slogan
     

DOSYA: "Hizbullah’ın Esad Rejimi’ne Verdiği Desteği Anlamak"

2 Temmuz 2013 Salı

Lübnanlı ünlü akademisyen ve yazar Amal Saad-Ghorayep'ten bu netameli konuya zengin verileriyle ışık tutan, dosyalık çapta önemli bir analiz...

Hizbullah'ın Esad Rejimi'ne Verdiği Desteği Anlamak

 

Amal Saad-Ghorayeb

 

Kasım 2011

 

Çatışmalar Forumu, Beyrut-Londra

 

Yönetici Özeti

 

Hizbullah'ın, mühimmat sevkiyatı için Esad rejimine olan bağımlılığı bir vakıa olsa da, sadece bu bağımlılığı göz önüne alarak yapılan değerlendirmeler ne Hizbullah'ın bu tartışmalı pozisyonunun arkasındaki sebepleri, ne de onun Suriye ile olan güçlü ittifakını anlamamıza kafi gelmez. Hizbullah'ın Esad rejimiyle olan sıkı ortaklığını sadece lojistik destekten ibaret görmek, bu ilişkinin devamlılığını sağlayan diğer bir çok etkenin ve ilişkinin temelindeki rasyonelliğin gözden kaçırılmasına yol açar.

 

Böylesine namüsait bir zamanda, Hizbullah'ın Esad rejimini desteklemek hususunda gösterdiği kararlı duruş, İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas tarafından liderlik edilen “milliyetçi ve direnişçi proje,” ya da nam-ı diğer, “Jabhit al mumana'a” (Batı'nın söyleyişiyle “Direniş Ekseni”) ile “Ilımlı Eksen” diye adlandırılan ABD'nin Arap müttefikleri tarafından yürütülen “ABD'nin projesi” arasındaki bölgesel mücadele bağlamında okunmalıdır. Bölgeye daha geniş bir perspektiften bakacak olursak, Suriye'nin stratejik öneminin sadece mühimmat sevkiyatında oynadığı rolden kaynaklanmadığını, direniş cephesinde bir Arap ülkesi olarak bulunuşunun kilit öneminin olduğu, ya da Nasrallah'ın kelimeleriyle ifade edecek olursak, “bölgedeki tek direniş rejimi” olmasından kaynaklandığı görülecektir.

 

Mevcut durumda, Hizbullah'a göre “Suriye yönetimi, Filistin meselesine yönelik göstermiş olduğu himaye ve kollama icraatleri gerekçesiyle itibarlı görünmektedir.” Esad rejimi, Filistin için o kadar elzem görünmektedir ki, Nasrallah üstüne basa basa: “Suriye'nin bu konumunun korunması (mevcut rejimin korunmasını ima ediyor), Filistin mücadelesinin devamlılığının bir önkoşuludur” demiştir. Bu minvalde, rejimin güvenliğine ve bekaasına yönelik herhangi bir tehdit sadece Suriye'ye değil, Filistin'e ve –Lübnan İç Savaşı'nın sonlandırılmasında oynadığı rol göz önüne alınırsa- Lübnan'a da yönlendirilmiş bir tehdittir.

 

Suriye'deki protestolar, Esad'ın yönetimini “İsrail'le her türlü teslimiyetçi anlaşmayı imza edebilen ılımlı Arap rejimlerinden biri” gibi yapmak isteyen dış güçlerin tezgahı olarak damgalandı. Dolayısıyla, ABD'nin temelde isteği ne reformları hayata geçirmek ne de Suriye'ye demokrasi getirmektir, tek isteği boyun eğdirmek: “Eğer Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Amerikalılara gitseydi, teslimiyetçilerden olsaydı, problem çözülüverirdi.”

 

Hizbullah'ın Esad rejimine olan desteğinin devam etmesininin arkasında bulunan stratejik sebepler bir tarafa, hareketin pozisyonu da belli bir teorik zemine oturmaktadır. Hizbullah'ın devrimci ilkeleri eşzamanlı uygulanan iki kritere dayanmaktadır: birincisi, “rejimin bölgedeki Amerika-İsrail projelerine karşı tutumu ve pozisyonu” ve, ikincisi, “bahsi geçen rejimin reformlar yapma olasılığı.” Esad rejiminin, hem bölgedeki direnişçi rolü ve pozisyonu, hem de reform ve diyaloga açık oluşu, Suriye'daki ayaklanmanın Hizbullah'ın bahsi geçen gerekliliklerinin ikisini de sağlayamadığını gösteriyor. Bundan dolayı, Hizbullah, “direnişçi ve reformlar yapagelen böylesi bir rejimin düşmesini” destekleyemiyor.
 


Hizbullah'ın özgürlük anlayışı olarak bireyin kendi kaderini tayin hakkı ve kendini gerçekleştirmesi diyebileceğimiz pozitif özgürlük, dış kaygı ve sınırlamalardan kaynaklanan negatif özgürlükle birlikte gelen liberal tasalardan hem azade, hem de onun üstündedir. Özgür olmak, sadece özgür olmak değildir, bilakis, adalet için süregiden bir mücadeledir. Tam olarak bu nedenle, Hizbullah, doğası gereği Suriye'deki gibi ABD ve İsrail sömürgeciliğine karşı yapılan mücadelenin zararına da olsa, sadece kendilerini devletin kontrolünden azade kılmak isteyen liberal ayaklanmaların karşısındadır.

 

Giriş

 

Arap Bahar'larının yarattığı paradokslardan biri de, Arap Dünyası'nın tümünü birleştirebildiği kadar, aynı zamanda da bölme kabiliyetidir. Otoriter rejimler ve onların ABD ile olan ilişkilerinin vücud bulmuş hali olan Tunus, Mısır ve Yemen'de ortaya çıkan ayaklanmalar büyük kitlelerce desteklenirken, Esad rejimi ve onun “direniş ekseni” ile olan bağlantısı ise, Suriye'deki mevcut ayaklanmayı aşındırıyor.

 

Beklenen bir gelişme olarak da, Hizbullah kendisini, Cumhurbaşkanı Esad'a destek veren kampın öncülüğü pozisyonuna yerleştirdi. Çoğunluk tarafından demokratik olmayan ve baskıcı bir rejim olarak görülen Suriye rejimine hareketin verdiği bu destek, birçokları için Hizbullah'ın bizatihi kendi siyasi değerleri için çok uygunsuz bir tavır ve otoriter Arap liderlerine karşı gösterdiği kınama tutumundan bir uzaklaşma olarak görüldü.

 

Bu ihtilaf, kısmen Hizbullah'ın halen Esad'ın çoğunluk tarafından desteklendiği ve diğer Arap rejimlerinin aksine Suriye'nin reformlara “kapalı” değil, tam tesine reformlar konusunda “ciddi” olduğu inancına dayanmaktadır. Fakat hareket için esas önemli olan nokta, Suriye rejiminin İsrail'e karşı olan sert tutumu ve Suriye halkının “kalkışması ve rejim muhalefetini devam ettirmesi” durumunda da gerekli olan Arap halklarının haklarını himaye edişidir.[1]

 

Malum olduğu üzere, Hizbullah'ın Suriye liderine olan bu örtüsüz desteği, şimdiye değin bu direniş hareketini desteklemekte olan bir çok Arab'ı yabancılaştırdı ve onların Hizbullah'ı, kendi menfaatleri ve dar siyasi çıkarları uğruna zalim bir rejime destek vermekle suçlamasına neden oldu. Hizbullah'a yönelik eleştiriler, hareketin bu tutumunu reel-politike ve Esad'ın mühimmat tedariğine olan bağımlılığına yormakta. Bu akıl yürütmeler, bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde, Hizbullah'ı, Amerikalı politika yapıcılar ve kerameti kendinden menkul “uzmanların” kendi modelleri içinde kullanmaya alıştıkları türden bir “rasyonel aktör” olarak görüyorlar. Bu baskın realist bakış açısına göre, bir siyasi davranış, tamamen araçsal bir araç-sonuç mantığı içinde açıklanabilir.

 

Bu makale, Hizbullah'ın Esad rejimine mühimmat sevkiyatı hususunda bağımlılığı bir gerçek olsa da, bunun ne Hizbullah'ın bu kadar tartışma yaratan bir pozisyon alabilmesinin arkasındaki sebepleri yeterince açıkyabildiğini, ne de Suriye ile olan müttefik pozisyonunu bu kadar taviz vermez bir şekilde sürdürmesini açıklayamadığını öne sürmektedir. Hizbullah'ın Esad rejimiyle olan sıkı ortaklığını sadece lojistik destekten ibaret görmek, bu ilişkinin devamlılığını sağlayan diğer bir çok etkenin ve ilişkinin temelindeki rasyonelliğin gözden kaçırılmasına yol açar.

 

Reel-politik endişeler, Hizbullah lideri Nasrallah'ın 25 Mayıs ve 26 Ağustos 2011 tarihlerinde yaptığı gibi, Suriye rejimini açıkca savunmasını ve Suriye rejiminin uyguladığı şiddetin ortağı olma gibi suçlamalara maruz kalmasını gerektirmezdi. Bunlar daha çok, bilinçli bir şekilde, hareketin olaylar karşısındaki pozisyonu üzerine yapılan tartışmalara bir cevaptı. Bu bilinç halinin ispatlarından biri de, Nasrallah'ın rejimi savunurken kullandığı şu cümle: “Gerçekler, kim olursa olsun, birileri tarafından kınanma korkusuna kapılmadan söylenilmelidir.”[2]

 

Arap Dünyası'nda, yıllardır bir direniş kültürü ekmekte olan, ve popülerliği malum Şii-Sünni gerginliklerinin yarattığı geleneksel çerçeveleri dahi aşmış böylesine bir hareket, bütün bunları, daha zahmetli de olsa başka yollardan da edinebileceği mühimmat sevkiyatı için yapmazdı. Hizbullah, Arap Dünyası'nda ve hatta daha da ötesinde yarattığı kendi ikonik sembolünü yok yere heba etmek ve risk etmek anlamına gelen bu hareketi, daha büyük aktörlerin oyunda olduğu düşüncesiyle yaptı.

 

Bunlar, Nasrallah'ın 2005 yılı Mart ayında yaptığı kışkırtıcı Riad al-Solh konuşmasının hesabını soran güçler ile aynı güçlerdi. Daha sonra, Nasrallah kamuoyunun görüşünün yarattığı akıma ters bir şekilde, cömertçe Esad liderliğine yönelik övgülerini dillendirdi, hem de Hariri suikastinden hemen haftalar sonra, Suriye karşıtı duygular tam tepe noktalardayken. Amerika'nın yönlendirdiği uluslararası toplum ve bir çok Lübnanlı, suikastle ilgili Suriye'yi suçlarken, Hizbullah, sadık bir şekilde Suriye'nin yanında yer aldı, kendi adlarına üzüntülerini bildirip, Lübnan'da yaptıklarına olan minnettarlıklarını dile getirdi. Önemli nokta, o zaman risk altında olan direnişin tedarik yolları değil, Suriye'nin Lübnan ve ötesindeki stratejik rolüydü.
 


Stratejik Müttefik Olarak Suriye'nin Değeri

 

Böylesine namüsait bir zamanda, Hizbullah'ın Esad rejimini desteklemek hususunda gösterdiği kararlı duruş, İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas tarafından liderlik edilen “milliyetçi ve direnişçi proje,” ya da nam-ı diğer, “Jabhit al mumana'a” (Batı'nın söyleyişiyle “Direniş Ekseni”) ile “Ilımlı Eksen” diye adlandırılan ABD'nin Arap müttefikleri tarafından yürütülen “ABD'nin projesi” arasındaki bölgesel mücadele bağlamında okunmalıdır. Bölgeye daha geniş bir perspektiften bakarsak, Suriye'nin stratejik öneminin sadece mühimmat sevkiyatında oynadığı rolden kaynaklanmadığını, direniş cephesinde bir Arap ülkesi olarak bulunuşunun kilit öneminden doğduğunu söyleyebiliriz. Ya da Nasrallah'ın kelimeleriyle ifade edecek olursak bu, “bölgedeki tek direniş rejimi”[3] olmasından hasıl oluyor. Direnişi bu şekilde tasvir ederek, Hizbullah araç ve amacı birleştiriyor ve direniş Suriye tarafından desteklenen mücadele metodundan, Suriye'nin siyasi kimliği ve bölgesel pozisyonuna doğru hal değiştiriyor.

 

Siyasi Konumların Savaşı

 

Bölgenin fay hattı, birbirine rakip olan iki siyasi konum arasındadır: direniş ve meydan okuyanlar bir tarafta, teslimiyetçiler diğer yanda. Hizbullah'ın analitik planlarına uyan mücadelenin karakteri, bizzat Nasrallah tarafından da ifade edildiği üzere, savaş doğası gereği “ideolojik, entellektüel, ve dini" aidiyetleri geçişlidir ve kendisini Amerika ve İsrail'in “çıkarlarına” karşı bir siyasi konuma oturtur.[4] Nasrallah, bu konuyu, Eylül 2008'in başlarında verdiği bir demeçte açmıştı:

 

“Prensip olarak, Amerikalılar, yöneticinin İslamcı, Komünist, Marksist, Leninist, Maoist veya Milliyetçi olmasını umursamıyorlar. Bu onlar için önemli bir şey değil. İstediğin ideolojiye veya düşünceye sahip olabilirsin. Önemli olan, senin siyasi programın, senin siyasi programın ne? İsrail'e yönelik konumun ne? ABD'ye yönelik konumun ne?”[5]

 

Çatışmayı bu şekilde örerek, Hizbullah, siyasi duruşları, ideolojilerin üstünde bir konuma yükseltiyor. Bu şekilde kati bir hiyerarşi değişikliği, siyasi duruşu, pasif karakterli olmaktan veya bakış açısı olarak nitelendirilmekten çıkarıp, aktif ve daha dayanıklı bir rol alabileceği bir konuma getirmek demek. Suriye'yi direnişin ön safhalarından çatışmakta olan bir ülke olarak konumlandırarak ve ABD-İsrail çıkarlarına hizmet etmek şöyle dursun zarar veren istikrarlı bir siyasi duruş atfederek, Esad'ın sadece kendisine hizmet ettiği kadar direnişe katkı sunduğunu ifade eden eleştirilere meydan okuyabildi.

 

Bu suçlama sahiplerine göre, Esad'ın Siyonizm karşıtı ve anti-emperyalist söylemi, kendi varlığını meşrulaştırmak için kullandığı araçlardı. Diğer yandan, Hizbullah, her yere yayılmış olan, siyasilerin duruşlarını yaptıklarına, icraatlerine ve stratejik önemlerine göre değil de, onların farzedilen niyetlerine göre yargılamak eğilimini maksatlı bir şekilde oyundışı bıraktı. Rejimin motiflerini göz önünde bulundurmadan, hem Suriye'nin Lübnanlı, Filistinli, İranlı müttefikleriyle kurduğu ilişkinin doğası, hem de bu müttefikliği yürütmek için ödediği bedel, Hizbullah'ın, direnişin, Suriye için bir siyasi araçtan ziyade bir stratejik tercih olduğunu onaylamasını sağladı.

 

Şüphesiz ki, Hizbullah da, Suriye rejiminin meşruluğunun direniş cephesinde gösterdiği yararlılıklardan kaynaklandığının farkında, Esad da “direnişe karşı gizli ittifaklar yapmak” benim için “siyasi bir intihar olurdu” diyerek[6], kendi sözleriyle bu durumu kabul etmiştir. Fakat, Hizbullah, rejimin meşrutiyetinin sadece böylesi bir söylemden kaynaklandığını düşünmüyor. Kendi fiziksel varlığını korumanın ötesinde, Esad rejiminin direnişçiliği kendilerinin bizatihi güvenliklerinin baş prensiplerinden; direnen bir ülke olmak ve Arap haklarının baş müdafisi olmak, rejimin kimliğinin güvencesi. Böylesi bir kimliğe ve bölgesel müttefiklerine sahip çıkmak, belli ki söylemsel bir duruştan fazlasını gerektirir.

 

Filistin ve Lübnan Direnişi için Esad Rejiminin Gerekliliği

 

Nasrallah'a göre, Suriye'nin, Lübnan ve Filistin'deki direniş hareketlerine verdiği destek sadece “ahlaki ve siyasi” olmaktan ziyade, aynı zamanda stratejiktir. Esad Suriyesi sadece kenarda durarak uzaktan müttefiklerini savunmamakta, “sadece direnişin yanında durmamakta, aynı zamanda Lübnan ve Filistin'deki direnişe destek çıkmakla” bizzat mukavemetin içinde yer almaktadır. 2000 yılında direniş, kazandığı zaferi, en azından bir kısmını, Suriye'nin destek çıkmasına borçludur. Nasrallah, “detaylara girip, Suriye yönetimini zor durumda bırakmak istemiyorum” diyerek, bu destek çıkmanın mahiyetini tam olarak açıklamasa da, bunun askeri bir özelliği olduğunu ima etmiştir. Bir başka daha önce benzeri yapılmamış açıklamada, İran'ın gönderdiği mühimmatları Suriye yolu ile sızdırdığını “Bugün bile, İran'dan gelen desteğin bir çoğu Suriye yolu ile geliyor. Suriye'nin iradesi ve duruşu olmasa, İran'ın desteği bile ulaşamazdı ne Lübnan'a, ne de Filistin'e.”[7]

 

Suriye'nin direniş projesine olan bağlılığı kendisini barış görüşmelerinde de açık etmiştir. Eski bir vecizede Henry Kissinger'in dediği gibi “Mısır'sız savaş, Suriye'siz barış olmaz.” Hizbullah, Esad yönetimini İsrail'in koşullarına boyun eğmediği için övdü ve Suriye'yi Filistin mücadelesinde raydan çıkaracak koşullarını reddettiği için takdir etti. Suriye, Filistin meselesinin müzakereler yoluyla parçalanacağı bir dönemde, kendi çıkarlarına göre hareket etmeyerek, bu meselenin tamamen yitirilmesine mani oldu.[8]

 

Bunları göz önünde bulundurursak, Hizbullah'ın görüşü “Suriye yönetiminin, Filistin meselesinde gösterdiği sebat ve himaye ile, kendisine itimat edilebilir” olduğudur. Esad rejimi, Filistin için o kadar olmazsa olmazdır ki, Nasrallah bunun altını kalın çizgilerle çizmiş: “Suriye'nin konumunun korunması” (mevcut rejimin korunmasını ima ediyor), “Filistin mücadelesinin devamlılığının bir önkoşuludur.” demiştir. Bu minvalde, rejimin güvenliğine ve bekaasına yönelik herhangi bir tehdit sadece Suriye'ye değil, Filistin'e ve –Lübnan İç Savaşı'nın sonlandırılmasında oynadığı rol göz önüne alınırsa- Lübnan'a da yönlendirilmiş bir tehdittir.[9]

 

Suriye'nin bölgede oynadığı role karşı takınılan bu takdir edici yaklaşım, Suriye'nin tarihsel olarak Lübnan'daki Filistinlilere ve İsrail'e karşı olan gruplara savaş açtığı yönündeki söylemlerle çatışma halindedir. Hizbullah, Suriye tarihinin bu karanlık sayfalarının üzerinde durmazken, en azından Suriye'nin Lübnan'daki tatsız geçmişinin farkında olduğu Nasrallah'ın sözlerinden çıkarılabilir: “Hiç kimse geçmişte Suriye'nin Lübnan'da bir takım hatalar yaptığını inkar etmiyor. Cumhurbaşkanı Esad da bunu 2005'de mecliste söyledi.”[10] Hizbullah-Suriye arasındaki ilişkilerden yola çıkacak olursak, bu “hatalar” 1990'ların ortasından önceki dönemlerde olsa gerek, çünkü sonrasında Hizbullah ve Hafız Esad rejiminin ilişkileri ilerlemişti. Bu yönde, Suriye ile olan ilişkiler İran'ın aracılığıyla geliştirildi ve Beşar Esad zamanında ise kelimenin tam anlamıyla bölgesel müttefikliğe yükseldi.

 

Esad Yönetiminin Reddediciliğinin Stratejik Değeri

 

Hareketin, Suriye'nin geçmişindeki problemli olayları bertaraf etmesi, yine Esad yönetiminin, diğer teslimiyetçi Arap muadillerinin aksine İsrail'le bir anlaşmaya girmemesi ile kolaylaştırılmış oldu. Ancak buna rağmen bir çok ilerici Arab'a göre, bu müzakerelerdeki tavrı tek başına “İsrail'in en sessiz cephesi”[11] olan Suriye rejiminin “meydan okumacı” tavır için yeterlilikleri yerine getirdiği anlamına gelmez. Hizbullah bu nedenselleştirme biçimini açık bir biçimde reddetti. Öncelikle, Suriye'nin faaliyetlerini, Suriye sanki devlet-dışı (Direniş) aktörlerdenmişçesine değerlendirmedi. Nasrallah bu durumu 2009'da Kudüs Günü'nde yaptığı konuşmada, “bir rejim olarak” Suriye ile bir direniş hareketinin aynı “ekonomik, sosyal ve siyasi sorumlulukları ve uluslararası ilişkileri [yükümlülükleri]” olmadığını söyleyerek, ikisini birbirinden ayırarak belirtmiş oldu.[12]

 

İkincisi, Hizbullah, Esad'ın ilerlemeci muhaliflerinin kabul ettiği ya hep ya hiç mantığını benimsemiyor. Yukarıda değinilen konuşmada, Nasrallah tam da bu sözü geçen gruba “sürekli yeni cepheler açmayı düşünen bir takım insanlar” diyerek hitap etmiş ve Suriye'nin reddedici tutumunu övmüştü: “Doğrudur, [Suriye] savaşmadı ve cepheyi kapattı, ama hala teslim alınamadı.” Geçtiğimiz 30-40 yıl boyunca, Suriye “ne bir gram toprağını ne de bir damla suyunu” teslim etmedi, dahası Cenevre Zirvesi'nde yapılacak olan “bir kaç meterkübün çok üstündeki su” anlaşmalarına da mani oldu.[13] Dahası, Esad yönetimi Golan Tepelerinin özgürleştirilmesi için herhangi bir askeri mücadeleye girişmese bile, “Suriye'nin, Lübnan'daki direnişler, Filistin'deki direnişle, Irak'taki direnişle, birlikte ve yanyana durması kafidir.”[14]

 

Suriye, doğrudan askeri bir cephe açmayarak ne kaybettiyse, onları siyasi duruşuyla telafi etti. Daha başka bir ifadeyle, Direniş cephesinin önündeki siyasi seçenekler, “savaşmalıyız, savaşacak gücümüz yoksa, mağlubuz demektir” zıtlığına tam olarak uymamakta. Askeri bir cephe açmanın koşulları sağlanmadığı takdirde, reddedicilik tutarlı ve stratejik olarak avantajlı bir siyasi seçenek oluyordu. Bu “üçüncü yol” bundan dolayı, çok basit bir şekilde “mağlup olmak” demek değildi, Suriye'nin yaptığı gibi, “yolundan dönmeyen, muhalif, direngen ve değişim için kapasitesini ve gücünü artırmak amacıyla çalışmak” demekti.[15]

 

Siyaseten yolundan dönmemek, sebatkar olmak, ile direnişi birbirine bağlayarak, Hizbullah, reddedicilik'i pasif-agresif yan anlamından çıkararak, ona aktif ve maksadı olan bir anlam yükledi. Dahası, sebatkarlık bağlamı kendisi bizatihi zorluk ve sıkıntının geleceğini varsaydığı için, Suriye, ileri kazanımlar ve kendisinin direnişçi durumu ABD-İsrail diktalarının teslimiyete zorlayan tehditlerine ve baskılarına karşı direngen görüntüsünü verdi. Bu baskılar, 1991'deki sözde “barış sürecinin” kurulmasından sonra iyice şiddetlendi, alternatif olarak havuç ve sopa kullandı, ya da Nasrallah'ın deyişiyle “sindirme ve cezbetme”.[16] Bu baskılar, Beşar Esad döneminde daha da arttı, Suriye kendisini George Bush'un rezil “şeytan ekseni” listesinde buldu, bir de üstüne ABD'nin sponsorluğunda uygulanan ambargolar, Birleşmiş Milletler kararları, terörizmle ilgili suçlamalar bindi. 2007'de, Suriye ile “ilişki” kurmaya başladağı günden başlayarak Washington politikasını “rejim değişikliğinden,” “reformlara” doğru değiştirdi, bu politika temel olarak, İsrail'le barış görüşmelerine başlaması ve bölgesel müttefikleri ile olan ilişkilerini sonlandırması için Suriye'ye verilen bir sinyal idi.

 

Hizbullah'ın Suriye'deki Ayaklanmaya Bakışı

 

Görünen o ki, Washington amaçlarından hiç birine ulaşamadı ve şimdi politikasını tekrar rejim değişikliği yönünde değiştirdi. Tıpkı, 2009'daki İran'daki protestoları, ABD'nin yönlendirdiği “kadife devrim”[17] ve “ülkenin İslami rejimini istikrarsızlaştırmaya yönelik girişim” olarak gören Hizbullah, Suriye'deki protestoları da Esad'ın yönetimini “İsrail'le her türlü teslimiyetçi anlaşmayı imza edebilen ılımlı Arap rejimlerinden biri”[18] gibi yapmak isteyen dış güçlerin tezgahı olarak damgalandı. Dolayısıyla, ABD'nin temelde istediği ne reformları hayata geçirmek ne Suriye'ye demokrasi getirmek, tek isteği boyun eğdirmekti: “Eğer Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Amerikalılara gitseydi, teslimiyetçilerden olsaydı, problem çözülüverirdi.”[19]

 

Hizbullah'ın İran protestolarındaki duruşunun yansıması, Nasrallah'ın, ABD'nin Suriye'deki rolünü, Temmuz Savaşı ve Gazze Savaşı'nın bir devamı olarak görmesidir. Bu iki askeri saldırganlıkta da, Lübnan ve Filistin'deki direniş “Yeni Ortadoğu” planlarını bozduğu için, Washington “[Suriye gibi] başka kapılardan tekrar deniyor.”[20]

 

Bunları akılda tutarsak, Esad rejiminin yıkılması girişimlerinin Amerika ve İsrail'in çıkarlarına hizmet ettiğini görürüz.[21] Hizbullah her ne kadar Suriye muhalefetini doğrudan Amerika ve İsrail'le işbirliği içinde olmakla ve onlara hizmet etmekle suçlamasa da, Hizbullah daha yenice, muhalefeti Washington'ın siyasi duyarlılıklarını memnun etmek için Filistin meselesini söylemlerinden çıkardığı için sert bir şekilde eleştirdi.[22] Muhalefetin belli gruplarından yükselen Hizbullah karşıtı sloganlar ve Hizbullah'ı hükümetin baskıcı politikalarının ortağı olmakla suçlayan söylemler, korkularını gidermeye yetmedi.

 

Örneğin, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, açıkça Esad'ın yıkılması çağrısında bulundu ve “Esad gitmeli” dedi. Muhtemel yeni rejime karşı çekincelerini de belirtmekle birlikte, Peres, rejim değişikliğinin nihayetinde Suriye ile İsrail arasında barışı tesis edeceğini düşündüğünü de söyledi.[23] İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın analizi ise “İran'dan Hizbullah'a yakıcı bir yıkım” yaşanacağı yönünde idi.[24]

 

Hizbullah'ın, Esad Rejimi'ne Verdiği Desteğin Belirleyici Teori ve Pratiği

 

Hizbullah'ın Esad Rejimi'ni desteklemesinin ardındaki stratejik faktörlerin dışında, hareketin bu şekilde pozisyon almasının temelinde belli teorik değerlendirmeler yer alıyor. Hizbullah'ın stratejik olmazsa olmazlarının değişim dinamiği, kendi siyasi amaçlarını önceleyen ve temel değerlerini kavramsallaştıran bir entelektüel tasarıdır. Bu sebeple, Hizbullah'ın, Suriye'deki tartışmalı konumuna ilişkin mantığı kavrayabilmek için, siyasi düşüncelerini ve onun pratikteki yansımalarını anlamalıyız.

 

Hizbullah'ın Baskı Hiyerarşisi

 

Hareketin kimliğini, Hizbullah'ın varlık nedeni olan, İsrail'e karşı direniş ve bu bağlamda zamana göre belirlenen çıkarları ve stratejik amaçları oluşturuyor. Bu yüzdendir ki, “direnişin önceliği” atılan her adımın arkasındaki mantığı gösteren bir rehber görevi görüyor. Direnişin öncelikleri belirli bir baskı hiyerarşisi içinde değerlendiriliyor: İsrail bir numaralı adaletsizlik kaynağı, onu ikinci olarak Amerika çok yakın takip ediyor, bilhassa Amerika'nın kölesi durumundaki baskıcı rejimler de üçüncü sırayı işgal ediyor.[25] Belirli bir şiddet ve baskı bu üç kategorinin de ortak özelliği, ancak şiddet kendi başına adaletsizliğin belirleyicisi değil. İsrail rejiminin kullandığı şiddetin onu kötülüklerin başı yapmasının nedeni ise Siyonist devletin “katıksız bir şeytanı” temsil etmesi ki, bu hal “işgalin meydana getirdiği durumdan” değil, “İsrail Devleti'nin bizatihi varlığından” kaynaklanmaktadır.[26] Bunun gibi, Hizbullah için, İsrail'in uygulayageldiği şiddet ile, Esad rejiminin uyguladığı mukayese bile edilmez.

 

Çokça atlanan bir nokta da, Hizbullah'ın Suriye rejiminin baskısını kendisinin de tecrübe ettiğidir. Örneğin, 1987'deki “Fethullah Katliamı”nda, Suriye güçleri, Beyrut'ta, 23 Hizbullah savaşçısını büyük bir soğukkanlılıkla öldürmüştü. Yine 1993'te, “Eylül Katliamı” olarak da bilinen, Suriye'nin emirleri doğrultusunda hareket eden Lübnan ordusu, Eylül 1993'teki Oslo Anlaşmasını protesto eden bir çok Hizbullah taraftarını öldürdü. Bu iki olayda da, hareket yaralarını ancak sardı ki direniş aktiviteleri önünde bir engel olmasın. Direniş, öncelikleri için açık bir şekilde Lübnan'daki Suriye güçleriyle karşı karşıya gelmekten sakındı.
 


Eğer Hizbullah, daha ulvi bir amaç için Suriye rejiminin kendisine yöneltmiş olduğu şiddeti görmezden geliyorsa, aynısını Suriyeli protestoculardan da bekliyor olması akla yatkın olan düşünce. Hizbullah'ın stratejik mantığına göre, baskıcı rejimi devirmeye yönelik gösterilen çabalar, İsrail'e direnmek ve Amerikan askeri ve politik emperyalizmine cephe almak gibi önceliklerden sapıyor.

 

1997'de, Cezayir içsavaşının ortasında ve Mısırlı İslamcılar tarafından gerçekleştiren sayısız şiddet olaylarında, Nasrallah, muhalif İslamcı gruplarla, onların otokratik rejimleriyle aralarını yapmak için girişimler başlattı. Mısır'daki militan İslamcı gruplara, devlete karşı silahlı bir kalkışma yerine Mübarek rejimiyle diyalog içine girmeleri yönünde tavsiyelerde bulunuldu. Hizbullah'ın bu şekilde davranmasının başlıca gerekçesi, silahlı çatışmanın yol açacağı kaos ortamının, “rejimin kendisinden de beter baskıya” yol açacağı düşüncesiydi. Bu davranışın bir başka gerekçesi de, içimizdeki despotluğa karşı ayaklanmaktan ziyade, silahlar “esas düşman” İsrail'e doğrultulursa, bu grupların kendi insanlarına daha iyi hizmet edebileceği düşüncesidir.[27]

 

2002-2003'te Amerika'nın Afganistan ve Irak işgallerinden sonra, Amerikan işgallerine karşı direnmek öncelikler listesine eklenerek, baskıcı rejimlere karşı durmaktan daha da önemli görüldüğü bir nevi ilan edilmiş oldu. Bu mantıkla, hemen Amerika'nın Irak işgali öncesinde, Nasrallah, Iraklı muhalif Şia gruplarıyla, Saddam rejiminin Lübnan'daki Taif Anlaşmasına benzer bir şekilde uzlaşmaları çağrısında bulundu. Burada hatırlatmak önemli, bilindiği gibi, Hizbullah'ın da resmen selamladığı İslamcı Dava partisi'nin entellektüel kurucularından olan Seyyid Muhammed Baqır el-Sadr'ın da aralarında bulunduğu sayısız muhalif Şii, Saddam tarafından öldürülmüştü, ve yine bilindiği gibi Saddam Hüseyin rejimi, Hizbullah'ın en yakın müttefiği olan İran'ın ezeli düşmanıdır. Fakat, hem muhtemel bir sivil savaş, hem de Amerikan işgali, Saddam'ın baskıcı rejiminden daha da kötü bir seçenek olarak belirdi.

 

Bunları gözönüne alarak bakarsak, Hizbullah'ın, Suriye'nin parçalanması ve Amerikan hegemonyası anlamına gelen, Esad'ın gidişine karşı, Esad rejimini desteklemesine şaşmamak gerekiyor. Sanırım, şiddet ve dış güçler tarafından desteklenen mezhepçi bir iş savaş yerine, silahsız gösterilere yapılan acımasızca uygulamalar söz konusu olsaydı, Hizbullah da rejime desteğini bu kadar gür ve şeksiz şüphesiz ifade etmezdi desek yanlış bir çıkarım yapmış olmayız. Hizbullah'a göre, iki taraftan da güvenilir bilgi akışının olmaması ve anaakım medyanın çarpıtmaları sadece popüler ajitasyonlarla birlikte, çatışmaların kapsamı ve doğasını da bulanıklaştırıyor.[28]

 

Obama yönetiminin, muhalifler “adeta kendini koruma kastı ile şiddete başvurdu”[29] yönündeki açıklamaları, Hizbullah'ın olayları okuma biçimine pek de gölge düşürmüyor. Dahası, anaakım medyanın servis ettiği silahsız sivillere karşı rejimin zalimliği söylemi, Suriye Ulusal Konseyinin şiddete başvurma tehditi[30] ve muhalefet şemsiyesi altındaki silahlı unsurların  “uluslararası toplum”dan silah ve mühimmat istekleri ile doğruluğu şüpheli hala geldi.[31]

 

Hizbullah'ın Devrim'e Destek Verme Kriterleri

 

Bunların hiçbirisi Hizbullah'ın doğası gereği devrim karşıtı olduğunu söylemiyor – hatta Arap ayaklanmalarına yönelik desteği onun devrimci mücadelenin müdafisisi olduğunu ispatlıyor. Geçtiğimiz on yıllarda, Arap rejimleri gittikçe Amerika ve İsrail'e yaklaşmakta ve onların, Hizbullah'ın eski lideri Seyyid Abbas El-Musevi'nin deyimiyle, “dönemimizin en büyük iğrençliği” ile olan ilişkileri gittikçe doğrudan ve artık tahammül edilemez bir hal almaktadır. Sonuç olarak, devrimci eylemlerden kaçınmanın faydaları (sivil savaşa yol vermemek ve İsrail ve ABD'nin üzerine yoğunlaşmak) ABD ve İsrail'e karşı atıl durmanın maliyetinden daha ağır basmaktadır.

 

Örneğin, hareket geçmişte Mısırlı İslamcıları devlete karşı silahlı direnişe başlamalarından caydırmak istediyse de bu durum Gazze Savaşı sürecindeki Nasrallah'ın açıklamalarıyla değişti. Benzeri görülmemiş kadar sert ve tahrip edici bu harekette, Nasrallah, Mısır Ordusu'nu Gazze'deki kuşatmayı sürdürmeyi reddetmeleri yönünde teşvik etti ve “milyonlarca” Mısırlı'ya, hükümetin baskısına karşı cesur olmaları ve sokaklara çıkıp öfkelerini göstermeleri için çağrıda bulundu. Bu duruş, Mısır'ın, “İsrail'le ortaklığı” hususunda sessiz kalmayı da geçip, Mübarek rejiminin önceden haberdar edildiği İsrail işgaline suç ortaklığı etmesi ve Gazze halkını ve direnişçileri Refah geçişini kapayarak boğmak istemesinin sonucudur.

 

Mısırlılar bundan iki yıl sonra isyan ettikleri zaman, hareket, karşı çıktıkları şeyleri “adaletsizlik, yolsuzluk, baskı ve açlık ... ve rejimin Arap-İsrail çatışmasına yönelik politikası” diyerek özetledi. Ocak 2011'deki ayaklanmaların bir kısmı sadece stratejik meseleler tarafından hareketlendirilmekle kalmadı, hem de İsrail'in çıkarlarına zarar verdi ve “gerçek bir panik ve alarm haline” sebep oldu. O kadarla da kalmadı, ayaklanmanın etkisi Mısır sınırlarını da aştı ve –genelde direniş mücadelelerinin tekelinde taşıdığı- “bölgenin çehresini - özellikle de Filistin'de değiştirme şansına”[32] sahipti.

 

Dolayısıyla, Arapların ABD-İsrail projelerine suç ortaklığı ettiği bu rezil süreç boyunca, Hizbullah'ın devrimci ilkeleri iki birbiriyle eşzamanlı kritere dayandı: birincisi, “rejimin, bölgeye dönük Amerikan-İsrail projelerine olan tutumu” ve ikincisi, rejimin reform yapabilme potansiyeli.[33] Nasrallah'ın da altını çizdiği gibi, “kriterlerimiz, tüm Arap devrimlerine karşı bizim pozisyonlarımızı belirleyen aynı kriterlerdir.”[34] Tunus, Yemen, Libya, Bahreyn ve özellikle Mısır'daki devrimler bu iki kriteri de karşıladıkları için, o rejimler Amerikan projelerinin tebaaları oldukları ve reform yapmaya yönelik isteksiz oldukları için, Hizbullah bu devrimlere yönelik desteğini tutarlı bir şekilde sürdürdü. Tersine, Esad rejiminin bölgedeki rolü ve direnişçi pozisyonu, ve üstüne de rejimin reformlara ve diyaloga yönelik açıklık hali, Hizbullah'ın bu rejim muhalefetine destek vermesini gerektiren iki kriteri de karşılamadığını gösteriyor ve sonuç olarak Hizbullah “direnişçi ve reformlar yapagelen bir rejimin bertaraf edilişine destek vermesi” mümkün olmamakta. [35]Bunun gibi, yaygın olarak suçlandığı üzere Hizbullah'ın bu protestoculardan kıskandığı desteğin nedeni “çifte standard” değil, tam tersine “tek standardın” sonucudur.[36]

 

Sonuç: Hizbullah'ın Hak ve Özgürlükler Düşüncesi

 

Siyasi rolü sürekli bir biçimde askeri rolüne bağlı bir siyasi parti olarak, Hizbullah hiç bir zaman, Lübnan'daki büyük siyasi temsiliyet içinde kendi siyasi haklarının peşinden koşmadı. Hem 1992'de, hem de 1996'da, kendi başına daha fazla koltuk kazanacağını bildiği halde, Suriye'nin, Emel Hareketi ile işbirliği yapması yönündeki baskılarına boyun eğdi. Destekçilerinin ve savaşçılarının öldürüldüğü zaman yaptığı gibi, Hizbullah bir kez daha direnişin selameti için “Saqf el Suri”ye (Suriye tavanına) dayanmayı tercih etti. Benzer şekilde, siyasi güç elde etmeye çalıştığı zaman bile, bu direnişi dış baskılardan koruyabilmek içindi, tıpkı 2005'te Suriye güçlerinin Lübnan'dan çekilişinin ertesinde olduğu ve 2011'de Saad Hariri'nin Lübnan Özel Mahkemesi'yle ilgili bir mesele üzerine hükümeti bırakması zamanında olduğu gibi. Ondan sonra bile, Hizbullah her zaman, asgari bir hükümet temsiliyeti ile yetindi. Büyük siyasi yelpaze içinde Şii toplumun büyüklüğüne uygun bir temsiliyet gücünün bile peşinden koşmadı.

 

Gerçekten de, Hizbullah kendi siyasi haklarını direnişi korumak için feda etti, ve diğerlerini de direnişe karşı çıkış haklarından mahrum etti. Mayıs 2008'de yaşanan olayın gösterdiği gibi, kendi direniş faaliyetlerini felce uğratmak isteyen yurtiçindeki bir rakibine karşı da silah kullanmak konusunda tereddüt etmedi. Ulusal Diyalog konuşmalarında, yine bu uzlaşmaz tavrı daha az kışkırtıcı bir düzeyde sergiledi. Hizbullah, rakipleriyle silahlar üzerine bir diyalog kurmaya gönüllü, ancak şartlarını, tamamen silahsızlanmaya karşı çıktığı ve Lübnan ordusu altında direnişe devam etmeyi reddettiği sürece de, bir o kadar tartışılamaz kılıyor. Nasrallah da bu durumu, hareketin direnişini tanımlarken kullandığı, hiç bir zaman “ulusal bir fikir birliğinin nesnesi olmamış … tartışmalı bir ulusal mesele” sözleriyle onaylıyor.[37] Halkın gözünde ve popüler bir meşrutiyet, şüphesiz Hizbullah'ın arzuladığı bir şey ama ne pahasına olursa olsun değil. Bu manada, direniş, halk tarafından kurulduğu için doğru değil; direniş doğruyu temsil ediyor çünkü özgürlük arayışında olan bir hareket. Dahası, “Direniş, ne ulusal ne de popular bir fikirbirliğini beklemeyecek, bilakis silah ve basını özgürleşme görevi yönünde elinde tutmalı.”[38]

 

Devrimci faaliyetlerde olduğu gibi, mesele “sadece insan kanı, kadınların kaderi, çocukların kırılmış kemikleri veya aç veya fakirlerin ağızlarından çalılan bir parça ekmek” tehdidi değil. Mesele, insanlar, millet, kader, kutsal mekanlar, tarih ve gelecektir.[39] Başka bir deyişle, siyasi eylemin nihai amacı ne sadece liberal düşüncedeki gibi bireyin çeşitli sivil ve siyasi haklarını korumak, ne de sosyalist idaredeki gibi sosyal ve ekonomik katılımın çerçevesini genişletmek: nihai amaç, ümmetin dün, bugün ve yarın tezahürleri olan tarihsel geçişliliği olan müşterek haklarıdır.

 

Aslında, partinin siyasi sisteme katılımı genel olarak liberal demokrasiye uyumlu, ancak partinin direnişi çoğunluğun yönetimi ve siyasi çoğulculuk gibi evrenselleşmiş Avrupa-Amerikan liberal fikirleriyle uyumlu değil. Hizbullah'ın özgürlük anlayışı, pozitif özgürlük anlayışı olarak, bireyin kendi kaderini tayin hakkı ve kendini gerçekleştirmesi, ve liberal kaygılardan, dış sınırlamalardan ve engellemelerden üstün çıkmaktır. Özgürlük, liberalleşmeyle ilişkili olduğu kadar, hareketin kamusal söyleminde, Hizbullah'ın çoğul olarak bahsettiği kamusal “özgürlükler” olan liberal özgürlük anlayışından daha belirgin olarak göze çarpmaktadır. Liberalleşmeci özgürlük, Nasrallah'ın, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'ya verdiği cevapta görüldüğü üzere, demokrasiyle eşanlamlı gibi kullanılıyor: “Bu büyük sahtekarın iddia ettiğine göre bir milyon Arap, onun söyleyişiyle İsrail'de özgürlük ve demokrasinin keyfini çıkarıyor. Hayır, Netanyahu Bey … Biz Lübnan'da bu dünyanın özgür insanlarıyız. Biz, Lübnan'da, kendi özgürlüğümüzü kanımızla koruyoruz…”.[40] Yine bu liberalleşmeci özgürlük anlayışını, Nasrallah'ın Mısır ayaklanmasını, “fakirlerin devrimi, özgür insanların, özgürlük-arayıcılarını ve hakaret ve aşağılanmayı kabul etmeyen insanların … ABD ve İsrail'in istek ve arzularıyla kuşatılmanın sonucu” olarak algılamasında görebiliriz.[41]

 

Bir eldeki özgürlük, ve diğer eldeki baskı ve liberalleşmenin ilişkisi, eğer Hizbullah'ın ilk manifestosunun –1985 “Açık Mektubunun”- “Özgür mazlum insanlara” yazıldığını hatırlarsak daha da belirgin bir hal alıyor. Bir başka örnekte, zulüm, “özgür” olma hali gibi tanımlanıyor.[42] Özgürlüğü ve zulmü böylesi birbirleriyle değişebilir yaparak, Hizbullah'ın özgürlük bağlamı daha az liberal ve post-diktatörlük düşüncesinde, ve daha çok devam edegelen, sınırları olmayan bir durum ve süreçtir. Özgür olmak, sadece özgür olmak değildir, bilakis, adalet için süregiden bir mücadeledir. Tam olarak bu nedenle, Hizbullah, doğası gereği Suriye'deki gibi ABD ve İsrail sömürgeciliğine karşı yapılan mücadelenin zararına da olsa, sadece kendilerini devletin kontrolünden azade kılmak isteyen liberal ayaklanmaların karşısındadır.

 

Amal Saad-Ghorayeb: Lübnanlı bağımsız akademisyen ve siyaset analisti. Hizbullah: Siyaset ve Din (Hizbullah: Politics and Religion, Pluto Yayıncılık, Londra: 2002) kitabının yazarı olan Saad-Ghorayeb, İran'ın bölgesel ittifakları üzerine IB Tauris yayınevi için yeni bir kitap hazırlığında. Bir dönem Lübnan Amerikan Üniversitesi'nde dersler verdi ve Beyrut'taki Carnegie Vakfı Ortadoğu Merkezi'nde ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulundu.
 

Çev: Mehmet Ali Beydiger
 

medyasafak.com



[1] Nasrallah , Direniş ve Kurtuluş Günü Konuşması, Manar TV, Mayıs 25, 2011

[2] Nasrallah, Kudüs Günü Konuşması, Manar TV, 26 Agustos 2011

[3] Nasrallah, Direniş ve Kurtuluş Günü Konuşması.

[4] Nasrallah, Manar TV, 7 Şubat 2011

[5] Nasrallah, Manar TV, 29 Aralık 2008

[6] Beşar Esad, SANA'dan alıntılandı, 30 Mart 2011

[7] Nasrallah, Kudüs Günü konuşması.

[8] Adı geçen konuşma (Agk).

[9] Agk.

[10] Agk.

[11] Örneğin Lamis Andoni'nin makalesine bakınız:  “Beşar Esad'ın Hilesi: Direniş Efsanesi” (The Delusions of Bashar Al Asad: the Myth of Resistance), Al Jazeera English, 3 Nisan 2011

[12] Nasrallah, Kudüs Günü Konuşması, Manar TV, 22 Eylül 2009

[13] Adı geçen konuşma.

[14] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 24 Ekim 2011

[15] Adı geçen röportaj.

[16] Nasrallah, Direniş ve Kurtuluş Günü konuşması, Adı geçen konuşma.

[17] Kasım Röportajı, AFP, Haziran 25, 2009

[18] Nasrallah, Direniş ve Kurtuluş Günü konuşması, Adı geçen konuşma.

[19] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 24 Ekim 2011

[20] Nasrallah, Direniş ve Kurtuluş Günü konuşması, Adı geçen konuşma.

[21] Adı geçen konuşma.

[22] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 24 Ekim 2011

[23] “İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres: Beşar Esad İstifa Etmeli,” The Huffington Post, 26 Temmuz 2011

[24] “Barak: Esad'ın Düşüşü İran'a Kadar Uzanan Acı Bir Yıkım Olacak,” Naharnet, 20 June 2011

[25] Lütfen bakınız:  Amal Saad-Ghorayeb, Hizbullah: Siyaset ve Din, sayfa 16-22

[26] Adı geçen eser, sayfa 134

[27] Age. sayfa 23-24

[28] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 24 Ekim 2011

[29] “Suriye, ABD'yi  Ordusuna Karşı Şiddete Teşvik Etmekle Suçluyor,” The Daily Star, 29 Eylül, 2011

[30] Lütfen bakınız, örneğin: Suriye Ulusal Konseyi Başkanı, Burhan Ghalioun'nin sözleri, AFP, 4 Ekim 2011

[31] “Suriye Ordusu'ndan Ayrılanlar Muhalif Grupların Silahlandırılmasını İstiyor” AFP, 4 Ekim 2011

[32] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 7 Şubat 2011

[33] Nasrallah, Röportaj, Manar TV, 24 Ekim 2011

[34] Adı geçen röportaj.

[35] Adı geçen röportaj

[36] Nasrallah, 19 Mart 2011

[37] Nasrallah, Manar TV, 16 Şubat 2011

[38] Nasrallah, Manar TV, 26 Mayıs 2008

[39] Nasrallah, Manar TV, 7 Şubat 2011

[40] Nasrallah, Direniş ve Kurtuluş Günü Konuşması.

[41] Nasrallah, Manar TV, 7 Şubat 2011

[42] Saad-Ghorayeb, s.19

 

Öne Çıkan Haberler

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg

ÖZEL: FHKC Siyasi Büro Başkanı Semir Loubani, Filistin

C7rqqs3XQAEqSTZ.JPG

ÖZEL: Enis Nakkaş Medya Şafak'a konuştu

thumbnail_17424786_10155120138019666_3732111168710872410_n.jpg