaye, uygun ve yerinde bir hikaye değildir.

 

Ve Musul'da ne olduğu önemlidir de; zira ana akım medyadaki neredeyse bütün gazeteciler ve uzmanlar hikayeyi Maliki'yi itibarsızlaştırmak ve belki de Irak'ın onsuz daha iyi olacağını ileri sürmek için kullanıyorlar. Haass bu olayın ordunun “hükümete bağlılığının kağıt kadar ince olduğunu” gösterdiğini söylüyor. Gardener bunun, “hızla çöken bir devletin” işareti olduğunu söylüyor. Nicolas Kristof gibi başka köşe yazarları Maliki'ye, fazla mezhepçi olmak gibi, başka nedenlerle saldırıyor. İşte Kristof'un yazdıkları:

 

“Irak'taki çöküş, Başkan Obama'nın hatası değildir. Cumhuriyetçilerin de hatası değildir. Her ikisinin biraz sorumluluğu var, fakat bu esas olarak Irak Başbakanı Nuri Kemal el Maliki'nin hatasıdır.”

 

Elbette Kristof, emperyalist sözcü  Tom Friedman'ın dengi olamaz. Söz konusu olan saf mankafa kabadayılığı olduğu zaman Friedman hâlâ bir numaradır. İşte bu uzman müsveddesinin Sunday Times'da yayınladığı “Irak için beş prensip” başlıklı makaleden birkaç alıntı:

 

“Irak'ın Şii başbakanı Nuri Kemal el Maliki, demokratik, çoğulcu bir Irak'ın dostu olmadığını kanıtladı. Birinci günden başlayarak görevini, temel güvenlik konumlarına Şiileri yerleştirmek, Sünni siyasetçileri ve generalleri devre dışı bırakmak ve Şii topluluklarına para yönlendirmek için kullandı. Tek kelimeyle Maliki, tam bir ahmak olageldi. Başbakanlığın yanısıra kendi kendisini aktif savunma bakanı, içişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı yaptı; ahbapları, Merkez Bankası'nı ve Maliye Bakanlığı'nı da kontrol ediyor.

 

Maliki'nin bir seçim yapması gerekiyordu: ülkeyi ya mezhepçi yoldan, ya da kapsayıcı yoldan yönetecekti ve o mezhepçiliği seçti. Ona hiçbir şey borçlu değiliz.” (Five Principles for Iraq [“Irak için beş prensip”] , Tom Freidman, New York Times)

 

İşi Friedman'a mı bırakalım, hı? Ona göre Irak'ın böyle bir karmaşa içinde olmasının müdahaleyle, işgalle, ölüm mangalarıyla, Ebu Gureyb'le, Salvador Seçeneği ile, altyapının büyük ölçüde yok olmasıyla, kirlenmiş bir çevreyle, yahut ABD'nin bunak isyan bastırma programıyla ateşlediği iğrenç mezhep savaşıyla hiçbir ilgisi yok. Ah, hayır. Irak'ın elden ayaktan düşmesinin sebebi Maliki'nin ahmak olması. Maliki mezhepçi. Pis Maliki.

 

Kulağa tanıdık geliyor mu? Geçen hafta Putin. Bu hafta Maliki. Sıradaki kim?

 

Her durumda, her ne kadar gerçekliğini teyit edemesem de, Musul'da olanlara dair rasyonel bir açıklama bulunuyor. Syria Perspectives blogundaki şu paylaşıma bakalım:

 

“Kendisi de Musul doğumlu olan, Irak Baas Partisi'nin baş teorisyeni ve Saddam'ın sağ kolu İzzet İbrahim el-Duri, son derece hasmane halde olan Saddam sonrası Irak'ta müttefikler arıyordu. Halen firari olan ve Maliki hükümeti tarafından idamı istenen El Duri, hâlâ Iraklı Sünni Baasçılardan oluşan ve 2. Dünya Savaşı sonrasında Nazilerin kaçmasına yardım eden Odessa örgütüne benzer bir tarzda çalışan geniş bir ağı kontrol ediyordu… Maliki'yi devirmek için gerekli destek yapısına sahip değildi, bu nedenle Erdoğan'ın ve Bender'in ofisleri üzerinden IŞİD'le tuhaf bir ittifak kurdu. Okuyucularımız Musul'un, eski Irak Baas subaylarının şüpheli bir şekilde görevlerini bırakması ve arkalarında 52 bin kişilik bir askeri gücü lidersiz halde bırakmasıyla, böylelikle de şehrin savunmasının komple çökmesine yol açmasıyla ele geçirildiğine dikkat etmelidir. Planlama ve işbirliği tesadüfi olamaz. ” (THE INNER CORE OF ISIS – THE INVASIVE SPECIES [“IŞİD'in iç çekirdeği – İstilacı türler”] , Ziad Fadel, Syrian Perspectives)

 

Başka bloglarda da bu izahatın çeşitli versiyonlarını okudum, fakat bunların doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa bunun, senaryoyu makul kılacak kadar arka plan ve ayrıntı sunduğu için, öteki açıklamadan çok daha inandırıcı olduğudur. Resmi versiyon – “ortadan kaybolma” versiyonu – ise kesinlikle inandırıcı değil. Bu versiyon yalnızca bu yapmacık hikayeyi bırakıp insanlardan imanla buna inanmasını bekliyor. Neden? Bütün gazetelerde çıktığı için mi?

 

Bu, bir şeylere inanmak için kesinlikle çok kötü bir sebep gibi görünüyor.

 

Ve “ordunun ortadan kaybolması” hikayesi, olaylara dair resmi medya versiyonundaki çok sayıdaki tutarsızlıktan yalnızca biridir. Bir diğer merak konusu, Obama'nın neden cihadçıların Irak çapında taşkınlıklarda bulunmalarına, parmağını bile kıpırdatmadan izin verdiğidir. Bu başkalarına da biraz tuhaf geliyor mu?

 

En son ne zaman bir başkan, benzeri bir saldırganlık eylemine hemen ve güç yoluyla karşılık vermekten uzak durmuştu?

 

Hiçbir zaman. ABD her zaman yanıt verir. Ve izlediği yol hep aynıdır. “Yaptığın şeye hemen bir son ver, yoksa biz seni bombalayıp tuzla buza çeviririz.” Tipik yanıt bu değil midir?

 

Kesinlikle öyledir. Fakat Obama bu kez böyle bir tehditte bulunmadı. Tersine, Maliki'ye olan desteğini, kuşatma altındaki başbakanın ABD el atmadan “hükümetinde Sünni katılımını sağlamaya başlaması gerektiğini” söylerek sundu. Bu nasıl da sakat bir yanıt! MNI News'ten şu tanıtım yazısına bakalım:

 

“Başkan Barack Obama Cuma günü Irak Başbakanı Nuri el Maliki'ye hükümete Sünni katılımını sağlamaya başlaması gerektiğini söyleyerek, aksi halde Amerika Birleşik Devletleri'nin ona ihtiyaç duyduğu yardımı yapmayacağı, Bağdat'a yönelik bir saldırıyı önlemek için ABD askeri göndermeyeceği ikazında bulundu.

 

Obama TV kameraları karşısında verdiği gün ortası mesajında, önümüzdeki günlerde gerçekleşebilecek bir askeri müdahaleye dair seçenekler üzerinde düşünse de, bir sonraki adımın Maliki'den gelmesi gerektiğini vurguladı...”
(Obama Warns Iraq's Maliki, Looking for Sunni-Shia Accommodation, [“Obama, Irak Başbakanı Maliki'yi uyardı, Sünni-Şii uzlaşması arıyor”], MNI)

 

Hayatınızda böyle bir saçmalık okudunuz mu? Mesela, cihadçı kalabalıkların Londra'nın 50 mil dışında toplandığını ve her an işgal etme tehdidinde bulunduğunu hayal edin. Sizce Obama, İngiliz Başbakanı David Cameron'a da aynı mesajı verir miydi?

 

“Iıh, Dave, gerçekten yardım etmek isterdik, ama önce şu çocuklardan birkaç tanesini hükümetine koyman gerek. Olur değil mi, Dave? Bunu teröristler için onaylayıcı eylem olarak düşün.”

 

Kulağa çılgınca gelebilir, ama Obama'nın Maliki'nden istediği şey budur. O halde burada neler oluyor? Neden Obama yardım edeceği yerde ultimatomlar veriyor? Obama Maliki'den farklı bir gündeme sahip olabilir mi? Ve şu andaki durum gerçekte ona fayda sağlıyor olabilir mi?

 

Kesinlikle öyle gibi görünüyor. Sadece Friedman'in aynı makalenin ilerleyen kısımlarında söylediklerine bakın. Meselenin aydınlatılmasına yardımcı olacak şekilde şunları söylüyor:

 

“Belki de İran ve Devrim Muhafızları Kudüs Gücü'nün düzenbaz komutanı Gen. Kasım Süleymani o kadar da zeki değildir. Iraklı Şii müttefiklerini, pek çok Amerikan askerini öldürmüş ve yaralamış olan özel şekilli bombalarla silahlandıran İran'dı. İran bizim çıkmamızı istedi. Maliki'ye askerlerimizin Irak'ta kalması için yasal izin verecek anlaşmayı imzalamaması için baskı yapan İran'dı. İran bölgesel hegemon güç olmak istedi. Evet, Süleymani: Bu senin için. Şimdi senin güçlerin Suriye, Lübnan ve Irak'ta aşırı yayılmış durumda, bizimkiler ise eve döndü. İyi günler.” (5 Principles for Iraq, Tom Friedman, New York Times)

 

İlginç, değil mi? Friedman temel olarak, bütün bu fiyaskonun Irak Savaşı bahsinin en büyük kazananı haline gelmiş İran'la ilgili olduğunu kabul ediyor. Doğal olarak bu durum, Washington, Tel Aviv ve Riyad'daki insanları aşırı derecede gıcık ediyor, o yüzden de ya Maliki'nin tümden gitmesi, ya da kaydadeğer şekilde kolunun kanadını kırılması için bu akılsızca planı hazırladılar. Olan şey tam olarak bu değil mi? İşte bu yüzden Obama Maliki'nin başına bir silah dayıyor ve ona ABD yardımını almak için hangi çemberlerden atlaması gerektiğini söylüyor. Çünkü İran'ın Bağdat üzerindeki hegemonik etkisini zayıflatmaya kararlı. 

 

Friedman, ABD askerlerinin Irak'ta kalmasına izin vermesi gereken Kuvvetlerin Statüsü anlaşmasından söz ediyor. Maliki bu anlaşmayı reddetmişti, bu ise Washington'un bu son terörist parodi için sahneyi hazırlamasına yol açtı. Washington işlerini tam da böyle yapar: kolları büküp bacakları kırar. Bunu herkes bilir.

 

Bugün Irak'ta ne olduğunu anlamak için, biraz tarih bilmek gerekiyor. 2002'de Bush yönetimi, Rand Corporation isimli şirkete “ABD'nin ticari veya stratejik çıkarlarının bulunduğu yerlerdeki Müslüman nüfusları pasifize edecek bir şekillendirme stratejisi geliştirmesi” görevi verdi. Hazırladıkları – ve “11 Eylül sonrası Müslüman dünyada ABD Stratejisi”adını taşıyan – plan ABD'ye şu tavsiyede bulunuyordu: “ABD politikasını, hükümete daha fazla katılmak ve daha fazla siyasi ve dini ifade özgürlüğü isteyen Şii gruplarla aynı hizaya getirmelidir. Eğer bu hizalanma gerçekleştirilebilirse, radikal İslami hareketlere karşı bir bariyer oluşturabilir ve Ortadoğu'da ABD'nin istikrarlı bir konuma sahip olması için bir temel yaratabilir.”

 

Bush ve ekibi, dev bir taktik hata olduğu kanıtlanan bu tuhaf planı izlemeye karar verdi. Ağırlıklarını Şiilerin arkasına koyarak, ABD askerlerine karşı günde ortalama 100 saldırının gerçekleştiği dev bir Sünni isyanının tetiklediler. Bu ise ABD'nin on binlerce Sünniyi öldüren ve ülkenin önemli bir bölümünü harabeye çeviren vahşi bir isyan bastırma kampanyası izlemesine yol açtı. Petraeus' un iğrenç katliamları, yanıltıcı “mezhepçi iç savaş” perdesi arkasında gizlendi. Bu gerçekte, Obama'nın şimdi Musul ve Tikrit'te zımnen desteklediği insanlara karşı yürütülen soykırım tarzı bir savaştı.

 

O halde devasa bir politika değişikliği oldu değil mi? Ve ABD'nin IŞİD'e karşı izlediği uzak durma yaklaşımı, Obama yönetiminin Rand stratejisini tamamen bıraktığına ve Sünni liderliğindeki grupların Şam'da Esad rejimini devirme, Hizbullah'ı zayıflatma ve bölgede İran'ın gücünü azaltma çabalarını destekleme yolları aradığına işaret ediyor. Her ne kadar bu strateji acımasız ve adice olsa da, en azından emperyal yayılmanın sapkın mantığı bakımından anlam taşıyor ki, Rand bunu yapmıyordu.

 

Bugün Irak'ta olanlar, Seymour Hersh'ün 2007 yılında kaleme aldığı “Yeni Yönelim” başlıklı makalede öngörülmüştü. Yazar Tony Cartalucci, kendi makalesinde bu yazının iyi bir özetini sunuyor:

 

“‘Yeni Yönelim', ABD, Suudi Arabistan ve İsrail'in İran'la, Suriye'yle ve Lübnan'daki Hizbullah'la mücadele etmek için bölge çapında mezhepçi aşırıcılar yaratma ve konuşlandırma niyerlerini belgeliyor. Hersh, bu “mezhepçi aşırıcıların” ya El Kaide ile ilişkili olduğunu ya da El Kaide'nin kendisi olduğunu söylüyordu. IŞİD ordusunun Bağdat'a doğru ilerlemesi, bu komplonun nihai resmidir; yaptıklarından ötürü cezasız kalan bir ordu Suriye hükümetini devirme tehdidinde bulunmakta, Irak'taki İran yanlısı güçleri tasfiye etmekte, hatta El Kaide'nin Türkiye'de bulunan NATO'ya ait güvenli bölgelerinden Kuzey Irak'a ve doğrudan İran sınırlarına kadar uzanan bir köprü kurmak suretiyle İran'ın kendisini bile tehdit etmektedir…

 

Bu, Batılı çıkar gruplarının Irak'ı fiilen yeniden işgal etmesidir – ancak bu kez Batılı güçleri doğrudan katılmıyor ve söz konusu olan daha ziyade Batı'nın bildiğini veya herhangi bir bağlantısı olduğunu umutsuzca inkar ettiği bir vekil güçtür.” (America's Covert Re-Invasion of Iraq, [Amerika'nın örtülü olarak Irak'ı yeniden işgali”], Tony Cartalucci, Information Clearinghouse)

 

O halde şimdi meselenin özüne geliyoruz, değil mi? Şimdi olayları yönlendiren politikayı tanımlayabiliyor olmalıyız. Kesin olarak bildiğimiz şey, ABD'nin İran'ın Irak üzerindeki etkisini kırmak istediğidir. Fakat soru şu: buna nasıl ulaşmayı planlıyorlar?

 

Evet, 2007'den beri temasta oldukları eski Baasçı dostlarını kullanabilirler. Bu işe yarayabilir. Fakat bundan sonra inanılır görünmesi için karışıma biraz da cihadçı eklemeleri gerekir.

 

Pekala. Fakat bu Obama'nın aktif olarak IŞİD'i desteklediği anlamına gelir mi?

 

Hayır, böyle olmak zorunda değil. IŞİD halihazırda başka istihbarat örgütleriyle bağlantıya sahip ve ABD'den gelecek doğrudan yardıma ihtiyaç duymuyor olabilir. (Not: Pek çok analist, IŞİD'in her ikisi de sıkı ABD müttefikleri olan Suudi Arabistan ve Katar'dan cömert bağışlar aldığını ifade etti. Londra'da yayınlanan Daily Express'e göre: “Batı, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefikleri üzerinden, militan isyancı grupları destekledi ve o tarihten sonra bu gruplar IŞİD'e ve öteki El Kaide bağlantılı milis gruplarına dönüştü.” ( Daily Telegraph, 12 Haziran 2014)

 

Obama bakımından önemli olan, IŞİD'in stratejik hedefleriyle ABD'nin stratejik hedeflerinin çakışmasıdır. Her iki topluluk da Sünniler için daha fazla siyasi temsiliyet istiyor, her ikisi de Irak'taki İran nüfuzunu asgariye indirmek istiyor ve her ikisi de Dış İlişkiler Konseyi'nin eski başkanı Leslie H. Gelb'in “(Irak'ın) tarihsel kusurunu giderecek ve üç devletli bir çözüm – kuzeyde Kürtler, ortada Sünniler ve güneyde Şiiler – için sahneyi hazırlayacak tek sürdürülebilir strateji” olarak tanımladığı yumuşak bölünme planını destekliyor. İşte bu yüzden Obama, Bağdat'ın 50 mil yakınına gelmelerine rağmen milislere saldırmadı. Çünkü ABD bu gelişmelerden fayda sağlıyor.

 

Özetleyelim:

 

ABD hükümetinin terörizmi “desteklemesi” veya “desteklememesi” duruma göre değişir mi?
Evet.

 

Yabancı istihbarat örgütleri Suriye'deki terör örgütlerine silah ve lojistik destek sağladı mı?
Evet.

 

CIA de bunu yaptı mı?

Evet.

 

Obama yönetimi, Maliki hükümetinden kurtulmak veya gücünü büyük ölçüde azaltmak istediğinin işaretini verdi mi?
Evet.

 

Bu, şu andaki düzenin İran'ın bölgesel nüfuzunu güçlendirdiğini düşündükleri için mi?
Evet.

 

IŞİD Bağdat'ı işgal edecek mi?
Hayır. (Bu sadece bir tahmin, fakat Obama'nın ekibiyle Baasçı liderler arasında şimdiden bir şeylerin olduğunu düşünüyorum. Eğer Bağdat gerçekten tehlikede olsaydı, Obama muhtemelen daha büyük ciddiyetle hareket ederdi.)

 

Suriye ve Irak bölünecek mi?
Evet.

 

IŞİD bir CIA yapımı mı?
Hayır. Ziyad Fadıl'a göre, “IŞİD El Kaide'yle yoyo gibi oynayan bir adamın – Bender Bin Sultan'ın – ürünü.”

 

IŞİD Washington'dan veya CIA'den talimat alıyor mu?
Muhtemelen hayır, fakat onların eylemleri ABD'nin stratejik hedefleriyle örtüşüyor (esas mesele de bu!)

 

Obama'nın IŞİD'e saldırma konusunda tereddüt etmesi, İran'ın Irak'taki gücünü azaltmak istediğini, Ortadoğu haritasını yeniden çizmek istediğini ve savaş baronları ile aşiret liderleri tarafından yönetilen, siyaseten güçsüz bölgeler yaratmak istediğini mi gösteriyor?
Evet, evet ve evet.

 

 

 

Çev: Selim Sezer

 

 

medyasafak.com

 

Öne Çıkan Haberler

ÖZEL: Hizbullah'ın Suriye ve Irak'ta şehit düşen 12 efs

hizbullah-dvd-12.1-fawzi-ayyoub.jpg

Leyla Halid Medya Şafak'a konuştu: Filistin Halkının ön

60291-leyla-halid-1.jpg

Enis Nakkaş: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suri

thumbnail_image1.png

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg