slogan
     

DOSYA: SURİYE, TÜRKİYE, İSRAİL ve BÜYÜK ORTADOĞU ENERJİ SAVAŞI

17 Ekim 2012 Çarşamba

Medyaşafak olarak, Global Research'ta yayınlanan ve Suriye'nin maruz kaldığı kuşatmanın arkasında yer alan, ülkede yeni bulunan doğal gaz kaynakları, bunun sevkinde düşünülen boru hatları güzergahı ve Katar'ın bu hattı engelleme planları gibi fazla bilinmeyen faktörleri ele alan bu önemli analizi sunuyoruz.

http://www.medyasafak.com/resim/haber/business-gas-companies_201877893175.gif
Suriye, Türkiye, İsrail ve Büyük Ortadoğu Enerji Savaşı

F. William Engdahl

Global Research

3 Ekim 2012 tarihinde Türk ordusu Suriye toprağının içine, ölümle sonuçlanacak şekilde top ateşleri açtı. Türk ordusunun Suriye içinde, on kilometre genişliğinde bir “tampon bölge” oluşturmak için giriştiği askeri eylem, sınır yakınlarında çok sayıda Türk vatandaşının Suriye silahlı kuvvetlerinin neden olduğu varsayılan şekilde hayatını kaybetmesine bir yanıttı.

Beş Türk sivilin ölümüne neden olan havan topunun, Türkiye’ye askeri bir girişim için bahane vermek niyetiyle Türkiye destekli muhalif güçler tarafından ateşlenmiş olabileceği, askeri istihbarat jargonundaki karşılığıyla bir “yanıltma harekâtı” olabileceği yönünde genişçe spekülasyonlar yapılıyor.[1]

Türkiye’nin Müslüman Kardeşler dostu Dışişleri Bakanı, anlaşılması güç kişi Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin eski müttefiki Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ı devirme amacındaki başarısız hükümet stratejisinin başlıca mimarı.[2]

Bir rapora göre 2006 yılından beri, Sünni İslamcı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti ve onun Müslüman Kardeşler’e yakın AKP’sinin yönetimi altında Türkiye, Küresel Müslüman Kardeşler hareketi için yeni bir merkez haline geldi. [3] Geniş bilgi kaynaklarına sahip bir İstanbul kaynağı, Türkiye’de yapılan son seçimler öncesinde Erdoğan’ın AKP’sinin, Vehhabiliğin koyu köktenci örtüsü altında dünyanın cihadcı Selefiliğinin kalbi olan Suudi monarşisinden 10 milyar dolar “bağış” aldığını aktarıyor. [4] CIA’in sürgündeki Mısır Müslüman Kardeşler liderlerini Suudi Arabistan’a getirdiği 1950’lerden bu yana, Vehhabiliğin Suudi kolu ile İhvan’ın saldırgan cihadcı köktenciliği arasında kaynaşma yaşandı.[5]

Suriye tarafından gelen ve Suriye’nin anında özür dilediği ölümcül top saldırısı, geçen yıla kadar tarihsel, kültürel, ekonomik ve hatta dini bakımlardan en yakın müttefikler arasında olan iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi.

Savaş tehlikesi hiç olmadığı kadar fazla. Türkiye’nin tam üyesi olduğu NATO’nun anlaşması, açıkça, bir NATO devletine yönelik saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağını söylüyor. Nükleer silah sahibi Rusya ve Çin’in her ikisinin de Suriye’deki Beşar Esad rejimini savunmayı stratejik öncelik haline getirmiş olması, bir Dünya Savaşı’nı hiçbirimizin düşünmek istemeyeceği kadar yakın bir ihtimal haline getiriyor. 

