İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (11): O’nunla mahlûkatı arasında mahlûkatından başka engel yoktur / Allah zâhir, âlem gizlidir

İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (11): O’nunla mahlûkatı arasında mahlûkatından başka engel yoktur / Allah zâhir, âlem gizlidir
Zuhurun şiddetli oluşu, gizliliğin sebebidir. İkincisi ise kurbunun (yakınlığın) şiddetidir. Bu iki şey O’nun perdesiz bir şekilde gizlenmesine sebep olmaktadır. Bu iki durumu örneklerle açıklayacak olursak: Gözleriniz her şeyi görüyor öyle değil mi? Peki, gözleriniz ayna olmaksızın, kendi kendini de görebiliyor mu?

 

 

Lârîcânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Aziz dostlarımızı ve Marifet programını daima samimiyetle takip eden sevgili seyircilerimizi saygıyla selâmlıyoruz.

Hakîm Feyz-i Kâşânî’nin düşüncelerinin gül bahçesinde gezinmeye ve değerli üstadımızın açıklamalarından istifade etmeye devam ediyoruz.

Birkaç programdır vücûd ve mevcûd konusu üzerinde duruyorduk. Çünkü seyircilerimizin bu konular hakkındaki soruları bir hayli fazlaydı. Bugün ele alacağımız konunun da, izleyicilerimizden bazılarının sorularına bir cevap olmasını ümit ediyoruz.

Soru şu: Birçok felsefî, hikemî, irfânî eserler ve mazmunlar, insanı ya da âlemi bizzat marifete bir perde olarak telakki ediyor. Acaba Allah kendisini mahlûkların arasında gizledi de, O’nu tanımaya sözünü ettiğim bu durum mu mani olmaktadır? Sanırım Feyz-i Kâşânî de birazdan okuyacağım pasajda bu hususu dikkate almış olsa gerek.

Feyz-i Kâşânî vücûd ve mevcûd hakkındaki bu görüşünü İmam Mûsâ Kâzım’ın (a.s.) şu sözüne dayandırıyor:

O’nunla yarattıkları arasında, yarattıklarından başka bir hicap yoktur. O, perdelerin dışındaki şeylerle gizlenmiştir; örtülerin dışındaki bir şeyle örtünmüştür.

Bir grup marifet ehline göre, âlem hiçbir zaman zâhir olmayacak bir gâiptir. Allah da hiçbir zaman gâip olmamış bir Zâhir’dir.

Dînânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Merhum Feyz’in kıymetli eserinden seçmiş olduğunuz bu pasaj, irfânî konuların özünü teşkil etmektedir. Bu gibi ifadelere üstadı Mollâ Sadrâ’nın eserlerinde de sıkça rastlanmaktadır. Bu bağlamda Feyz, gerçekten de hocasının ilminden çok güzel bir şekilde istifade etmiş ve bunları elinizdeki o muhtasar eserde veciz ve özlü bir şekilde beyan etmiştir. İmam Mûsâ Kâzım’dan (a.s.) aktarılan rivayete dönecek olursak şunları söyleyebiliriz: Bir varlık diğer şeylerden gizlenmek istediği zaman ne yapar? Doğal olarak kendini saklar ve örter. Allah sonsuz bir varlıktır. Sonsuz olanın karşısına geçip O’nu her şeyden gizleyebilecek bir perde var mıdır? Bu soruları şunun için soruyorum: Eğer izleyicilerimize direkt açıklama yaparsam, birçoğunun kelimeler arasında kaybolup gitmeleri mümkündür. Kelimeler de bazen hicap olabiliyor çünkü… Ve bendeniz bu sorular vasıtasıyla izleyicilerimizin biraz düşünmelerini de istiyorum. Acaba Allah sonsuzdur da, O’nu sonsuz bir perde mi örtmüştür? Bu durumda iki sonsuz şeyden söz etmiş oluruz ve bunu söylemek küfürdür. Eğer Hakk Teâlâ sonsuz ise, O’nu gizleyen perde nasıl bir perdedir? Esasında böyle bir perde yaratılmış mıdır? Böyle bir şey makûl olabilir mi? O’nu örtebilecek bir perdenin O’ndan daha büyük olması gerekir. Dolayısıyla Hakk Teâlâ’nın perdeleri yoktur. “O, perdelerin dışındaki bir şeyle örtülüdür.” Eğer böyle bir perde yoksa o halde Hakk Teâlâ niçin mesturdur (örtülüdür)? O’nu örtebilecek bir perdenin olmadığını öğrenmiş olduk. Peki, bu durumda O niçin mestûrdur? Zuhurunun şiddetinden dolayı… Zuhurun şiddetli oluşu, gizliliğin sebebidir. İkincisi ise kurbunun (yakınlığın) şiddetidir. Bu iki şey O’nun perdesiz bir şekilde gizlenmesine sebep olmaktadır. Bu iki durumu örneklerle açıklayacak olursak: Gözleriniz her şeyi görüyor öyle değil mi? Peki, gözleriniz ayna olmaksızın, kendi kendini de görebiliyor mu? Hayır. Niçin kendini göremiyor? Kendi kendine yakınlığının şiddetinden… Size gözlerinizden daha yakın olabilecek ne vardır ki? Gözler kendini göremez; çünkü kendisi yine kendisidir. Göz kapaklarınızın alt kısmını düşünün. Bu, sizin gözlerinize en yakın yerdir. Ne var ki, gözleriniz orayı dahi göremez. Oysaki gözünüze en yakın yer burası idi. Dolayısıyla görmek, belli bir mesafeyi gerektirir. Allah bizlere şah damarımızdan bile daha yakındır. O, o kadar açıktır ki, görülmesi mümkün değildir. O halde buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuç, çok yakın bir şeyin görülemeyeceği gerçeğidir. Gelelim açıklığa ve aydınlığa… Niçin açıklık ve aydınlık arttıkça, şeylerin gizliliği de bir o kadar artıyor? Siz ışığı mı görürsünüz, ışığın aydınlattığını mı? Etrafımızda gördüğümüz şeyler ışık mıdır, yoksa ışığın aydınlattığı şeyler midir? Eğer kendisine ışığın yansıdığı bir varlık olmasaydı, ışığı görebilir miydiniz? Hayır. Işık zâhir idi, öyle değil mi? O’nun hem kurbunun hem de zuhurunun şiddeti, mahcûb (perdelenmiş) olarak kalmasına neden olmuştur. Bizler âlemi görüyor, ancak Hakk Teâlâ’yı göremiyoruz. İbn Arabî, “Allah zâhir, âlem gizlidir” demişti. İnsanlar ise bunun tam tersine, âlemin zâhir Hakk’ın mestûr olduğuna inanıyor.

Lârîcânî: Üstad buradan başka bir netice daha çıkarmamız mümkün mü? Yani Allah vücûdun kendisi ve hakikatidir, diyebilir miyiz? Ve keza O, görmenin ve basiretin de kendisidir.

Dînânî: İnsana her şeyden daha yakın olan düşünceyi ele alalım: Şu an oturduğunuz yerden, âlemdeki her şeyi düşünebilirsiniz, öyle değil mi? Bunun için sizi o düşündüğünüz varlıklara götürecek bir ulaşım aracına (otomobil, otobüs vd.) binmeye ihtiyacınız yoktur. Oturduğunuz yerden düşüncelerinizi, düşüneceğiniz şeye kanalize edebilirsiniz. Düşünce, Hakk’ın eseri ve mesajıdır. Eğer düşünce bu kadar yakınsa ve onun için mesafelerin, zamanın ve mekânın bir anlamı yoksa düşünceyi Yaradan’ın nasıl bir zaman, mekân ve mesafesi olabilir? Marifet ehli salt ışığı (nur) görmenin mümkün olmadığını söylemişlerdir. Aynı şekilde salt zulmeti (mutlak karanlığı) görmek de imkânsızdır. Geceleyin çöken karanlık, salt zulmet değildir. Bendeniz görülemeyecek bir zulmetten söz ediyorum. Görülebilenler nelerdir o halde? Bu ikisinin ortasındakiler. Yakınlık ve uzaklık, sadece bu ikisinin ortasındakiler için geçerli. “Daha aydınlık” veya “daha karanlık” gibi ifadeleri, bunlar için kullanırız. Ancak mutlak ışık ve mutlak karanlık görülebilir değildir. Bu âlemdeki heyûlâyı kimse görebilmiş değildir. Maddenin izini süren Kuantum fiziği, maddenin yalnızca şekline ulaşabilmiştir. Bizim bildiğimiz anlamdaki heyûlâya ulaşmaları mümkün de değil zaten. Madde, zulmetin şiddetidir. Keza Hakk Teâlâ’yı da doğrudan görebilmek mümkün değildir. Çünkü O, nurun şiddetidir. Siz ancak bu ikisinin arasındakileri görebilirsiniz. Tüm bunlar, merhum Feyz’in açıklamalarının bir özetidir.

Lârîcânî: Zât’ın künhü de zaten bu şekildedir. Çünkü O, vücûdun kendisi olduğundan Esmâ ve Sıfatlar da o nurun tezahürleridirler.

Dînânî: Bunlar Hakk Teâlâ’nın ilk tecellileridir. O, kendisini ilk olarak Esmâ ve Sıfatlarında tecelli ettirmiştir ki, buna Feyz-i Akdes denir. Bu Esmâ ve Sıfatların bir mazharı olan âlemi de yine bu İsimler ve Sıfatlarla yaratmıştır. Bu da Feyz-i Mukaddes’tir. Vârlık âlemi Hakk Teâlâ’nın Feyz-i Mukaddes’idir. Esmâ ve Sıfatlar ise Feyz-i Akdes’tir. Zât’ın ilk merhalesi –ki buradaki “ilk” zamansal bir ilk değildir; bunu “zamansal” olarak anlamamalıyız– ve tecellisi Feyz-i Akdes’te, yani Esmâ ve Sıfatlarında idi. Daha sonrasında bunlar Rahmâniyet, Rahîmiyet, Kâdiriyet vd. şeklinde zahir olmuş ve O, Esmâ ve Sıfatlarından âlemi yaratmıştır.

Bunların hepsi Hakk Teâlâ’nın ilminin ışığındadır. İlim olmasaydı vücûda gelebilecek ne olabilirdi? Problem şu ki, pek çok insan, ilmi soyut ve bir şeylerden çıkarsanan bir kavram olarak görüyor.

Geçmişteki bilginlerin farkında olduğu, ancak zamanımızın bilim insanlarının daha yeni yeni keşfettiği şey, “hüviyet” kavramıdır. İnsanların bir hüviyeti vardır öyle değil mi? Hüviyeti olmayan, “mevcut” sayılabilir mi? Her insanın bir hüviyeti vardır. Ancak hüviyetin ne anlama geldiğini birçokları bilmiyor. Ceplerindeki nüfus cüzdanlarının hüviyet olduğunu sanıyorlar. “Hüviyet” sözcüğü, “hüve-hüve”den türetilmiştir. İngilizcesi, identity’dir. 80-90 yıl yaşayan bir kimse, kendisinin yine kendisi olduğunu bilmez mi? Elbette ki bilir. Geçen bu 80-90 senede bu insan ne kadar değişmiştir? Çok… Hücreleri, biyolojik yapısı, fiziksel görünümü vd. Ancak ne değişirse değişsin, değişmeyen bir şeyler kalmıştır yine de… Bu hüviyeti ve “kendi olarak kalma”yı belirleyen şey nedir? Buraya dikkat ediniz: Maddenin bir hüviyeti yoktur. Atomlara ve quarka kadar da inecek olsanız, olgu içinde olgu görmeye devam edersiniz.

Lârîcânî: Türsel bir belirlenimleri (teşahhüs-i nev‘iyye) var.

Dînânî: Burada türün de (nev‘) ne olduğuna bakmak gerekir. Maddede tür diye bir şey yoktur ki… Bu kavramın felsefede incelenmesi gerekir. Bir fizikçi için türün bir anlamı yoktur. Madde sürekli değişim ve dönüşüm halindedir.

Burada başka bir soru daha sorayım: Kaç tür zaman var? Bir… Geçen her bir ân, bir önceki ânın kendisi midir? Hayır. O halde her bir ânın bir sonrakinden farklı olmasına rağmen, toplamda niçin bunların hepsi için “zaman” ifadesini kullanıyoruz? Bu hüviyet nereden geliyor? Bu hüviyetler Mutlak Hüviyet’ten olmadıkça anlamsızdırlar. Hüviyet-i Mutlak kimdir? Hakk Tebârek ve Teâlâ’dır. O, her zaman vardır. Ezelî ve ebedîdir: Hüve-hüve. Eğer Mutlak Hüviyet olmasaydı, hüve-hüve’nin de bir anlamı olmazdı. Çünkü madde her ân değişmektedir. Zamanın imtidâdı (süreğenliği) bile Hakk Teâlâ iledir. O, olmasaydı, zaman akıp gitmezdi. Çünkü her bir saniye, bir öncekinden ve sonrakinden farklıdır.

Bir sonraki soru: İnsanın niçin bir hüviyeti vardır. Çünkü o, bilinç ve akıl sahibidir. Eğer o, bilinç sahibi olmasaydı, hüviyeti anlayabilir miydi? Hayır. Karşımızdaki duvar, hüviyetin ne olduğunu biliyor mu? Hayır. Ona “duvar” olduğunu söyleyen sizsiniz; o kendisinin bir “duvar” olduğunu söyleyemez. Dolayısıyla hüviyet, bilinçtir. “Hüve-hüve” ilişkisini kuran, bilinçtir. Nitekim insanın kendisi de bilinçtir. Burada insanın bir beden ve bilinçten mi oluştuğu sorusu sorulabilir. Tüm incelik buradadır: Acaba insan bilinçten mi ibarettir, yoksa onun bir bedeni de var mıdır? Ya da o sadece beden midir, yoksa bir bilinci de var mıdır? Bedenin bilinç, bilincin de beden olduğu söylenebilir mi mesela? Burada üç görüş söz konusu. Bazıları insanı “mutlak bilinç” olarak görmekteler. Bu bağlamda kitaplar yazanlar bile olmuş. Örneğin, “İnsan bedensiz bir ruhtur” diyenler var. Bu ifadeyle, aslında insanın bilinçten başka bir şey olmadığını ispatlamak istemişler. Modern bilimler ise, insanın bedenden ibaret olduğunu söyleyerek, onu salt biyolojik ve anatomik bir düzleme indirgiyor. Bu kimselere göre o, hücre, hareket ve maddeden ibarettir. Ruh görülemediği için, onu inkâr ederler. İnsanı en ince ayrıntılarına kadar incelediklerini ve onda ruh diye bir şeye rastlamadıklarını söylerler. Makbul görüşü temsil eden üçüncü görüş ise, insanın hem ruh hem de beden olduğunu savunur. Evet, o hem nefs hem de bedenden müteşekkildir. Bunu söyleyenler, doğru söylemişlerdir. Ruh da düşüncedir. Düşünce, ruhun özelliklerindendir. Tam da bu noktada, bu kez de ruh ile bedenin nasıl bir araya geldiği sorulur. Bunlar iki farklı boyut olarak mı vardırlar, yoksa birbirleriyle birleşip bütünleşmişler midir? Biri mücerred diğeri maddî olan iki şey, birbiriyle nasıl birleşebilir? Bir başka görüşe göre, bunların birleşimi inzimâmî (iç içe geçmiş) değil ittihadîdir. Bu birlik ittihadîdir. Onlar tek bir hakikattirler ve bu, ruhun mertebelerinden bir mertebedir. Ruh yüce bir mertebede “düşünce” iken, daha alt bir mertebede “beden”dir. Duyudan başlayarak hayal, vehm ve akla uzanan bir mertebe… Sadece duyu mertebesinde kalınırsa, daha üst mertebeler anlaşılabilir mi? Eğer sadece duyumsayan ve mahsûsâttan başka hiçbir şeyi anlayamayan varlıklar olsaydık ve akıl da duyuya inmeyip sadece makûlâtta kalsaydı, bizler nasıl varlıklar olurduk? Gelin görün ki, burada da muazzam bir denge söz konusu: Hem akıl duyuya inebilmekte hem de duyu akla yükselebilmektedir. Duyu, isti‘lâî (yücelimsel) bir hareketle akla kadar yükselebilmektedir. Ruh ve nefs aşkındırlar. Duyu ise mertebece bunlardan aşağıdır; fakat yükselişinin yolu açıktır. Bu, onun marifet merdivenini adım adım çıktığı ve Akl-ı Küll’e erişebileceği anlamına gelir. Akıl da aynı merdivenleri adım adım inerek duyuya varır. O halde duyu ile aklın birlikte (müttehid) olduklarını söyleyebiliriz. Ancak bu birlikteliğin mertebeleri vardır. Tıpkı ışık gibi, onun da güçlü ve zayıf mertebeleri bulunmaktadır. Bu, kesretle birlikteki vahdettir. Bunu anlamak sanıldığı kadar kolay değildir.

Batı felsefe tarihinin dönüm noktasını temsil eden Kant’ın tüm düşünceleri, bu yücelimsel hareket üzerine bina edilmişti. Bu aşkınlık vurgusunu Kant’ın felsefesinden çekip alsanız, ondan geriye hiçbir şey kalmaz. Ona göre yücelme (teâlî) yoktur, yücelimsellik (isti‘lâ) vardır. Ben ise şunu sormak istiyorum: Eğer yücelme olmasaydı, yücelimselliğin bir anlamı olur muydu? İsti‘lâ her zaman teâliye doğrudur.

Lârîcânî: Hüviyet hakkında söyledikleriniz gerçekten de çok ilginçti. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Ruh ve beden arasındaki birlikteliğin hakikati hüviyet ve bilinçtir. Allâme Tabâtabâî, Firavun’un sihirbazlarının kıssasında latif bir noktaya işaret etmiş ve şöyle söylemiştir: “Sihirbazların ulaştığı o bilinç, marifet ve basiret malûmun (bilinenin) ta kendisi idi.” Burayı biraz açabilir misiniz?

Dînânî: Allâme Tabâtabâî’nin sözünü ettiği “ilmin malûm ile birlikteliği” konusu, İbn Sînâ ve Mollâ Sadrâ gibi hakîmlerimizin de ayrıntılı bir şekilde ele aldıkları bir konudur. Bazen bu konu, “âkil ile makûlün birlikteliği” adı altında da incelenmiştir. Bizler makûlü akıldan ayrı bir şey zannederiz. Oysaki aklettiğiniz şey malûm ve makûl bi’l-arazdır. Malûm ve makûl bi’z-zât ise aklın kendisidir. Makûl bi’z-zât içinizde midir, yoksa dışınızda mı?

Lârîcânî: İçimizde…

Dînânî: Evet. Makûl bi’l-araz dış dünyadadır. Dışardaki şey, makûl bi’z-zât’ın ışığındadır. Makûl bi’z-zât ise dışarıdakinin bir yansımasıdır. Hangi taraftan bakarsanız bakın, fark etmez. Çünkü bunların arasında bir fark yoktur. Akıl ve makûl Hakk’ta birdir. “İdrak” dediğimiz şey de bu şekildedir. Eğer bir kimse âkil ile makûlün ittihadını –ya da Mollâ Sadrâ’nın ifadesiyle idrak ile müdrekin ittihadını– kavrarsa, bunların aslında bir olduklarını görecektir. Dolayısıyla “kendi dışınızdaki” bir şeyi idrak ettiğinizi düşünmeyin. O şey mi size bir idrak verdi, yoksa siz mi o şeyi idrakinizle kavradınız?

Lârîcânî: Ben idrakimle onu kavradım.

Dînânî: Sizin makûlünüz mü onu makûl kıldı, yoksa o mu sizin makûlünüzü makûl kıldı?

Lârîcânî: Benim makûlüm onu makûl kıldı.

Dînânî: O sizin aklınızın ışığında makûl olmuştur. Dolayısıyla makûliyet ve idrak, size ait bir olgudur. Yine hüviyet de size ait bir şeydir. “Hüviyet” konusunu biraz daha basit anlatmaya çalışalım. Belki konunun felsefî boyutu, bazı izleyicilerimizi biraz zorlayabilir. İnsan bir hüviyeti olan ve başka varlıklara da hüviyet tayin eden tek varlıktır. Bu hüviyetin iki temel sacayağı vardır ve bunlar olmazsa hüviyet de yoktur. Burada “bileşen” sözcüğünü kullanmadım, çünkü “hüviyet” basit (yalın) bir şeydir. Bu iki sacayak nedir? Biri düşünce ve bilinç, diğeri ise idealdir. Bilinç ve bilgi; akıl mantık, hatta Akl-ı Küll’den başlayarak mahsûsâta kadar uzanır. Hayal, duyu, vehim vd., bunların hepsi bilince dahildir. Bunlar birbirlerinden ayrı olmayıp, tam tersine aralarında bir vahdet söz konusudur. Birbirlerinden sadece mertebeler hasebiyle ayrılabilirler. İnsanın bilinci kopuk ve irtibatsız değildir. Siz önünüzdeki masayı parçalarına ayırabilirsiniz, fakat düşünceyi ayıramazsınız. Dolayısıyla bizler bilinçli varlıklarız ve bize ait tüm şeyler (şuûn) bu akılcı bilincin ışığındadır. Sadece bilinçle mi yetinmeliyiz? Hayır, bizim bir de idealimiz olmalı. İdeal nedir? Bizden daha büyük/yüce bir şeyi arzu etmemizdir. Biz kendimizden daha aşağı olana mı talip oluruz, daha yüce olana mı? İsti‘lâ ve teâlî de budur zaten. O halde ideal, şimdiki halimden daha yüce bir “ben” demektir. İnsan kendinden razı olmayan tek varlıktır. Burada kişinin bir şeylerden şikâyet etmesini kastetmiyorum. İnsan sahip olduğu şeyle –ki bu illâ ki maddî bir imkân olmak zorunda değil– yetinmeyen bir varlıktır. Diğer varlıklar her ne iseler odurlar ve sonsuza dek bu şekilde kalabilirler. Oysa insana, sonsuza kadar, olduğu halde kalmak isteyip istemediğini sorsanız, buna olumsuz cevap verecektir. Kişinin daha yüce makamlara yükselişi veya ne kadar yükselebileceği, onun bilincine bağlıdır. Eğer yüksek bilinçli bir kimse ise, ulaşmak istediği makam oldukça yüce olacaktır. Burada tüm mesele, kişinin himmetinde düğümlenmektedir. Onun bu himmeti, aynı zamanda bilincinin de bir ölçüsüdür. “İdeal” diye tabir ettiğimiz şeyin açılımı bu şekildedir. İnsanın hüviyeti onun bilincinde ve idealinde kendini göstermektedir. İnsanın bir bilinci ve ideali yoksa cemâdâttan farksızdır. Eğer bilinçliyse, fakat bir ideali yoksa bu durumda yerinde saymaya mahkûm olacaktır. Dolayısıyla yücelen ve yücelimsel bir hareket izleyen hüviyet hangi hüviyettir? Hem bilinci hem ideali hem de bu ideale ulaşma çabası olan hüviyettir. Elbette ki, herkesin ideali bir başkasınınkinden farklıdır. Dolayısıyla bunlar, hüviyetin iki temel sacayağıdırlar. Tam da bu noktada, bu iki esastan biri olmayan, ancak bunların içinde gizlenen bir başka esastan söz etmek istiyorum: İnsan belli bir bilince eriştiğinde ve kim olduğunu bildiğinde –mahiyetini ve sınırlarını bilmese de, en azından var olduğunu biliyor ve ideallerine ulaşmaya çalışıyor– geçmişini de bilir. Eğer insan, geçmişini bilmezse, geçmişteki şeylerini (bilmeden) tekrar eder. Geçmişini bilen 50-60 yaşındaki bir kimse, geçmişte yaptıklarını tekrar mı eder, yoksa yeni şeyler mi yapmaya koyulur? Yeni şeyler yapar. Eski şeyleri tekrarlamada bir teâlî olabilir mi?

Lârîcânî: Üstad burada tekrar Allâme Tabâtabâî’nin, Firavun’un sihirbazlarıyla ilgili yazdıklarından hareketle şu hususu hatırlatmak istiyorum: Sizin ifadenizle bilinç her zaman ideallerin göğünden sağanaklar halinde yağar.

Dînânî: Çünkü bunlar, Mutlak Bilinç’ten gelirler. İdeal, bilincin bir neticesidir. Bu denklemin tersi doğru değildir.

Lârîcânî: Evet, haklısınız.

Sizin de bildiğiniz gibi, bu sihirbazlar Hz. Mûsâ’yı (a.s.) alt etmek için Firavun tarafından mücehhez kılınmış ve eğitilmiş kimselerdi. Ancak Mûsâ (a.s.) ile karşı karşıya geldiklerinde, onun mucizesine tanıklık ettiler ve onunla kapışmak yerine ona teslim oldular. Firavun’un onca tehdidi karşısında, ona “Sen bize hiçbir şey yapamazsın. Çünkü bize apaçık kanıtlar malûm oldu” dediler. Allâme, buradaki son cümle üzerinde dikkatle duruyor. Bu kimselerin gördükleri neydi?

Dînânî: Sihirbazların bu ifadelerinde iki önemli husus dikkat çekiyor: Bu kimseler ilkin Firavun’dan bazı makamları talep etmişler ve bunun bir sonucu olarak ona kul ve köle olmuşlardı. Sonrasında Mûsâ’ya (a.s.) iman etmişler ve Firavun’un tehditlerine maruz kalmışlardı. Onlar tam da bu noktada, “Biz apaçık bir kanıt (beyyine) gördük” dediler. “Beyyine” sözcüğü, “beyân”ın mübalağa halidir. Yani bu ifadeyle onlar, hakikatin kendilerine aşikâr olduğunu söylemek istiyorlar. İnsan ne ile görür? Gözleriyle. Öncesinde cehâlet, nefsaniyet ve tamahla örülü bir perde, onların gözlerinin önüne bir set çekmişti. Bu bir körlüktü onlar için. Ancak bu körlük ortadan kalkmış ve onlar bâtını da görmeye başlamışlardır. Çünkü bundan önce bâtını göremiyorlardı. Bu, paranın, şehvetin, makamın ve riyasetin körlüğü idi. Bunlar bir kenara çekildiğinde, onlar hakikati ve delilleri (beyyine) görmeye başladılar. Tam da bu aşamadan sonra Firavun’un tehditlerinin artık ne gibi bir korkutuculuğu olabilirdi ki? “Bâtının gözü” ya da “hakikati gören göz” diye tabir edilen şey, budur. Bazen gözler sadece zahiri görür. Bu konu üzerinde konuşulacak çok şey var. Burada artık bir özgürlük bilinci de devreye giriyor. Bu insanlar gerçekte özgürleşmişlerdi. Özgürlük, akıldadır. Öncesinde onlar, hevâ ve heveslerine esir olmuşlardı. Heveslere esir olmak, onların gözlerini kör etmişti. Tamaha gark olmuşlardı. Sonunda bu perdeler bir kenara çekilmiş ve esaret sona ermiştir. Onların gerçek özgürlükle tanışmaları bu şekilde olmuştur. Bu, bilincin özgürleşmesidir.

Lârîcânî: O halde bilinç, özgürlüğün kendisidir diyebilir miyiz?

Dînânî: Bilinç olmaksızın, özgürlüğün hiçbir anlamı yoktur. Demâvend Dağı ne kadar da azametli öyle değil mi? Peki, özgür mü? Bilinci olmadığı için, özgürlüğün de bir anlamı yoktur onun için. Bazıları özgürlüğü hevâ ve hevesin peşinden gitmek olarak görüyor. Bunun özgürlük olduğu söylenebilir mi? Bilinç olmadıkça özgürlük diye bir şey de olmaz. Diğer türlüsü, insanın şehvetlerine esir olması demektir. Hâfız, “Sen’in kulun olduğum günden beri özgürüm” diyor. O şimdi bu ifadeyle çelişkili bir şey mi söylemiş oldu? Onun bu kulluğu da bir bent ve bağdır öyle değil mi? Lakin bu, aklın ve hakikatin bendidir. Bizler, hakikatin bendinde esir olduğumuzda özgürüzdür. Hayvanlar da özgürlüğün ne olduğunu bilmezler. Niçin? İsti‘lâları olmadığı için. Bunun sebebi, onların duyu ve vehim mertebelerinde kalmalarıdır. Daha önce de belirttiğim gibi, onların duyuları ve vehimleri bizlerden kat be kat güçlüdür. Ancak bununla birlikte, bulundukları merhaleden daha yukarıya çıkabilecek bir isti‘lâları yoktur. Tüm maharet ve üstünlükleri duyu ve vehimle bağlantılı fiillerdedir (yemek, içmek, uyumak, koklamak, işitmek, vd.). Buna karşılık ne yaparlarsa yapsınlar, asla akıl mertebesine yükselemezler. Onlar teâliyi anlamadıklarından, isti‘lâları da yoktur.

Burada sözü yeniden Kant’a getirmek istiyorum: O sürekli olarak yücelimsel şeylerden söz etmiş, ancak teâliye bir atıfta bulunmamıştır. Burada sormak istediğim şu: Siz nasıl olur da isti‘lâdan söz ederken, teâliye en küçük bir atıfta bulunmazsınız? Gerçekte bu gibi konuların, onlara ağır geldiğini tahmin etmek zor değil. Onlar için tüm öncelikler refahta ve gündelik yaşantının sorunsuz bir şekilde akıp gitmesinde özetlenmiştir. Düşüncenin hüküm sürmediği, kaygısız bir yaşam kısacası… Buna göre insanın, olabilecek en üst düzeydeki refaha ulaşması için çalışması da gerekecek elbette… Ben çalışmalıyım ki, daha çok yiyip içebileyim… Çalışmak için yemeli, yemek için çalışmalıyım, kısacası. Bu devir (kısır döngü) nereye kadar sürer? Ömür sona erinceye kadar… Eğer ömrümüz sona ermezse ne olacak? Bu döngü böyle sürüp gidecek. Bunun isti‘lâ olduğundan söz edebilir miyiz?

Lârîcânî: Hayvanlıktan da daha aşağı bir şey.

Üstad, yeniden sihirbazların kıssasına dönecek olursak, bu sihirbazlar neyi görmüşlerdi de, böylesine teslim olmuşlardı? Acaba Allah’ın onların varlıklarında bir Câm-ı Cem var ettiğini söyleyebilir miyiz?

Dînânî: Bu beyyine, Mûsâ’nın (a.s.) beyanları idi. Elbette ki asânın yılana dönüşmesi de büyük bir mucize idi. Buna bir sözümüz yok. Ne var ki, o da beyyineden sadece bir zuhur idi. Asânın yılana dönüşmesi önemli değil; önemli olan bir beyyinenin (kanıt) zuhur etmesidir. Bu beyyine, ilâhî bir tecelliydi. Biraz önce sözünü ettiğim perdeler kenara çekilir çekilmez, hakikat onlara Hz. Mûsâ’nın (a.s.) dilinde zahir oldu. O, Kelîmullah idi.

Lârîcânî: Niçin orada hazır bulunanların hepsinin gözlerindeki perdeler kalkmadı da, yalnızca sihirbazlar bu hakikate nail oldu?

Dînânî: Onlar bir anda kendilerine geldiler. Bunda tabii ki Allah’ın da bir inayeti var. Örneğin onlar, Hz. Mûsâ’ya (a.s.) galip gelebilmek için uzun bir süre eğitim gördüler, pratikler yaptılar. Fakat Mûsâ (a.s.) onların eğitimlerle yapabildikleri şeyleri, çabasız ve zahmetsiz bir şekilde yapıyordu. Bu da onları bir nebze de olsa düşünmeye sevk etti. Bazen bir anlığına esaslıca/etraflıca düşünmek, bin yıllık bir gafleti ortadan kaldırabilir. Onlar, “Ne oldu da, o bunu yapabildi” sorusunu sordular. Bu “ne oldu da”yı anlamak onlar için son derece önemliydi. Onların gözlerini açan şey, bu “ne oldu da” sorusu olmuştur. Beyyineyi de böylece gördüler.

Lârîcânî: Merhum Feyz-i Kâşânî de çok güzel söylemiş:

Gören gözde de bir göz olmalı

Ve nefisteki tamahlar yok edilmeli

Senin O’nu görecek gözlerin yok ki

Yoksa her şey aslında O idi, görmen gerekirdi.

Dînânî: Gören gözlere de bir göz gerek! Zâhirî göze bir de bâtınî göz eşlik etmelidir. Eğer o olmazsa, sadece zâhir görülebilir. “Bâtınî göz”ün ne olduğunu açıklamak istiyorum: Bizler etrafımızdaki her şeyi sağlıklı bir şekilde görüyoruz. Ancak bir de bâtınî gözlerimiz de var ki, bunlar da zâhirî gözlerin göremediklerini görüyor. Bizler ne yazık ki, bu bâtınî gözleri yeterince dikkate almıyoruz. “Bâtın”dan bu kadar söz edenlere, onun ne olduğunu bir sorun bakalım. Bizim gözlerimiz yalnızca mahsûsâtı görüyor. Zâhirî gözlerinizin içinde bir de bâtınî şeyleri, yani makûlâtı gören bâtınî gözleriniz de mevcut. Onlar nedir? Aklın kendisidir. Bunun çok da şaşılacak gizemli bir cevabı yok. Yine aklın kendisidir kısacası. Sizin bâtınınız aklınızdır.

Lârîcânî: Bunun perdesi de tamahıdır.

Dînânî: Yani duyu ve şehvettir. Örneğin dış dünyada birini görüyorsunuz. Bu sizin zâhirî gözlerinizin gördüğüdür. Ancak bâtınî gözlerinizle baktığınızda ondaki anlamı, yani onun bir “insan” olduğunu görürsünüz. Siz bir insana baktığınızda onun “insan” olduğunu mu görürsünüz, yoksa fiziksel şeylerini mi? Onun fiziksel yönünü (elini, ayağını, gözlerini vd.) gören, zâhirî gözlerinizdir. “İnsan” oluşunu ise bâtınî gözünüz görür. Yani bâtın gözü, manayı gören gözdür. Zâhirî göz, manayı görmez. Keza manaları anlayan da akıldır. Eğer eşyâyı görseydiniz, fakat bunların bir anlamı olmasaydı, bu görmenizin ne gibi bir faydası olabilirdi? Dolayısıyla mahsûsâtı zahirî gözlerle, makûlâtı ise bâtınî gözlerle görürüz. Bunların arasında bir irtibat kurar ve bu irtibat üzerinden, onların tamamının Hakk Teâlâ ile olan ilişkisini keşfetmiş oluruz. Bir âlemi gören gözümüz (cihân-bîn) var, bir de Can’ı gören gözümüz var (cân-bîn).

Lârîcânî: Yine değerli bilgilerinizden istifade ettik üstad. Allah bizleri bâtın gözü daima açık olanlardan eylesin.

Bir sonraki programımızda tekrar görüşmek dileğiyle, aziz üstadımızla birlikte hepinize Allah’a ısmarladık diyoruz. Es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuh.

 

 

Çeviri: Aliye Söğüt

 

 

Medya Şafak

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=ViaWAOUXSA4&list=PLnkv67jnIKP1oDyt__FI2rF7grvHUMnIw&index=11&t=7s