İbrahimî Dinânî: Nasîrüddîn Tûsî Söyleşileri (13) (SON): Tûsî’de Tedbîr-i Menzil ve Siyâset

İbrahimî Dinânî: Nasîrüddîn Tûsî Söyleşileri (13) (SON): Tûsî’de Tedbîr-i Menzil ve Siyâset
Eğer siyaset biliminin ilerlediğini ve gelişme kat ettiğini iddia ediyorsak, bunun somut karşılığını önce insanlığın huzur ve refah seviyesinde aramamız gerekmez mi? Artık zulümler son buldu mu mesela? Günümüzde halen emperyalist siyasetçiler ve sistemler tarafından zulme uğramaya devam eden şahıslar, toplumlar ve ülkeler yok mu gerçekten? Süper güçler, emperyalist devletler daha zayıf gördükleri ülkeler üzerinde baskı kurmuyorlar mı?

 

Tûsî’nin Tedbîr-i Menzili ve Siyâset-i Müdünü

 

Lârîcânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Saygıdeğer izleyicilerimizi, kıymetli dostlarımızı ve Marifet programını daima samimiyetle takip eden sevgili seyircilerimizi saygıyla selâmlıyoruz.

Bildiğiniz gibi, Tûsî’nin saf, ebedî ve yüce düşüncelerinin ummanındaki yolculuğumuzu sürdürmeye devam ediyoruz. Hikmetin tanımını ve türlerini inceliyorduk.

Son olarak amelî hikmette Tûsî, bu kısmı tehzîb-i ahlâk, tedbîr-i menzil ve siyâset-i müdün (politika) olmak üzere üç dala ayırmıştı. Tehzîb-i ahlâk konusunda Tûsî’nin kaleme aldığı iki eser mevcuttur: Bunlardan birincisi, avâm için yazmış olduğu Ahlâk-ı Nâsırî, diğeri ise havas için yazdığı Evsâfu’l-Eşrâf’tır. O, her iki eserde şeriat ve hikmetin ekseninde âyet ve rivayetlere de dayanarak ahlâk konusunu çok nitelikli bir şekilde ele almıştır.

Burada işleyeceğimiz son iki bölüm kaldı: Tedbîr-i menzil ve siyâset-i müdün. O, tedbir-i menzilde daha çok İbn Sînâ’nın tedbir-i menzilini açıklamaya çalışmıştır. İsterseniz önce buradan başlayalım, sonrasında siyâset-i müdüne geçelim.

Dînânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Evet, Tûsî hikmet-i amelî ya da akl-ı amelî bâbında üç dalın olduğunu öngörmüştür ki, bunların her üçü arasında bir sıra gözetmek gerekir. Keza Tûsî de böyle yapmış. Yani tehzîb-i ahlâk, tedbir-i menzil ve siyâset-i müdün arasındaki sıraya riayet edilmelidir. Nefsin tehzibi her şeyin başında gelmektedir. Örneğin önce siyâset-i müdüne, sonra tehzîb-i nefse yönelmek olmaz. Bu, olası değildir. Keza önce tedbir-i menzil, sonra tehzîb-i nefs de olmaz. Bir kimse, ahlâkını tehzip etmedikçe evini de iyi bir şekilde idare edemeyecektir. Yine ahlâk tehzip edilip iyi bir ev idaresi/aile yönetimi yapılmadıkça, iyi bir siyaset de yapılamayacaktır. Kısacası buralarda sıralamaya dikkat etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla ilk sırada tehzîb-i nefs veya ahlâk gelir. Bunlardan bir önceki programda söz etmiştik. İnsan kendisini kontrol edebilmeli, nefsine malik ve hâkim olabilmeli; gereklilikleri ve gerekli olmayanları uygulamak kendisinde bir meleke haline gelmelidir. Tüm hayat, yapılması gerekenler ve gerekmeyenler üzerine kuruludur. İnsan türünün diğer canlılardan üstünlüğü, onun bu gerekliliklere riayet etmesinde ve “gereklilik” gibi bir olguyla mukayyet olmasında yatar. Hayvanların “-malı, -meli”leri yoktur; onlar sadece yaşarlar. Canları nereye isterse oraya gider, yer, içer ve yatarlar. Hayatları bunlardan ibarettir. Bu bağlamda ahlâk ya da edep gibi kayıtlara bağlılıkları yoktur. İçgüdülerinin yönlendirmesiyle hareket ederler ve bunların hükümlerine mahkûmdurlar. İlginçtir ki, onların içgüdüleri de yanılmaz ve onları yanlışa sevk etmez. İçgüdü, onları yapılması gerekene yönlendirmektedir. Neyi yemeleri gerektiğini bilirler; yememeleri gereken şeyden de uzak dururlar. Yine aynı sebepten, aralarında bir ihtilâfa da rastlanmaz. Doğudaki bir karınca tıpkı Batı’daki bir karınca gibi yaşar. Karıncanın yaşantısı, yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın, diğer karıncalarla aynıdır. Kültür ve uygarlıkları yoktur, aralarında bir ihtilafa rastlanmamaktadır, basit içgüdüler üzerine bina edilmiş bir hayatları vardır. Tüm bunlara karşılık insan, “gereklilik” diye bir mefhuma sahip olduğundan, diğer canlılardan farklıdır. Onun yapması ve yapmaması gereken şeyler vardır. İnsanlar doğası itibariyle maslahatçı ve menfaatçidirler. Yaptıkları her işte belli bir maslahata ulaşmayı arzu ederler. Biraz önce de belirttiğim gibi, hayvanlar kendi içgüdüleri gereğince amel ederler ve maslahatçı değildirler. Sadece içgüdülerinin peşinden giderler. Geleceğe dönük hareket etmezler. İnsan ise gelecek odaklı olarak daima bir maslahatı dikkate alır. Bu maslahatın da yine kendi içinde birtakım dereceleri vardır. Maslahatlar dünyevî ya da uhrevî, geçici ya da kalıcı olabilirler. Bazen birkaç saatlik faydayı bazen de önünüzdeki onlarca yılın maslahatlarını dikkate alırsınız. Bazıları bu dünyanın geçici maslahatlarını dikkate alırken bazıları ahiretin kalıcı maslahatlarını önemser. Bilahare bunların hepsi, bir şekilde maslahattır. Bu gereklilikler ya da gerekli olmayanlar, çoğunlukla maslahatlara göre tanzim edilir. Âhirete inanmayan kimseler dahi belli bir dünyevî maslahata erişmek için kendi anlayışlarınca birtakım “gereklilikler” belirlerler. Kısacası şahısların nezdinde maslahatlar dairesi birbirinden farklıdır ve sonuçta herkes kendi maslahatını belli bir şeyde görmektedir. Ayrıca bu maslahatların süresi ve belirlendiği zaman dilimi de yine kişiden kişiye değişmektedir. Bazıları geçici menfaatleri dikkate alırken, bazıları da âhirete dönük düşünürler.

Burada şöyle bir soru gündeme geliyor: Acaba insan tüm varlığıyla pragmatist midir, yoksa bazı zamanlar bu maslahatlarından feragat edebilen bir varlık mıdır?

Lârîcânî: Bazı zamanlar maslahatlarından feragat edebilen bir varlıktır.

Dînânî: Evet. Aşkın (müteal) insan, çoğunlukla birçok faydadan feragat edebilir; ancak onun maslahatlarından feragat ettiğini söyleyemeyiz. Çünkü akıllı kimse, maslahatsız iş yapmaz. Dolayısıyla burada fayda ile maslahat arasındaki farka dikkat çekmemiz gerekir. Fayda, bize bu dünyada ulaşan/dönen şeydir. Bazı insanlar vardır ki, dünya faydalarından tamamıyla feragat ederler. Bu durum, insanın şahsiyetinin ne kadar derin ve engin olduğuyla da alakalıdır. İnsan benimsemiş olduğu “gereklilikler”le bazı faydalardan veya tüm faydalardan feragat edebilecek bir yapıdadır.

Lârîcânî: Bazen fayda, faydadan feragat etmenin kendisindedir.

Dînânî: Evet, aynen öyle. Bazen kişinin faydası, tüm faydalardan feragat etmektir. Örneğin en yüce faydanın, kendisinde bir faydanın aranmadığı şey olduğu da düşünülmüş. Dolayısıyla biraz önce söylediğiniz cümle çok önemli. İnsan bazen fikrî, zihnî, manevî ve vücûdî açıdan o kadar yücelir ki, başkalarının fayda olarak gördüğü şeyler onun nezdinde fayda olmak bir yana, bir hiç hükmündedir. İçinde fayda olan her şeyin, belli bir kıymeti vardır. Peki, asıl faydanın faydadan feragat etmek olduğu durumlarda, o yüce faydaya bir değer biçebilir misiniz? Hayır. Yani o kadar yüce bir şeydir ki, ona değer biçmek mümkün değildir. İşte bu fayda en yüce faydadır.

Lârîcânî: Plotinos da insan için gerçek hazinenin acı olduğunu söyler.

Dînânî: Bazen, elbette. Şahsî ahlâk demek olan tehzîb-i ahlâka kadar uzanmaktadır bu mesele. Daha önce de belirttiğim gibi, ilk aşamada nefsin tezhibi oldukça önemlidir. Bundan sonrasında ev idaresine ait konular ve sosyal ve siyasal meseleler çözümlenmelidir. Tehzip olmamış bir kimse diğer iki meselede bir yetkinlik ve liyakate kavuşamayacaktır. Tehzibin ne olduğu konusunda pek çok tanım yapılmıştır. Ancak durumu bu kadar da karmaşıklaştırmaya gerek yok bana kalırsa… Kişinin toplumun maslahatını bilmesi, iyi niyetli, âkil olması ve hain olmaması yeterlidir, kısaca.

Ev idaresi oldukça zarif bir alandır. Kişinin iyi nesiller yetiştirmesi, eşine ve çocuklarına iyi davranması bu alanla alâkalı konulardır. Eğer bir ailede eşe ve çocuğa kötü davranılıyorsa o ailede ne meydana gelir? Kişinin ahlâkının ve davranışlarının uygunsuzluğu, ahlâkî sorunlar yaşadığının bir göstergesidir. Yani insan, mühezzep olmadığı (temizlenmediği) için uygunsuz davranışlarda bulunur. Eşin ve çocukların haklarının çiğnendiği ve aile hukukuna riayet edilmediği bir aile, perişandır. Ve zamanla bu ailede bir çözülme yaşanması kaçınılmazdır. Eğer ebeveynler mühezzep olurlarsa, bunlar çocukları da müspet şekilde etkiler. Bazıları çocuk eğitmeyi, çocuğa nasihatte bulunmaya indirger ve eğitimin nasihatten ibaret olduğunu düşünür. Ben nasihate karşı değilim, Sayın Lârîcânî… Kişinin, çocuğuna nasihatte bulunması ve onunla etkili bir şekilde konuşması gayet müspet bir davranıştır. Bu yapılmalı tabii ki… Ancak sadece, konuşuyor olmak kâfi midir? Eğer ebeveynler binlerce kitap okusalar ve binlerce güzel sözler söyleseler, onların davranışları sözleriyle çeliştiği müddetçe bu ebeveynlerin çocuklarını olumlu anlamda etkileyebilmeleri mümkün değildir. Çünkü bu kişinin öncelikle psikolojik problemleri vardır. Günümüzde psikoloji bilimi, bu alanda ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Çocuklar üzerinde en çok etkili olan şey, görülen şeyler midir, yoksa duyulan şeyler mi?

Lârîcânî: Görülen şeyler.

Dînânî: Çocuklar, daha çok gördükleri şeyler üzerinde dururlar. Beş altı yaşlarındaki bir çocuk anne-babasının sözlerini o kadar dikkate almaz. Duyar ama onun için bir önem arz etmez. Onun için önemli olan nedir? Davranışlar ve eylemlerdir. Çocuğun gözleri tıpkı bir kamera gibidir. Kamera ne yapar? Her şeyi kaydeder. Bu yaşlardaki çocuklar anne-babalarından gördükleri her davranışı hafızalarında kayıt altına alırlar. Kaydettikleri her şey, onların zihinlerinde ve dünyalarında uzun süreler (hatta yıllarca) yer edinir. Buna karşılık duyduklarını çoğunlukla anlayamazlar ve görülen şeylerde olduğu gibi, kolayca kaydedemezler. Gözler ve kulaklardan hangisinin daha etkili olduğu konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bazıları için işitmek daha önemli olabilir örneğin. İnsanın işittiği şeylerin alanı, gördüklerine nazaran daha kapsamlıdır. Bu durum yetişkin ve belli bir yaşa gelmiş kimseler için geçerlidir. Ancak küçük çocuklar için, görmek ve görmeye konu olan şeyler daha önemlidir. Dolayısıyla tedbir-i menzilde kitap okumaktan ve nasihatte bulunmaktan daha etkili olan şey, davranıştır.

Lârîcânî: Tûsî aileyi küçük bir toplum olarak görmekte… Eğer bir baba, “küçük toplum” demek olan ailede iyi bir aile reisi olmazsa, toplumda da iyi bir idareci olamayacaktır. Burada önemli olan bir diğer husus, kişinin kendi idareciliğinin (aile reisliğinin) ne ölçüde başarılı olduğunun, bu kimsenin eşinin ve çocuklarının, kendisine karşı gösterdikleri tepkide ortaya çıkmasıdır. Yani ölçü adeta budur. Kişi ne kadar sabırlı örneğin? Eşinin ve çocuklarının normal olmayan isteklerine ne kadar tahammül ediyor? Çabuk mu öfkeleniyor?  Öfkesini kontrol edebiliyor mu? Tûsî, bu hususlara olağanüstü bir vurguda bulunuyor. Kısacası aile, aslında kişinin, toplumda üsteleneceği ağır sorumluluğun alıştırmalarını yapabileceği bir alan deyim yerindeyse… Bu ifadeler ailenin önemine ve konumuna bir tür vurgudur.

Dînânî: Aile oldukça önemli. Eğer bir aile reisi, “küçük toplum” olarak nitelendirdiğimiz ailede liyakatli bir idare ortaya koymazsa, bu kimsenin toplumsal vazifeleri de gereğince üstlenemeyeceğinden kesinlikle emin olabilirsiniz. Kendisini tehzip etmeyen kimseden, ailesini tehzip etmesi beklenemez. Programın başında da belirttiğim gibi, bunların hepsi belli bir sıraya bağlıdır.

İnsanın toplumla olan ilişkisinin de belli mertebeleri vardır. Örneğin kişi bazen sadece yakın çevresiyle (aile, iş, eğitim vd.) ilişki kurar bazen ise toplumda belli bir sorumluluğu üstlenecek bir makama ulaşır (yöneticilik gibi). İkincisi oldukça hassas bir görevdir. Yani içtimaî bir sorumluluk üstlenmek… Dolayısıyla böyle bir kimsenin kendini hayli tehzip etmesi ve eğitmesi gerekir. Âkil ve sadık olmalı kişi… Birinci şart, doğruluktur. Eğer bu görevi, sadakatle üstlenirse, o sorumluluğun hakkını vermiş olacaktır.

Bizler insanlık tarihinden, kendini tehzip etmiş kimselerin gelip geçtiğine şahidiz. İşte bu kimselere bakarak, mühezzep aileleri de bulmak mümkündür. Bir zamanlar ismini hatırlayamadığım bir düşünürün, siyâset-i müdün üzerine kaleme aldığı bir kitapta – ki bu kitap siyaseti, uygarlık tarihinin başlangıcından itibaren ele alıp incelemişti – insanoğlunun daima ilerlemekte olduğunu okumuştum. Örneğin bilimlere bir bakın. Mesela fizik ilmi, binlerce yıl önceki halinden şimdiye dek oldukça ilerleme kaydetmiştir. Bu mukayeseleri tıp alanında da yapmak mümkündür. Üstelik çok gerilere gitmeye de gerek yok. Şimdiki tıbbı yüz yıl önceki tıpla bir karşılaştırın. Bizler, bilimler arasındaki tüm sınırların aşıldığı, hatta ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz artık. Bilimlerin daima kendilerini diğer bilimlerden ayıran sınırları olmuştur. Sınırı olmayan tek alan felsefedir.

Lârîcânî: Felsefenin sınırı düşünce değil midir?

Dînânî: Sınırı olmayan şey, düşüncedir. Günümüzde bilimlerin son sınırları, ulaşmış oldukları şu sınırlardır. Bundan birkaç yıl veya asır sonra, şu an ulaşmış olduğu sınırları da aşacaklar. Bu ifadelerle kastettiğim şey, günümüzde tüm bilimlerin ilerlemiş olduklarıdır. Size göre siyaset bilimi, geçmişte olduğundan daha ileri bir seviyeye mi ulaşmıştır?

Lârîcânî: Hayır.

Dînânî: Belki geçmişte Cengiz Han gibiler varken, şimdi böyle kimselerin olmadığı söylenebilir. Ancak biz günümüzde Cengiz Han’dan daha kötülerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bugün belli bir kudrete ulaşsa veya eline bir imkân geçse, Cengiz Han’ın yaptıklarından daha kötüsünü yapacak kimseler var.

Siyaset bilimi Aristoteles ve Platon döneminden, hatta onların da öncesinden şimdiye dek ne kadar ilerlemiştir? Burada bazıları geçmişten bugüne dek hukuk ve sosyoloji gibi bilimlerin kat ettiği ilerlemelere dayanarak siyaset biliminin de ilerleme kaydettiğini düşünebilir. Ben bu görüşe pek de iyimser yaklaşmadığımı belirtmek isterim. Açıkçası bu konuda şüphelerim var. Elbette bu konuda kat‘î bir görüş ortaya koyuyor değilim. Günümüzde parlamentoların, istişare kurullarının kadim dönemlere nazaran sayıca daha çok arttığı söylenebilir.

Lârîcânî: BM gibi bir kuruluş da yoktu önceleri…

Dînânî: Tüm bunlara karşılık insanlık gerçek anlamda huzur ve sükûnete erişebildi mi? Asıl sorulması gereken bu bence. Eğer siyaset biliminin ilerlediğini ve gelişme kat ettiğini iddia ediyorsak, bunun somut karşılığını önce insanlığın huzur ve refah seviyesinde aramamız gerekmez mi? Artık zulümler son buldu mu mesela? Günümüzde halen emperyalist siyasetçiler ve sistemler tarafından zulme uğramaya devam eden şahıslar, toplumlar ve ülkeler yok mu gerçekten? Süper güçler, emperyalist devletler daha zayıf gördükleri ülkeler üzerinde baskı kurmuyorlar mı? Ne yazık ki tüm bunlar son sürat devam etmektedir. Tüm bu gerçekliklere rağmen siyaset biliminin ilerleme kat ettiği söylenebilir mi hâlâ? Sizin de biraz önce söylediğiniz BM gibi kuruluşlar… Kısacası geçmişte olmayıp son yıllarda siyaset ve diplomasi sahnesinde varlık gösteren pek çok teşkilat...

Tüm bunlara rağmen, toplumsal ve evrensel adaletin, herkesin yeryüzünde güvenle yaşayacak şekilde temini konusunda ne yazık ki sınıfta kalınmıştır. Biz böyle bir merhaleye ulaşabildik mi? Hiç sanmıyorum. Zahirde ilerlemiş gibi görünüyoruz ama pratikte maalesef durum böyle değil. Neticede günümüzde, dünyanın bir yerinde hâlâ zulme uğrayan insanlar var mı? Var. O halde tüm bu janjanlı kuruluşlar neredeler?

Lârîcânî: Siyâset-i müdün konusunda gerçekten güzel bir noktaya getirdiniz konuyu. Geçmiş ile günümüzü kıyasladınız. Günümüzde siyasî bileşenlerin ve teşekküllerin sayısı geçmişe nazaran her ne kadar artmış olsa da –ki bunların hepsi bir de insanlığa hizmet ettiklerini ve toplumların güvenliğini sağladıklarını iddia etmekteler– genel olarak dünyada, siyasî kavramlar bazında garip bir uyuşmazlığın ve keyfiliğin olduğuna şahitlik ediyoruz. Şu an “adalet”, “siyaset”, “hükümet” ve hatta “demokrasi” hakkında bile görüş birliğine varılmış bir tanım bulunmamakta. Bu uyuşmazlık, siyâset-i müdünün en büyük handikaplarından biri oldu.

Öyle sanıyorum ki, derdimizin devası Tûsî’nin işaret ettiği şeyde… O şöyle söylüyor:

Tedbîr-i menzilde şu merhalelere erişemeyen kimse, siyâset-i müdüne adım atmamalıdır: Bunlardan biri îsardır. Yani kişi kendisine bahşedilen tüm bağışları göz ardı edip insanlığa ve topluma hizmet etmelidir. İkincisi, öfkesinin ve gazabının dizginleri kişinin kendi elinde olmalıdır. Üçüncüsü ise, kişi eğer gerçekten bu merhaleye ulaştığına inanıyorsa, kendi zamanının hakîmine ve kanaat önderine müracaat emeli ve onunla dostluk kurmalıdır.”

Yine o, Âdâb-ı Müteallimîn adlı kitabında da bu konuyla ilgili olarak çok güzel bir şeye değiniyor: “Kişi, nefs selâmetinden (selâmet-i nefs; akıl ve beden sağlığı) ve ahlâkî tehzipten nasibini almışsa siyaset sahnesine adım atmalıdır.”

Tüm bunlara karşılık dış dünyada gördüğümüz ne? Sahtekârlıklar, zulümler, hakka tecavüzler, baskı ve şiddet, anlaşmazlıklar, propaganda savaşları, ambargolar, siyasî kaoslar, bencillikler, kamuoyunu yanıltmalar… Gerçekten çok acayip bir dünyada yaşıyoruz.

Dînânî: Bu gerçekten de zamanımızın en büyük problemlerinden biri. Daha önce de belirttiğim gibi, bu mesele, ahlâk âlimlerinin de haklı tespitinde olduğu gibi, mezkûr üç dalın sırayla kat edilmesiyle çözülebilecek bir problem. Kişi önce kendini tehzip etmekle başlamalıdır. Bu, aynı zamanda Platon’un da binlerce yıl önce söylediği şeydir. Ne yazık ki henüz bu çağda dahi, siyaset-i müdündeki o ideal toplumla  –ki burada âdil bir hükümetin hüküm sürdüğü ve insanların emniyet içinde yaşadıkları toplum– aramızda kapanması zor bir mesafe vardır. Elbette ki Hz. Mehdî’nin (a.s.) zuhuruna olan inancımız sayesinde, bu konudaki ümidimizi korumaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen bu âlemin ıslahına dair sonsuz bir ümit besliyoruz içimizde. Eğer bu ümit olmasaydı, mezkûr durumlar bizleri iyiden iyiye ümitsizliğe sevk ederdi. İnsanlık tarihinin üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen, insanoğlunun henüz yolun başında olduğunu üzülerek itiraf ediyorum. Günümüzde hâlâ zulümlere tanıklık etmeye devam ediyoruz. Bu insanların çelişkilerini birer birer anlatmaya kalksak bunun sonunu getiremeyiz. Çünkü her biri kendisini hak üzere görüyor. Kim zulmettiğine dair bir itiraf da bulunabilir ki zaten? Bu kimselerden böyle bir beklenti içinde olmak yersizdir. Göz göre göre zulmedip, bununla birlikte haklı olduklarını iddia edebiliyorlar. Eğer Cengiz Han’a tüm o katliamları niçin yaptığı sorulsaydı, bunu geçerli kılacak onlarca sebep sayardı hiç şüphesiz. O, elinde asâsıyla beraber toplum içine çıkmış, hak yolda olduğunu iddia etmişti.

Her hâlükârda bahsettiğimiz sırayı takip etmek son derece önemlidir. Nazarın amelin yardımına koşması gereken yer tam da burasıdır. Burada amel tek başına asla yeterli değildir. Tabii ki nazar da… Nazar da amelsiz olmaz. Yani bunların her ikisi de birlikte olmalıdır. Amel ehli olan kimse, siyasette, ev idaresinde ve ahlâkî tehzipte de nazar ehli olmalıdır. Bizim nazar ile amel arasında bir ayrıma gitmekten sakınmamız gerekir. Nazar, kişinin hem nazarî hem de amelî akıl sahasında çaba göstermesinde son derece önemli bir role sahiptir. İnsanlık, toplumun ıslahı için, programımızın başında belirttiğimiz “gereklilikler”i büyük bir titizlikle yerine getirmelidir. Tûsî’nin bu kitabı telif etmedeki amacı da bunların bilinmesini sağlamaktı. Ve elbette kendisi de amel ehliydi. O nazar ehli bir filozoftu. Kendi zamanının tüm ilimlerine vâkıftı ve bunların her biriyle ilgili de mutlaka bir eser kaleme almıştı. Siyaset sahasına pratik olarak da adım atmıştı zaten. Tûsî, siyaset hakkında eser yazarken bunu bir köşeye çekilerek yazmamıştı. Nazar ehli olduğu gibi, aynı zamanda amel ehliydi de. Hülâgü Han gibi, zorba, cahil ve kalın kafalı birinin veziri ve danışmanı oldu. O her halükârda sahada olmayı ve edebildiği yere kadar topluma hizmet etmeyi amaçlamıştı. Üstelik bunda çok etkili de olmuştu. Eğer bu danışmanlığı kabul etmeseydi, Hülâgü’nün pek çok âfetinin önüne geçebilmek mümkün olmayacaktı belki de. Tûsî’nin bu alandaki hizmetlerini ve fedakârlıklarını ilk derslerimizde açıklamıştık zaten.

Lârîcânî: Hülâgü Han, Tûsî’ye kendisine ne vaat ettiğini sormuştu. Tûsî de cevaben, iki şey vaat ettiğini, bunlardan birinin tedbir, diğerinin vahyin talimi olduğunu söylemişti. Onunla saatlerce sohbet etmiş ve onun gibi yıkımı ve istilâyı amaçlayan birine vahyi kabul ettirmişti.

Dînânî: Evet, kabul ediyor.

Lârîcânî: Batı’nın bugünkü liberal demokrasisi de Hülâgü’nün izinden gitmektedir; şu farkla ki, ondan farklı bir çehreye büründüler…

Dînânî: Demokrasinin günümüzdeki problemi, güce eriştiğinde birçok soruna sebep olacak faaliyetlere kapı aralamasıdır.

Lârîcânî: Bazıları varlıklarının kudretle anlam kazanacağını ve fark edilir olacağını zannediyor; kudret olmaksızın bir hiç oldukları zehabına kapılıyorlar.

Dînânî: “İnsan zayıf yaratılmıştır.”[1] İnsan bu zaafı kendisinden nasıl giderebilir? Tûsî’nin de belirttiği gibi, bunun tehzîb-i nefsten ve iman mertebesini yüceltmekten başka bir çaresi yoktur. İnsan bu zaafı Allah’a olan imanı sayesinde aşabilir.

Konuyu şuraya da bağlayacak olursak, bizim hiçbir zaman nazarı terk etmememiz gerekir. Tûsî hem amel hem nazar hem iman hem de sanat ehlidir. O halde konuyla ilgili olarak Tûsî’den birkaç pasaj daha okuyun da insanlar onun sahip olduğu felsefî kemâllerin yanında, onun aynı zamanda, tüm istidadınca nazar ehli de olduğunu bir görsünler.

Lârîcânî: Evet, tabii ki. Sizin de belirttiğiniz gibi, konu onun aynı zamanda sanat ehli olmasından açılmışken, şairlik boyutuna da değinmeden geçmeyelim istiyorum: Onun Mi‘yâru’l-Eş‘âr adlı bir eseri de mevcut bu alanda. Bu eserdeki şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Bunlar o kadar güzel ki… Aynı zamanda bu eserde bahr ve kafiye çeşitlerinden de söz etmiş. Edebiyat öğretmenlerinin bu eserden istifade etmelerini ümit ediyorum. Merhum Müderris Razavî de onun 700 kadar beytini kayıt altına almıştır. Bu beyitlerden birinde şöyle bir mısra var: “Olan her şey olması gerektiği gibidir.

Dînânî: İşte bu mısra, birkaç derstir işaret ettiğimiz konuya işaret ediyor. Bazı şeyler oldukları gibidirler; bazı şeylerin de olmaları gerektiği gibi olmaları gerekir. O bu mısraıyla nazarî hikmet ile amelî hikmet arasında bir irtibat kurmuştur. Bu ne demek? Âlemin düzeni, kendi yaratılış düzeniyledir. Hikmetin tamamı bu mısradadır desek, yanılmış olmayız. Var olan her şeyin bu âlemde kendine özgü bir yeri vardır. Siz bu âlemdeki tek bir zerreyi dahi değiştirmeye kalksanız, düzeni bozmuşsunuz demektir. Bu da, âlemin yaratılmış en iyi düzen olup olmadığı konusuna dönmektedir. Bu, önemli felsefî konuların başında yer almaktadır.

Yaratılış âlemini kastederken, tüm âlemleri kastediyorum. Mülk, melekût, galaksiler vd. bunların her biri kendi doğru ölçülerine sahiptir. Tüm bu âlemlerin musavviri ve mimarı Allah’tır. Sonsuz azametiyle tüm bu varlık âlemi en iyi düzen midir yoksa birtakım şeylerin yerlerini değiştirerek mi daha iyi bir âleme ulaşılabilirdi? Bir İslâm filozofu olan Tûsî’ye göre bu düzen, en iyi düzendir. Her şey kendi yerindedir. Eğer her şeyi yerli yerinde görmüyorsak, olması gerektiği gibi görmüyoruz demektir. Dolayısıyla bakışımızı değiştirmemiz gerekir.

Lârîcânî: “Sonra gözlerini tekrar tekrar çevir de bak. (Kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.[2]

Dînânî: Yani kişi dönüp tekrar bakmalı. Her şey kendi yerinde olmalıdır ve kendi yerinde güzeldir. Tüm kötülüklerin sebebi ise, yerli yerinde olan şeylerin yerini değiştirmeye kalkmamızdır. Bunu da ne yazık ki insanoğlunun kendisi yapıyor. Hiçbir şeyi kendi yerinde bırakmıyoruz. Bir şeyi kendi yerinin dışındaki bir yere koymak, fesattır. Tüm içtimaî fesatların kaynağı, bizlerin hiçbir şeyi kendi yerinde bırakmamasıdır. Biz kendimiz dahi, olmamız gereken yerde olmuyoruz ki! Eğer bizler olmamız gereken yerde olur, durmamız gereken yerde durursak fesada sebebiyet vermemiş oluruz. Eğer olmamız gereken yerde değilsek, fesadın kaynağıyız demektir. İnsanlar olmaları gerektiği yerde olmalılar ve eşyâyı da olmaları gereken yere koymalılar. Eğer bu âlemdeki her şey olmaları gereken yerde olursa, âlemde zerre fesat vuku bulmayacaktır.

Lârîcânî: Senâî de çok güzel söylemiş: Biri devenin eğriliğini görüyor ve deveyi kınıyor. Deve ise ona, “Beni eğriliğimden dolayı ayıplama, sonuçta benim yürüyüşüm doğru değil mi?” diyor.

Dînânî: Şu sözlerdeki güzelliğe bakın… Bunların hepsi bir hikmet üzere söylenmiş… Bu beyitlerdeki kişinin, devenin gövdesinin eğriliğiyle işi ne, gerçekten? Kaldı ki, o eğrilikte bile kim bilir bizlerin bilmediği ne hikmetler ve maslahatlar gizli… O sonuçta yalpalayarak yürümüyor; yürüyüşü son derece düzgün ve düzenli. Yıllarca insanları ulaşmak istedikleri yerlere ulaştıran bir binek. Develer önceki çağların otomobilleri ve uçakları idiler. Hâlâ da belli bir coğrafyadaki büyük bir grubun ulaşım aracı olmaya devam ediyor, muadili olmayacak şekilde…

Lârîcânî: Tûsî’nin tüm şiirleri hikmetli… Gerçekten de Mevlânâ ve Hâfız’ın dahi fersah fersah ötesinde...

Ademin (yokluk) suskunluğunda mumun üstündeki ateş gibi

Aşkına ve ismine binlerce yoldan gidilir

Dînânî: Yani O’na ulaşmanın binlerce yolu var. Bunun anlamı nedir? Bedenimizdeki hücrelerden bile O’na yol bulabilmemizdir.

Lârîcânî: Tevhidin kendisidir bu şiirler…

Dînânî: Saf ve mutlak tevhid… Âşıkâne rubaîler… Tûsî, aşkı rubaî vezninde işlemiş. Ne kadar da hikmetli bir şekilde söylemiş.

Lârîcânî: “Seni binlerce dilde okurum” diyor yani…

Dînânî: Evet, binlerce dil… Hakk Teâlâ’ya giden yolların sayısı yaratılmışların nefesi kadardır. Bu bizim sadece bir nefesimizle değildir. Aldığımız her nefeste O’na giden bir yoldan geçeriz, O’na yöneliriz.

Lârîcânî: Evet, bir nevi tesbih etmek gibi…

İnsanın ömrünün sermayesi tek bir nefestir

Bu nefeslerden biri de hem-nefes içindir

Dînânî: Ne kadar da güzel… Bu dizeler de tehzîb-i ahlâka dönüyor aslında… Aynı zamanda kişisel tehzîbin toplumla olan bağlantısına… Hem-nefesle (dostla) tek nefes olmak… Sizinle hem-nefes olan kimse dostunuz demektir. Tûsî bu dizelerle insanın toplumsal boyutuna işaret etmiş aslında. İlk dizede dünyanın itibarsızlığını ve değersizliğini gözler önüne seriyor ve tüm ömrün aslında tek bir nefesten ibaret olduğunu söylüyor. Nitekim o nefesi de alırsınız, vermek nasip olmaz; ya da verirsiniz bir daha almak nasip olmaz. Bakınız, ne de incelikli söylemiş… Ömrümüz sadece bir nefese bağlı. İşte “O nefesi de dostla geçirin” diyor. Tüm ömür, o dostla ilişki kurmaktan ibarettir. İnsanın toplumla dostça, güzel geçinerek ve barış içinde yaşaması kadar güzel bir şey yok… İnsanlarla barış üzerine ilişki kurulsa, nitelikli bir toplum yaratılmış olur. Bunun tam aksine, eğer düşmanlık hâkim olursa, o hayat cehennemden farksız olacaktır. Dünyadaki cennet veya cehennem de bundan başka bir şey değildir herhalde. Cehennem ahlâksızlığın, huysuzluğun, suizannın ve kötü ilişkilerin olduğu yerdedir. Dostla olmak ise, selâmetin, huzurun ve barışın kendisi olup, aynı zamanda bir cennettir.

Lârîcânî: Tûsî’nin şiirleri saatlerce şerh edilse, yine de yetmez… Tüm o çok yönlülüğüne rağmen bakın neler terennüm ediyor:

Kalbim ilimden mahrum kalmadı

Anlaşılmayan pek az sır kaldı

Artık aklın gözüyle bakıyorum

Hiçbir şey bilmediğim bana malûm oldu

Bunlar Tûsî’nin gönül sözleri ve kalbinden damlayanlardır. Onun bu huşusunu hayatımızın her alanına taşımayı diliyoruz.

Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek dileğiyle, muhterem üstadımızla birlikte hepinizi Allah’a emanet ediyoruz.

 

Çeviri: Aliye Söğüt

 

Medya Şafak

 

https://youtu.be.com/NT5Dn4BSSYNk?si=qnKiAxsurVCiRmdy

 



[1] Nisâ Sûresi, 28. âyet.

[2] Mülk Sûresi, 4. âyet.