Aralık 2011 tarihinde bölgedeki rakip güçler hakkında bir analiz yapan eski CIA analisti Philip Giraldi, şu öngörülü gözlemi yapmıştı:

Türkiye’nin ABD’nin vekili olarak çatışmaya girmesiyle, NATO şimdiden zaten gizli olarak Suriye çatışmasının içine girmiştir. Ankara’nın dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Batılı müttefiklerin de bu yönde anlaşması halinde savaşa girmeye hazırlandığını açıkça kabul etti. Müdahale, Libya müdahalesini meşrulaştırmak için yapıldığı gibi, insani ilkeler temelinde, “koruma sorumluluğu” doktrini temelinde, sivil nüfusu koruma adına gerçekleştirilecektir.  Türk kaynakları, müdahalenin Türkiye-Suriye sınırında bir tampon bölgenin oluşturulmasıyla başlaması ve sonrasında genişletilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Suriye’nin en büyük ve en kozmopolit şehri olan Halep, özgürlük güçlerinin hedefleyeceği saray mücevheri olacaktır.

Üzerinde işaret bulunmayan NATO savaş uçakları Suriye sınırı üzerindeki İskenderun’a yakın Türk askeri üslerine gelip, Muammer Kaddafi’nin cephaneliklerinden elde edilen silahlar ve Kaddafi’nin ordusuna karşı savaşırken yerel gönüllüleri eğitimli askerlere karşı konumlandırma konusunda deneyim edinmiş Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nden gönüllüler getirmektedir. İskenderun aynı zamanda, Suriye Ulusal Meclisi’nin silahlı kanadı olan Özgür Suriye Ordusu’nun merkezi konumundadır. Fransız ve İngiliz özel kuvvetleri Suriyeli isyancılara yardım ederken, CIA ve ABD özel harekât birimleri isyanı desteklemek, savaşçıların Suriye Ordusu’nun yoğunlaşmasından korumak üzere iletişim ekipmanları ve istihbarat sağlamaktadır. [6]

Pek bahsedilmeyen bir gerçek de, Türkiye’nin Suriye topraklarına askeri saldırı biçiminde orantısız karşılık vermeye başladığı gün, - ki bu satırlar kaleme alındığında hâlen devam ediyordu – İsrail Ordusu’nun Suriye’nin dikkatini Türkiye’den uzaklaştırıp, Almanya’nın iki dünya savaşında karşılaştığı türden iki cepheli bir savaş senaryosunu hayata geçirme amaçlı gibi görünen bir girişime imza atması oldu. İsrailliler, iki ülke arasındaki sınırı oluşturan ve İsrail’in 1967 savaşında ele geçirmesinden bu yana gerilimsiz bir alan olan Golan Tepeleri’ne ciddi ölçüde asker takviyesi yaptılar.[7]

Türkiye tarafından gerçekleştirilecek ve İsrail’in sağcı Netanyahu yönetimi tarafından de facto desteklenen doğrudan dış müdahalenin gelmekte olan yeni aşaması, Washington’un önde gelen yeni muhafazakâr think-tank kuruluşlarından olan The Brookings Institution tarafından yazılan bir senaryoya dikkat çekici boyutlarda benziyor. Mart 2012 tarihinde yayınladıkları strateji belgesi olan Suriye’yi Kurtarmak: Rejim Değişikliği için Seçeneklerin Değerlendirilmesi isimli belgede Brookings’in jeopolitik stratejistleri, yeni bir şey yaparak, Suriye’ye yönelik saldırgan bir askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için, tıpkı 2011’de Libya’da yapıldığı gibi, sivil ölümlerinden kaynaklı sözde insani kaygıyı alet etmek üzere yeni bir plan hazırladı.[8]

Brookings raporu şöyle bir senaryo sunuyordu.

İsrail Golan Tepeleri üzerinde veya yakınlarında konumlanabilir ve bunu yaparak, rejim güçlerinin muhalefeti ortadan kaldırmasını engelleyebilir. Bu konumlanış, özellikle Türkiye’nin kendi sınırında aynısını yapmayı istemesi ve Suriye muhalefetinin sıkı bir silah ve eğitim desteği alması halinde, Esad rejiminde çok cepheli bir savaş korkusu yaratabilir.[9]

Ekim 2012’nin ilk günlerinde gelişen şey tam olarak bu gibi görünüyor. Brookings raporunu kaleme alanlar, Irak’taki Bush-Cheney savaşının arkasındaki daha önde gelen yeni muhafazakâr savaş kışkırtıcılarına bağlılar. Onların sponsoru, Saban Ortadoğu Politikası Merkezi, İsrail lideri Netanyahu’nun açıkça desteklediği Cumhuriyetçi sağcı aday Mitt Romney’in şimdiki dış politika danışmanlarını da içinde barındırıyor.

Raporu yayınlayan Brookings Saban Ortadoğu Politikası Merkezi, Alman Pro7 medya devinin de sahibi olan, İsrailli-Amerikalı medya milyarderi Haim Saban’ın yaptığı büyük bir bağışla kurulmuştu. Haim Saban, hayırseverliğinin amacının İsrail çıkarlarını geliştirmek olduğunu açıkça söylüyor. New York Times gazetesi bir keresinde Saban’ı, “İsrail’in yorulmak bilmez amigosu” diye tanımlanmıştı. Saban, aynı gazeteye 2004 yılında verdiği bir röportajda, “Ben, tek meselesi olan bir insanım ve benim meselem İsrail’dir” demişti. [10]

Saban’daki araştırmacılar ve kuruluşun yöneticileri, çok açık bir şekilde yeni muhafazakâr ve Likud partisi etkisi altında. Geçmişte veya günümüzde bu kişilerin içinde yer almış olanların arasında, İsrail ordusunun eski askeri planlama şefi Şlomo Yanai ile, İsrail’in eski ABD büyükelçisi ve Washington’daki önde gelen Likud çizgisindeki lobi kuruluşlarından olan İsrail yanlısı Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nün (WINEP) kurucusu Martin Indyk de bulunuyor. Şin Bet’in eski başkanı Avi Dicter ile İsrail ordusuna bağlı Askeri İstihbarat Müdürlüğü Araştıra Departmanı’nın eski müdürü Yosef Kupperwasser de burada misafir araştırmacı olarak görev aldı. Yerleşik araştırmacı olarak görev yapmış kişilerin arasında 30 yıllık CIA Ortadoğu uzmanı ve Obama’nın Afganistan danışmanı Bruce Riedel [11] ile Bush Yönetimi’nin ulusal güvenlik memuru olduğu sıralarda bir İsrail casusluk skandalına karışmakla itham edilen, bir diğer eski CIA Ortadoğu uzmanı olan Kenneth Pollack da bulunuyor. [12]

Neden İsrail “tanıdığı düşman” Beşar Esad’dan kurtulup yerine Müslüman Kardeşler’in kontrolünde bir rejimin kurulmasını istesin? Böyle bir durumda İsrail’in güvenliği görünüşte, güneyinde Mısır’dan kuzeyinde Suriye’ye, hatta belki gelecekte Ürdün’e kadar yakın ittifak içindeki Müslüman Kardeşler rejimleri tarafından tehdit altında olacaktır.

Jeopolitik boyut

Bu durumda sorulması gereken soru şudur: Bir tarafta kutsal olmayan ittifak halindeki İsrail, Türkiye, Katar, diğer tarafta Esad’ın Suriye’si, İran, Rusya ve Çin’in oluşturduğu ölümcül çatışma, Suriye’nin siyasi geleceği için ne getirebilir? Buna verilecek bir cevap, enerji jeopolitiğidir.

Ortadoğu’yla ilgili jeopolitik değerlendirmelerde daha iyi değerlendirilmesi gereken şey, doğalgaz kontrolünün, yalnızca Ortadoğu’nun doğalgaz üreticisi ülkelerin değil, aynı zamanda AB ile, üretici olarak Rusya ve tüketici olarak Çin de dâhil olmak üzere Avrasya’nın da geleceği bakımından giderek artan önemidir.

Doğalgaz, özellikle Almanya’nın Fukushima felaketinin akabinde nükleer üretimini aşamalı olarak azaltma kararından bu yana hızla, Avrupa çapında kömür ve nükleer elektrik üretiminin yerini alacak “temiz enerji” seçeneği haline gelmektedir. Gaz, kullanılan ifadeyle “karbon ayakizi” bakımından giderek artan oranda, “çevre dostu” olarak görülmektedir. Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan İspanya’ya kadar AB hükümetlerinin 2020 itibariyle öngörülen karbondioksit azaltımı hedeflerine ulaşabilmesinin tek gerçekçi yolu, kayda değer düzeyde, kömür yerine yanan gaz kullanımına geçiştir. Kömürle karşılaştırıldığında gaz, karbondioksit emisyonlarını %50 ila 60 oranında azaltmaktadır.[13] Rüzgâr veya diğer alternatif enerji biçimleri yerine gaz kullanımının ekonomik maliyeti belirgin bir şekilde daha düşük olduğu için, gaz büyük bir hızla AB’nin talep ettiği enerji biçimi haline gelmekte ve AB, dünyanın gelişme halindeki en büyük gaz pazarı olmaktadır.

AB’nin dünyanın potansiyel olarak en büyük doğalgaz tüketicisi haline gelmesiyle eş zamanlı olarak İsrail, Katar ve Suriye’de dev doğalgaz kaynaklarının bulunması, şu anda Esad rejimi üzerindeki jepopolitik çatışmanın tohumlarını atmıştır.

Suriye-İran-Irak Gaz boru hattı

Temmuz 2011 tarihinde, NATO ve Körfez devletlerinin Suriye’deki Esad yönetimine karşı istikrarsızlaştırma operasyonlarının tam kapasiteyle devam ettiği bir sırada, Suriye, İran ve Irak hükümetleri, CNN’in Suriye’deki altüst oluşa dair haberleriarasında pek duyulmayan tarihi bir gaz boru hattı anlaşmasına imza attı. Üç yıl sürmesi ve 10 milyar dolara mal olması beklenen boru hattı, İran’ın Fars Körfezi’ndeki Güney Pars gaz sahası yakınlarındaki Assaluye Limanı’ndan, Irak toprakları üzerinden geçerek Suriye’nin başkenti Şam’a uzanacaktı. İran, gelecekte boru hattını AB pazarlarına doğalgaz taşıyabilmek üzere Şam’dan Lübnan’ın Akdeniz limanına kadar genişletmeyi planlıyor. Irak’ın Güney Pars sahasından İran gazı satın alma taahhüdünün yanı sıra bu anlaşmayla Suriye de İran gazı satın alacaktı.

Gaz rezervleri Körfez’de Katar ve İran arasında bölünmüş olan dev bir sahada bulunan Güney Pars’ın dünyanın tek parça halindeki en büyük gaz sahası olduğu düşünülmektedir. [14] Şii İran’dan, Şii çoğunluklu Irak üzerinden geçerek, Şii dostu Alevi Esad Suriye’sine gidecek olan doğal gaz boru hattı de facto bir Şii doğalgaz boru hattı olacaktır.

Jeopolitik drama ilave olarak belirtilmesi gereken bir şey, Güney Pars gazının Fars Körfezi üzerinde Şii İran ile Sünni Selefi Katar arasındaki coğrafi bölünmüşlüğüdür. Katar aynı zamanda Pentagon’un ABD Merkez Komutanlığı’na bağlı Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri Merkezi’nin 83 no’lu seferi hava grubu RAF ile USAF’nin 379’uncu hava seferi kanadının komuta merkezi haline gelmiştir. Kısacası Katar, Arap dünyası içinde Suriye karşıtı propaganda yürüten anti-Esadçı televizyon kanalı El Cezire’ye ev sahipliği yapmasına ilave olarak, ABD ve NATO’nun Körfez’deki askeri varlığıyla yakından ilişkilidir.

Görünüşe göre Katar’ın Güney Pars’taki payı konusunda, İran, Suriye ve Irak’la birlikte fon çabalarına girmekten başka planları var. Katar ve Türkiye’nin AB pazarlarına açılan transit yollarından bütünüyle bağımsız olacak İran-Irak-Suriye gaz boru hattından Katar’ın herhangi bir çıkarı yok. Gerçekte, bunu sabote etmek için elinden geleni yapıyor ve bu girişimlerin içinde, çoğu Suudi Arabistan, Pakistan ve Libya gibi başka ülkelerden gönderilmiş “cihadçılar” olan ayaktakımından “muhalefet” savaşçılarını silahlandırmak da var.

Katar’ın Suriye-İran-Irak gaz işbirliğini yok etme yönelimine ilave olarak, Suriyeli tetkik şirketlerinin Ağustos 2011’de Lübnan sınırına ve Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Rusya’ya kiralanmış olan Tartus Limanı\'na yakın Kara bölgesinde dev bir gaz sahası bulması oldu.[15] Suriye veya İran gazının AB’ye ihraç edilmesi Rusya’yla bağlantılı Tartus Limanı üzerinden gerçekleşecektir. Güvenilir Cezayirli kaynaklara göre, her ne kadar Şam hükümeti önemsiz gibi lanse etse de, Suriye’deki yeni doğalgaz keşiflerinin Katar’daki keşiflerle eşit olacağı hatta daha fazla olacağı düşünülmektedir.

Asia Times’ın bilgili analisti Pepe Escobar’ın yakın zamandaki bir yazısında vurguladığı gibi, Katar’ın planı dev gaz rezervlerinden çıkarılan doğalgazın, Kral diktatörlüğüne karşı Müslüman Kardeşler tehdidinin bulunduğu Ürdün’deki Akabe Körfezi üzerinden ihraç edilmesidir. Katar Emiri, kendi ülkesi içindeki barış anlaşması karşılığında uluslararası alana yayılmasını desteklediği Müslüman Kardeşler’le yakın zamanda bir anlaşmaya varmış gibi görünüyor. Ürdün’de ve Suriye’de Katar destekli Müslüman Kardeşler rejimlerinin kurulması, dünya gaz pazarının tüm jeopolitiğini değiştirecek ve kesin olarak Katar’ın lehine, Rusya, Suriye, İran ve Irak’ın ise aleyhine olacaktır. [16] Bunun Çin üzerinde de sendeletici bir etkisi olacaktır.

Escobar’ın vurguladığı gibi, “Katar’ın amacı açıktır: Suriye’deki altüst oluşun hâlihazırda geliştiği sırada sağlama bağlanmış 10 milyar dolarlık İran-Irak-Suriye gaz boru hattını yok etmek. Burada Katar’ın hem İran’la (üretici olarak) hem Suriye’yle (varış noktası olarak) hem de daha sınırlı bir kapsamda olsa da Irak’la (transit ülke olarak) doğrudan rekabet halinde olduğunu görüyoruz. Tahran ve Bağdat’ın, Şam’da rejim değişikliğine kati bir surette karşı olduğunu da hatırlamak yararlı olabilir.” Escobar, şunları da eklemektedir: “Suriye’de – Katar’ın önerdiği müdahaleyle kolaylaşacak – bir rejim değişikliği olması halinde boru hattı meselelerinde her şey daha kolay hale gelecektir. Esad sonrasında kurulması kuvvetle muhtemel bir Müslüman Kardeşler rejimi, Katarlı bir boru hattına son derece olumlu yaklaşacaktır. Ve bu, Türkiye’ye doğru genişlemeyi de çok daha kolay hale getirecektir.” [17]

İsrail Gazı ikilemi

Büyük resmi daha da karmaşıklaştıran bir gelişme de, İsrail’de yakın zamanda dev doğalgaz rezervlerinin bulunmasıdır.

Kuzey İsrail sahillerinin yakınındaki Tamar doğalgaz sahasının 2012 sonlarında doğalgazı İsrail’in kullanımına sunması beklenmektedir. 2010 sonlarında jeologların Levant veya Levanten havzası olarak adlandırdıkları İsrail sınırları içinde dev bir doğalgaz sahasının bulunması, oyunun kurallarını değiştirmişti. Ekim 2010 tarihlerinde İsrail, Ayrıcalıklı Ekonomik Bölge (AEB) olarak adlandırdığı bölgede “süper dev” bir gaz sahası bulmuştu. [18]

Bulunan saha Hayfa limanının 84 mil batısında ve 3 mil derindedir. İsrailliler, buna Kutsal Kitap’ta adı geçen deniz canavarı Leviathan’ın adını verdiler. Houston Texas Noble Energy firmasıyla işbirliği halindeki üç İsrailli enerji firmasının açıkladığı ilk tahminler, sahanın 16 trilyon kübik feet gaz içerdiği – bu nedenle son on yılda dünyada bulunan en büyük derin su gaz kaynağı olduğu ve dünyanın dramatik ve kalıcı petrol, doğalgaz ve kömür kısıntıları yaşayacağı yönündeki “tepe noktasına gelmiş petrol” teorilerini geçersiz kıldığı yönündeydi. Buna göre Leviathan gaz sahası tek başına, İsrail’in 100 yıllık gaz ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeydeydi.[19]

Enerjide kendi kendine yeterlilik, İsrail devleti için 1948’deki kuruluşundan beri sıkıntılı bir konu oldu. Çokça girişilen petrol ve gaz aramaları, az sonuç verdi. Enerji zengini Arap komşularının aksine İsrail, şanssız görünüyordu.  2009 yılında ise İsrail’in Teksaslı arama ortağı Noble Energy, İsrail’in Hayfa limanından 50 mil kadar batıda, Levanten havzasında, tahmini 8,3 tcf (trilyon kübik feet) yüksek kalitede doğalgaz içeren Tamar sahasını buldu. Tamar, 2009 yılında dünyada bulunan en büyük gaz sahasıydı.

O tarihte İsrail’in toplam gaz rezervlerinin ancak 1,5 tcf düzeyinde olduğu tahmin ediliyordu. Hükümet tahminleri, İsrail’in çalışan tek sahası olan ve ülkenin doğalgazının yaklaşık yüzde 70’ini sağlayan Yam Tethys’in üç yıl içinde tükeneceği şeklindeydi.

Tamar’la birlikte beklentiler belirgin bir şekilde daha iyi hale geldi. Ardından, Tamar’dan yalnızca bir yıl sonra Noble Energy’nin başında olduğu aynı konsorsiyum, yine Levanten jeolojik havzasında on yılların en büyük kaynağı olan Leviathan’ı buldu. Şu anki tahminler Leviathan sahasının en az 17 tcf gaz içerdiği şeklinde. Gaz kıtlığı çeken İsrail birkaç ay içinde doygunluğa ulaştı.[20]

Şimdi İsrail, stratejik ve çok tehlikeli bir ikilemle karşı karşıya. Doğal olarak İsrail, can düşmanı İran ve Irak ve Lübnan’la birlikte hareket eden Esad Suriye’sinin AB pazarlarına doğalgaz ihracında İsrail gazına üstün gelmesini istemiyor. Bu, İsrail’deki Netanyahu hükümetinin neden Esad karşıtı güçlerin lehine olacak şekilde Suriye’yi karıştırdığını açıklayabilir. Bununla birlikte Suriye’de Muhammed Şekfe etrafında örgütlenen bir Müslüman Kardeşler yönetimi, İsrail’in güney sınırında gerçekleşen Müslüman Kardeşler darbesiyle Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin kurduğu İsrail karşıtı rejimle birlikte düşünüldüğünde, İsrail’le karşı karşıya da gelebilir.

Netanyahu ve Obama yönetimi arasında, nefret eşiğine gelmiş bir düşmanlığın olduğu sır değil. Obama’nın Beyaz Saray’ı ve ABD Dışişleri Bakanlığı, Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler lehine rejim değişikliklerini açıkça destekliyor. Hillary Clinton’un bu yılın Ağustos ayında Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu’yla buluşmasının amacının, Türkiye’yi Suriye’ye askeri müdahaleye sürüklemek olduğu, ancak ABD’deki seçim siyasetinin Ortadoğu ihtilafına doğrudan müdahil olmaktan kaçınması nedeniyle bunun ABD’nin doğrudan desteği olmaksızın gerçekleşmesinin istendiği aktarılıyor.[21]

Dışişleri Bakanlığı’nın baş danışmanı Huma Abedin, pek çok Cumhuriyetçi Kongre üyesi tarafından Müslüman Kardeşler tarafından kontrol edilen örgütlerle bağlantılı olmakla suçlandı. Obama tarafından İnanç ve Komşuluk Ortaklıkları Danışma Konseyi’ne atanan ve aynı zamanda ABD İç Güvenlik Bakanlığı’nın da danışma konseyi üyesi olan Dalia Mogahed açıkça Müslüman Kardeşler’i destekliyor ve İsrail’in açık bir hasmı olduğu gibi Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi yönünde çağrı yapıyor. [22] Obama yönetimindeki Washington, son kertede Ortadoğu gaz akışlarının kontrolü yarışında Müslüman Kardeşler atını destekliyor gibi görünüyor.

Ve Rusya’nın rolü

Washington, doğrudan müdahil değil görüntüsü verirken Esad’ı ölümcül bir şekilde zayıflatma umuduyla geçici bir cambaz ipi üzerinde yürüyor. Rusya ise en etkili jeopolitik vasıtasının – AB’ye giden doğalgazın önde gelen tedarikçisi rolünün – geleceği için ölüm kalım mücadelesi veriyor. Bu yıl Rusya’nın devlet kuruluşu olan Gazprom, St. Petersburg yakınlarındaki bir limandan hareketle, Baltık Denizi’nin altından geçen Kuzey Akım gaz boru hattı üzerinden Kuzey Almanya’ya Rus gazı tedarik etmeye başladı. Bugün Rusya’nın AB’nin gelecekteki gaz tedarikçisi rolü bakımından stratejik olarak yaşamsal olan şey, Soğuk Savaş döneminde destekçisi olan Suriye’nin yeni bulunan gaz rezervlerini işletmede stratejik bir rol oynayabilmek. Moskova uzun süredir, kendisini dışlamak için tasarlanan Washington’un Nabucco boru hattına bir alternatif olarak Avrupa’ya gaz tedarik edecek Güney Akım boru hattını geliştirmeye çalışıyor. [23]

Gazprom hâlihazırda AB’nin en büyük gaz tedarikçisi. Kuzey Akım ve diğer hatlarla Gazprom, bu yıl Avrupa’ya sağladığı gaz tedarikini %12 arttırarak 155 milyar metreküp seviyesine ulaşmayı planlıyor. Şu anda Avrupa toplam gaz pazarının %25’ini kontrol ediyor ve Güney Akım ile diğer projelerin tamamlanmasıyla %30 seviyesine ulaşmayı amaçlıyor.

Kuzey Akım projesinde Gazprom’un ortağı olan Alman Wintershall firmasının başkanı Rainer Seele, Güney Akım’a katılma kararının arkasındaki jeopolitik fikri şöyle ifade etti: “Hammadde için Asya ülkeleri üzerinde verilen küresel yarışta Güney Akım, tıpkı Kuzey Akım gibi, ekonomimiz için yaşamsal önemdeki enerji kaynaklarına erişim sağlayacaktır.” Fakat Güney Akım’ın esas odak noktası, Asya’dan ziyade Batı’dır. Rusya’nın Güney Akım projesiyle Washington destekli Nabucco projesi arasında süregiden mücadele, yoğun bir jeopolitik mücadeledir. Kazanan, Avrupa’nın gelecekteki siyasi sahası üzerinde büyük bir avantaj elde edecektir.[24]

Şimdi, Rus kontrollü gazın AB’ye akışında temel kaynak olan Suriye’ye dair yeni bir opsiyon doğdu. Eğer Esad yerinde kalırsa, Rusya, Suriye gazını geliştirme ve işletmede belirleyici bir rol oynayacak kurtarıcı konumunda olacaktır. Rusya’nın elinde oynayabileceği büyük kartlara sahip olduğu bir diğer ülke olan İsrail, teorik olarak, İran’ın nükleer meselesi ve diğer meselelerde geçici anlaşmaya varılması temelinde, bir Rusya-Suriye-Irak-İran gaz konsorsiyumunu destekleme noktasına kayabilir ve bu, yaklaşan seçimler sonrasında İsrail’de politik kümelenmelerin değişmesi halinde imkânsız değildir. Şu anda bir yanda Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Gül, diğer yanda Erdoğan arasında derin bir iç ihtilaf yaşayan Türkiye, sanayisinde kullanılan gazın %40’ı itibariyle Rus Gazprom kuruluşuna bağımlı durumdadır. Eğer Davutoğlu ve onun fraksiyonu kaybederse, Türkiye, Suriye ve İran gazının geçiş ülkesi olarak bölgede çok daha yapıcı bir rol oynayabilir.

Suriye’nin gelecekteki kontrolü üzerinde yürütülen çatışma, bu devasa jeopolitik savaşın ve çekişmenin kalbini teşkil ediyor. Çatışmanın çözümlenmesi, ya dünya barışı yönünde, ya da sonu gelmeyecek savaş, çatışma ve katliamlar yönünde dev sonuçlar yaratacaktır. NATO üyesi Türkiye, tıpkı Katar Emiri, İsrail lideri Netanyahu ve NATO üyeleri Fransa ve ABD gibi ateşle oynuyor. Doğalgaz, bölgede enerji için sürdürülen bu çılgınca çekişmenin yakıtı işlevi gören, yanıcı bir madde.

F. William Engdahl, “Myths, Lies and Oil Wars” (“Mitler, Yalanlar ve Petrol Savaşları”) kitabının yazarıdır. www.williamengdahl.com adresi üzerinden kendisiyle irtibata geçilebilir.

Notlar

[1] Reuters, Turkish artillery strikes on Syria continue for second day: Several Syrian soldiers killed in overnight attack; Turkey launched artillery strikes after mortar bomb fired from Syria killed five Turkish civilians, 4 Ekim 2012. Erişim:

http://www.haaretz.com/news/middle-east/turkish-artillery-strikes-on-syria-continue-for-second-day-1.468142

[2]  Hüsnü Mahalli, Davutoglu  Betting on the Fall of Assad, Al Akhbar English, 7 Ağustos 2012, erişim: http://english.al-akhbar.com.

[3] Steven G. Merley, Turkey, the Global Muslim Brotherhood, and the Gaza Flotilla, Kudüs Kamu İşleri Merkezi, 2011, erişim: http://www.jcpa.org/text/Turkey_Muslim_Brotherhood.pdf. Erdoğan’ın AKP’si ile Müslüman Kardeşler arasındaki bap hakkında daha fazla bilgi için bkz: GlobalMB, Syrian Ambassador Names Associate Of Turkish Prime Minister As Muslim Brotherhood Leader, 25 Mayıs 2011, erişim: http://globalmbreport.org/?p=4496

Öne Çıkan Haberler

Leyla Halid Medya Şafak'a konuştu: Filistin Halkının ön

60291-leyla-halid-1.jpg

Enis Nakkaş: ABD'nin Suriye'de geleceği yok, Trump Suri

thumbnail_image1.png

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg