slogan
     

DOSYA: İRAN’IN FİLİSTİN'E ADANMIŞLIĞININ İDEOLOJİK VE STRATEJİK NEDENLERİ

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Lübnanlı ünlü solcu akademisyen Amal Saad-Ghorayeb'den dosyalık çapta önemli bir analiz daha...

Çatışma Forumu Monografisi
 

İRAN'IN FİLİSTİN DAVASINA ADANMIŞLIĞININ İDEOLOJİK, SİYASİ VE STRATEJİK NEDENLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME
 

Amal Saad-Ghorayeb
 

Temmuz 2011 

 

Çatışma Forumu: Beyrut - Londra

 

İran'ın Filistin ve Lübnan'daki direniş hareketleriyle olan ilişkisi, diğer Arap ülkeleriyle ve devlet dışı aktörlerle olan ilişkileri çerçevesinde değerlendirilemez. Bu ayrım varlığını yalnız İran İslam Cumhuriyeti'ni Hizbullah, Hamas ve Suriye'ye bağlayan "Direniş Mihveri"ne değil, belki daha da önemlisi bu stratejik ittifakın temelini oluşturan ve genel olarak İran'ın dış politikasını belirleyen Filistin davasının merkeziyetine borçludur. İran'ın Arap dünyasıyla olan bağlantıları hakkında daha kuşatıcı bir kavrayış sahibi olmak için İran'ın Filistin davasına olan adanmışlığının doğasını ve kapsamını incelemek yerinde olacaktır. Bunu yaparken şu nedensel değişkenleri kullanmak yerinde olacaktır: ideoloji, ulusal güvenlik, stratejik menfaatler ve "ontolojik güvenlik" (kimlik güvenliği). Bu değişkenler sırasıyla tarihsel, dinî, kültürel ve siyasi etkenler tarafından şekillendirilmekte olup, İran İslam Cumhuriyeti'nin İsrail'i reddedişini ve Filistin davasının ideolojik ve stratejik sabitlerini takdis etmeye hizmet etmiştir. Filistin davasının ve daha geniş çerçevede İsrail'e karşı olan düşmanlığın, İslam Cumhuriyeti ile Hizbullah arasındaki organik ilişkinin omurgasını teşkil ettiği göz önünde bulundurulduğunda (Bu ilişki makalenin ilerleyen bölümlerinde incelenecektir) yukarıda sözü edilen değişkenler, İran'ı Lübnan direniş hareketine nasıl güçlü bağlarla bağladığını daha da açıklıkla ortaya koyar.

İran'ın Filistin Davasına Sadakatinin İdeolojik Kökenleri

Tarihî Kökenler

Bu davanın kutsal amacı Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın yakın geçmişte Filistin'i “çağımızın en önemli davası ve tarihin en büyük adaletsizliği” olarak betimlediği konuşmasında açığa vurulmuştur.[1] Bu hassasiyet içinde bulunduğumuz senenin ilk aylarında, reform talep eden muhalefetin, diğer adıyla “Yeşiller hareketi”nin mimarı olarak olmasa da “kalkanı” olarak kabul edilen Ayetullah Ekber Haşimi Rafsancani tarafından bir kez daha dile getirilmiştir. Rafsancani, Filistinli İslamî Cihat lideri Ramazan Abdullah Muhammed Şallah'la yaptığı görüşmede Filistin meselesinin “İran'ın temel meselesi”[2] olduğunu ifade etmiştir. Rafsancani'nin açıklamasındaki samimiyetten daha da manidar olan şey, onun gibi, dış politika konusunda “pragmatist” ve “ılımlı” olmalarıyla meşhur kimselerin kendilerini hâlâ Filistin'e olan bağlılıklarını göstermek ve Filistin meselesinin İran'ın Ayetullah Humeyni çizgisindeki siyasi söylemindeki merkeziyetinin altını çizmek zorunda hissetmeleridir. Bu iki tarafın siyasi görüşleri arasındaki büyük farklılıklara karşın, her iki taraf da “Hatt-ı İmam”a (İmam Humeyni çizgisi) ve onun ana hatlarını çizdiği dış politika ilkelerine sahip çıkmaktadırlar. Bu ilkelerin başında ise İsrail'in şeytan olarak gösterilmesi ve Filistin'e de aynı ölçüde saygı gösterilmesi gelir.           

Aslına bakılırsa Ayetullah Humeyni, İslam Devrimi'nden en az 15 yıl önce, henüz 1960'larda devrimci mücadeleye giriştiğinde Filistin meselesini temel meselesi olarak konumlandırmıştır. İran'ın dinî lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney, Devrim'den önce, Devrim sırasında ve sonrasında kullanılan bu retorik “leitmotif”i kullanmak konusunda İmam'ın izinden giderek Filistin meselesini İslam dünyasının “en önemli meselesi” ilan etti[3] ve bu meseleyi yirmi yıla yayılan uzun söylevler tarihinde diğer bütün meselelerden daha sık gündeme getirdi.[4] 2009 yılı Ocak ayında vuku bulan Gazze Savaşı sonrasında, İran'ın dini lideri Hamaney Filistin ulusunu, “tarihteki en dirençli halk olarak anılmayı fazlasıyla hak eden”[5] bir ulus olarak nitelemiştir. Dahası, İran'ın hâlihazırdaki dini lideri Filistin meselesinin insanların “özgürlük ve insan hakları” konusuna ne kadar duyarlı olduklarının “ölçüsü” olduğunu belirtmiştir. Hamaney'e göre, ABD Başkanı Obama ve “değişim” sloganı başarısızlığa uğramıştır, zira Obama yönetimi “Konu gerek Filistin meselesi gerekse diğer meseleler olsun göstere göstere yalan söylemektedir.”[6]          

İsrail ve Filistin hakkındaki, birbiriyle bağlantılı bu iki söylemin İran dış politikasının merkezî söylemleri olarak kurumsallaştırılması İran'ın yakın tarihinde gerçekleşmiştir. Unutmamalı ki bu yakın tarihe, başında Şah Pehlevi'nin yer aldığı zorba yönetimin sadık destekçileri olan ABD ve İsrail'in eliyle bu ülkede kurulan yabancı hegemonya geleneği damgasını vurmuştur. Devrimden onlarca yıl önce Ayetullah Humeyni ve diğer ulema Şah'ın İsrail'le olan yakın ilişkilerine şiddetle karşı çıkmışlardı. Ayetullah Humeyni'nin “Şah'a karşı çıkmasının altında yatan nedenlerden biri” de Şah'ın İran ekonomisini dönüştürmüş olmasıydı: İran, İsrail'den gelen sayısız ürünün satıldığı bir pazar hâline gelmişti ve İran, İsrail'in petrol talebini karşılamak için yüklü miktarda petrol ihraç etmeye başlamıştı.[7] Bu duruma itiraz edenler ise, CIA ve Mossad tarafından kurulan ve desteklenen Savak adındaki baskıcılığıyla meşhur güvenlik aygıtı tarafından susturuluyordu. Devrim'e kadar devam eden[8] bu durum İmam Humeyni'nin bir defasında “Şah acaba bir İsrailli mi?” diye sormasına dahi neden olmuştu.[9]     

“Hain Şah'ın” ABD ve İsrail'e olan bağımlılığına karşı dillendirilen bu suçlamalar sonucu Ayetullah Humeyni 3 Haziran 1963 tarihinde tutuklandı. Humeyni'nin tutuklanması, “15 Hordad Kıyamı” olarak bilinen ve 15 sene sonra İran İslam Devrimi'yle birlikte doruk noktasına ulaşacak olan protestolara neden oldu.                 

Aslında İslam Devrimi'nin kökeninde büyük ölçüde ABD hegenomanyasına tepkiler ve İsrail'in İran'ın ekonomi ve güvenlik kurumlarına sızması yatıyordu. Dolayısıyla Devrim aynı zamanda hem monarşiye karşı bir isyan, hem de ABD emperyalizmine ve İsrail'in sert müdahalelerine karşı bir bağımsızlık savaşıydı. Devrim sırasında herkesin dilinde olan şu slogan bu durumu açıkça ortaya koyar: “Bağımsızlık, özgürlük, İslam Cumhuriyeti” (İstiklal, azadi, cumhuri-yi islami).    

Ayetullah Humeyni, bir yandan İran'ı emperyalizmden kurtarma çağrısı, diğer yandan da Filistin'i Siyonist rejimden kurtarma çağrısı yapıyordu. Devrimin sloganlarından bir diğeri olan “Bugün İran, Yarın Filistin” bu ikili çağrıyı özetler niteliktedir.[10] Ayetullah Humeyni, birbirine bağlı bu iki hedefi gerçekleştirmek için 1968 yılı Ekim ayında, müminlerin Filistinli mücahitlere yardım etmek için humsun[11] bir bölümünü kenara ayırmakla sorumlu olduğunu ifade ettiği bir fetva verdi. Bu fetva daha önce verilen hiçbir fetvaya benzemiyordu, zira humsun verileceği kimseler Şii olmadıkları gibi laik bir yapılanma olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nün mensuplarıydı.     

Devrimden sonra başa gelen hükümetin ilk işlerinden biri, İsrail büyükelçiliğini kapatarak yerine bölgedeki ilk Filistin büyükelçiliğini açmak oldu. Aynı sene içinde Humeyni ayrıca Ramazan ayının son Cuma gününü “Kudüs günü” ilan etti. “Kudüs günü” hem “Filistinli Müslüman halkın meşru haklarını geri almasına destek veren Müslümanların uluslararası dayanışmasına”[12] vurgu yapıyor, hem de “mazlumların küstah güçlerin karşısına çıkmasına”[13] atıfta bulunuyordu. Bu şekilde, Filistin'e verilecek destek, Humeyni'nin “müstekbirin” (zalimler) ve “müstada'fin” (mazlumlar) arasında kurduğu ikili karşıtlığın da gösterdiği üzere hem ahlaki hem de dinî bir zemine oturtulmuş oluyordu: Biz her zaman, hangi kutupta yer alırlarsa alsınlar mazlumların yanındayız. Filistinliler bugün İsrailliler'in zulmüne uğruyor. Bu nedenle biz Filistinliler'den yana duruyoruz.”[14]         

Benzer şekilde, yukarıda sözü edilen duruşun beraberinde getirdiği, İsrail'in varolma hakkını reddetme düsturu da ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı gibi seküler olmakla birlikte ahlaki olan bir hak temelinde benimsenmiştir. Yahudi devleti, başka bir halkın haklarının ihlali pahasına, bu halkın toprakları “gasp edilerek” kurulan gayrımeşru bir devlet olarak görülür. Tam da bu nedenle İsrail ne zaman anılsa başına “gaspçı” sıfatı da eklenir. Dolayısıyla “tüm Filistin talan edildiği için 1948'deki topraklar ile 1967'deki topraklar arasında hiçbir fark” görmeyen Ayetullah Humeyni'nin gözünde Filistin halkının, tarihî Filistin'i yeniden ele geçirme hakkı ve dahası zorunluluğu vardı. Buna koşut olarak Ayetullah Humeyni ve onun yolunu takip edenler İsrail'le yapılacak her türlü barış müzakeresini de ilkesel olarak reddediyorlardı. Onlara göre İsrail'le Filistin arasında yapılacak bir barış müzakeresi, şeriate aykırıydı: “İsrail'le ya da onun tayin ettiği aracılarla ilişki kurmak, bu ilişkiler ister ticari ister siyasi olsun, yasaktır ve İslam'a aykırıdır.”[15] İran'ın önde gelen reformcu din adamlarından olan (ve aynı zamanda “Yeşil Hareket”e de destek veren) Ali Ekber Muhteşemi de şu açıklamayı yaparak bu dinî yasağın altını bir kez daha çizmiştir: “Annapolis [barış] konferansına katılmak, mesele dinî açıdan ele alındığında görülür ki, haramdır.”[16]     

Öte yandan, Filistin meselesi Humeyni'nin gözünde sadece Filistin halkını ilgilendiren ulusal bir mesele değil, bütün Müslümanları ilgilendiren bir meseleydi, zira Kudüs Müslümanların “ilk kıblesi” olarak “Müslümanlara aitti.”[17] Bu nedenle de dünyadaki bütün Müslümanların “İsrail'e karşı silahlanmak”[18] ve Kudüs'ü özgürleştirmek gibi dinî ve ahlaki bir görevi vardı. “Baskıcı” süpergüçlerin “İslam dünyasının kalbine yerleştirdiği” yabancı bir cisim olan[19] İsrail sadece Kudüs ve Filistin'in varlığı açısından değil, bütün bir Arap dünyasının ve İslam dünyasının varlığı açısından büyük bir tehdit teşkil ediyordu. Bilindiği üzere Ayetullah Humeyni'nin “kanserli bir tümör” ve “virüs” olarak nitelediği İsrail, “İslam'ın temellerine” ve “insanlığa” düşmandı. İsrail bu şekilde hem dinî hem de ahlaki açıdan kınanıyor ve “şerrin nüvesi” ve “çürümenin yatağı” olarak niteleniyordu. Bu gibi bir şeytanlaştırma İran'ın resmî söylemine hâlen hâkimdir. İsrail'e hâlâ “küçük Şeytan,” “Şeytan'ın bayrağı” ve “Şeytan'ın tecessüm etmiş hâli” olarak atıfta bulunulmaktadır.             

Siyonist Rejimin Ortadan Kaldırılması ve Filistin'in Kurtuluşu

İsrail'in ne denli kınandığı ve İran'ın siyasi doktrini açısından Kudüs'ün kurtuluşunun ne denli merkezî bir önemi haiz olduğu göz önünde bulundurulduğunda, İslam Cumhuriyeti'nin İsrail'e karşı olan ilkesel tutumunun gereği olarak bu kurtuluşun gerçekleşmesinin ön koşulunun İsrail devletinin ortadan kalkması olduğu görülür. Geçtiğimiz senelerde bu tutum, Ahmedinejad'ın konuya ilişkin, her dillendirildiğinde büyük tartışmalara yol açan bir sloganı yeniden gündeme getirmesiyle medyanın ve siyasetçilerin yoğun ilgisine mazhar oldu. Ahmedinejad'ın, 2005 yılı Ekim ayında düzenlenen “Siyonizmsiz bir Dünya” adlı bir konferansta yaptığı meşhur konuşmada “İsrail'in haritadan silinmesi” çağrısında bulunduğunun iddia edilmesi uluslararası arenada öfkeye neden oldu. Bu ise, zikredildiği iddia edilen cümle hakkında semantik tartışmaların yapılmasını sağladı.[20] Ne var ki, bu cümleye daha yakından bakıldığında, İslam Cumhuriyeti'nin kökünü kazımak istediği şeyin Yahudi halkı değil bu halkı idare eden Siyonist rejim olduğu açıkça görülür. Bu cümlenin ifade edildiği bağlam dikkate alındığında, Ahmedinejad'ın konuşmasında “Kudüs'ü işgal eden Siyonist rejimin” yok edilmesine dair yaptığı çağrının, Şah'ın, Saddam'ın ve Sovyetler Birliği gibi diğer yenilmez görünen rejimlerin nasıl yıkıldığına dair sarf ettiği sözlerden bağımsız düşünülemeyeceği görülür. Ahmedinejad konuşmasında Siyonist rejimin de bu rejimlerin kaderini paylaşacağı tahmininde bulunmuştur. Bu nedenle Dışişleri Bakanı Muttaki ve Hamaney'in siyaset ve güvenlik danışmanı Ruhullah Hüseyniyan gibi İranlı üst düzey bürokratlar, Cumhurbaşkanı'nın İsrail'de yaşayan halka karşı bir soykırım yapılması için değil rejimin değişmesi için çağrıda bulunduğunun altını çizmişlerdir. Keza Ahmedinejad da 2007 yılı Haziran ayında şu soruyu sorarak bunu teyit etmiştir: “Neden Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'daki rejimin değiştirilmesi için çağrı yapması meşru da, bizim liderlerimizin Siyonist rejimi devirmek için çağrıda bulunmaları meşru değil?”[21]    

İran'ın İsrail'le alakalı niyetlerinin belki de en kapsamlı ve anlaşılır açıklaması, 2005 yılı Kasım ayında Hamaney tarafından yapılmıştır. Ayetullah Hamaney söz konusu konuşmasında şu argümana yer vermiştir: “Filistin meselesine adil ve mantıklı bir noktadan bakıyoruz bizler. Onlarca yıl önce Mısırlı devlet adamı Cemal Abdül Nasır sloganlarında Mısırlıların Filistin'i gaspeden Yahudileri Filistin'den çıkararak denize dökeceklerini ifade etmiştir. Bundan birkaç sene sonra, Saddam Hüseyin Filistin topraklarının yarısını ateşe vereceğini söylemiştir. Ne var ki biz bu iki söylemi de tasvip etmiyoruz. Biz Yahudileri denize dökmenin ya da Filistin topraklarını ateşe vermenin İslami ilkelere uygun düşmediğine inanıyoruz.”[22]

Hamaney'in, Ahmedinejad da dâhil olmak üzere birçok İranlı bürokrat tarafından onaylanan alternatif önerisi ise, Siyonist rejimi diplomatik yollarla, örneğin referandumla defetmekti. Hamaney'in önerisi, “Müslümanı, Yahudisi ve Hıristiyanı ile tüm yerli Filistinliler”in oy kullanacağı bir referandum düzenleyerek bu insanların kendi istedikleri hükümet biçimine karar vermelerini mümkün kılmaktı.[23] “Yerli” ifadesi, İsrailli Yahudilerin referanduma katılamayacaklarını ortaya koyuyordu. Benzer şekilde Hamaney'in “Filistin'e dünyanın farklı bölgelerinden gelip yerleşenlerin kaderi” hakkında bu referandum sonucunda seçilecek olan hükmetin karar vermesine dair önerisi de bu bağlama oturuyordu.[24] Bu sosyal kontrata imza atan taraflar her ne kadar tarihî Filistin'in asıl sakinleri ile Filistin diyasporasından oluşacak olsa da, İran bu kişiler tarafından seçilen hükümeti, “bu hükümet bir Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi hükümeti olsa veya bir koalisyon hükümeti olsa dahi” tanıyacak ve kabul edecekti.[25]     

Bu “çözüm” girişiminde başarısızlığa uğrandığı takdirde, İsrail'e karşı direnmek Filistinliler'in topraklarını geri alarak tarihî Filistin'i yeniden kurmaları için geriye kalan kabul edilebilir tek seçenek hâline gelecekti. İsrail'in Hamaney'in referandum önerisine evet demesinin ne denli olasılık dışı olduğu dikkate alındığında, silahlı direnişin Filistinlilerin haklarını almada başvurabilecekleri tek işe yarar yol olduğu daha bir aşikâr oluyordu. Ahmedinejad'ın belirttiği gibi: “Filistin'de oluşan yeni dalganın pek yakında bu rezil lekeyi İslam dünyasının yüzünden silip atacağına şüphe yok.”[26]       

Meseleye İran'ın bakış açısından bakıldığında, Filistin'i özgürleştirme görevi Filistinli direniş gruplarına düşer. Araplar, Kudüs'ü özgürlüğüne kavuşturmak için çaba sarf etmek üzere bir araya gelmediği için İran'ın Siyonist rejimi devirme stratejisi, Hizbullah'ın yanı sıra Filistinli müttefiklerine siyasi, maddî ve askerî destek vermekle sınırlı kalıyor.  

İran ve Gazze Savaşı

Arap ülkelerinden ve dünyanın geri kalanından kimleri, İsrail'in Gazze'yi işgal ettiği 2009 yılında İran'ı sözlerini fiiliyata dökmemekle eleştirdi. Ne var ki bu tip suçlamalarda bulunanlar, İslam Cumhuriyeti'nin hem bu işgal sırasında hem de sonrasında Arap rejimlerini ne denli sert bir şekilde eleştirdiğini göz ardı etmektedirler. Tahran bu dönemde komşusu olan Arap ülkelerine “devrim ihraç ettiği” 1980'lerdeki tahrik edici söylemini anımsatan bir söylem benimseyerek Arap rejimleriyle büyük gayretler sonucu kurduğu ilişkileri sabote etmiştir. İran bu şekilde dönemin cumhurbaşkanı Rafsancani'nin başlattığı ve Ahmedinejad (Ahmedinejad'ın Arap dünyasıyla olan etkileşiminin hedefi, Bush yönetiminin “ılımlı” Arap müttefiklerini İran'a karşı birleştirme ve Sünni-Şii gerilimini körükleme kampanyasına karşı koymaktı.) döneminde de devam eden, yaklaşık yirmi senelik bir diplomatik yakınlaşmayı baltalamış oldu. İranlı liderlerin Arap rejimlerini sözlü ve yazılı olarak yaylım ateşine tutmaları, işte bu bağlamda değerlendirilmelidir.     

Ne var ki, Mübarek rejiminin işgali önceden haber almış olması (Wikileaks tarafından yayımlanan belgelerle bu durum resmen teyit edildi[27]) bir yana, Arap rejimlerinin, özellikle de Mısır'ın İsrail'in Gazze'deki askerî macerasına küstahça verdiği destek sonucu, kamuoyunun Arapların rolüne dair algısı tıpkı 2006 Temmuz Savaşı'nda olduğu gibi değişti. Kamuoyu başlangıçta Arapların Siyonist devletle bu devletin Gazze'ye açtığı savaşta “suç ortaklığı” ve gizli “iş birliği” yaptığını düşünürken, sonrasında ortada açık bir “iş birliği” ve “ortaklık” olduğu düşüncesi yaygınlık kazandı. Ortada böylesine aleni bir ihanet varken, İran, Arap muhataplarına karşı yürüttüğü kendine hâkim olma politikasını daha fazla sürdüremedi. Onları “Hain Araplar”[28] olarak yaftalayan Hamaney, ılımlı Arap devletlerinin “teşvik edici sessizliğini” kınarken[29] Ahmedinejad Arap devletlerinin “tarihte eşi benzeri görülmemiş bu soykırım” karşısında “tatmin olmuş bir şekilde gülümsediklerini”[30] söyleyerek bu devletlerin “düşmanın tüm hedeflerine ulaşması için onunla iş birliği yaptıklarını”[31] iddia etti.   

İran, Arap dünyasıyla arasındaki gerginliğin yumuşamasından beri görülmemiş bir adım atarak, Mısır'ı diğer Arap ülkelerinden ayırarak sadece Gazze'yi kuşattığı için değil aynı zamanda İsrail'de yayınlanan Haaretz gazetesinde belirtildiği üzere İsrail'i “aleni bir şekilde kucaklamasından” dolayı suçladı.[32] İran eski Dışişleri Bakanı Manuşehr Muttaki, alışılageldik diplomatik üslubunu radikal bir biçimde terk ederek “Saldırıdan birkaç gün öncesinde Filistinliler'e durumun sakin olduğunu söyleyerek Filistin davasına ihanet edenleri”[33] açıkça suçladı. Muttaki bu açıklamasında Mübarek rejimine ve bu rejimin İsrail saldırısından önce Hamas'a yanıltıcı biçimde güvende oldukları duygusunu vermesine pek de gizli sayılamayacak bir şekilde işaret ediyordu. Her ne kadar işledikleri suç Mısır hükümetininki kadar görünür olmasa da, Suudi monarşisi de İran tarafından ayıplanmaktan kaçamadı. Ahmedinejad, Suudi Arabistan kralı Abdullah bin Abdülaziz'e bir mektup yazarak onu “Gazze'de yapılmakta olan katliama artık sessiz kalmaması ve İslam ümmetinin gözbebeği olan çocukların katledilmesine karşı açık bir tavır alması” konusunda uyardı.[34]   

Arap devletlerini Filistin'e ihanet ettikeri için kınayan ve bu şekilde bu devletlerle olan ilişkilerini tehlikeye sokan İran İslam Cumhuriyeti aynı zamanda gitgide daha çok insan tarafından Filistinlilerin haklarının savunucusu addediliyordu. Elbette bu da İran'ın, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve İran'ın 1984 senesinde içine dâhil edildiği “terörizmi destekleyen devletler” listesinde “terörizmi en aktif biçimde finanse eden devlet”[35] olarak yer almasına neden oluyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2009 senesinde hazırladığı “Terörizmle İlgili Ülke Raporları”nda ifşa edildiği üzere “İran, uzun zamandan beri Orta Doğu Barış Sürecine kati suretle karşı çıkan grupların önde gelen destekçisi”ydi. İran, özellikle Hamas, diğer Filistinli gruplar ve Hizbullah gibi örgütlere “finansal ve lojistik destek veriyor ve malzeme temin ediyordu.”[36] ABD'nin İran'daki yıkıcı faaliyetlerinin (Bu tür faaliyetlerin en yakın örneği, 2009 seçimlerinde yaşanan ve bir ABD-İsrail entrikası olan huzursuzluklardır[37]) tarihi bağlamında değerlendirildiğinde, İran İslam Cumhuriyeti'nin direniş hareketleriyle olan dirsek temasının ve sözde “barış süreci”ni reddetmesinin bu devleti Washington ve Tel Aviv'in çevirdiği entrikalara karşı savunmasız bıraktığı görülür. Washington'lu liberallerden Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett'in teklif ettiği “Büyük Pazarlık,” Filistin davasına verilen desteğin İran'ın ulusal güvenliğini ne derece tehdit ettiğini gösterir. Bu öneriyi kaleme alanların öngördüğü üzere, Tahran'dan beklenen, ABD'nin İran'da rejim değişikliği gerçekleştirmek maksatlı faaliyetlerinden vazgeçmeyi garanti etmesi karşılığında Filistin davasına olan adanmışlığına ve Filistin direniş hareketi ile Hizbullah'a verdiği desteğe bir son vermesiydi.[38]             


İran'ın Filistin'e Verdiği Desteği Belirleyicileri Olarak Ulusal Güvenlik ve Stratejik Çıkarlar

İran'ın Filistin davasına olan adanmışlığı sadece bu ülkedeki siyasi istikrar açısından bir tehdit oluşturmakla kalmamakta, ülkenin stratejik çıkarlarından da ödün vermesine neden olmaktadır. İran'ın nükleer programını bir saplantı hâline getirmiş olan ABD, yaptırımlar yoluyla İran'a boyun eğdirmek için bir türlü sonuç alamadığı girişimlerde bulunuyor. Şayet Tahran, Filistin ve Lübnan'daki direniş hareketlerine destek vermeseydi, Washington muhtemelen İran'ın nükleer silah programını görmezden gelecek ya da dahası (Almanya, Belçika, Kanada, Yunanistan, İtalya, Hollanda ve Türkiye söz konusu olduğunda yaptığı gibi) NATO'nun nükleer silahları paylaşma politikası çerçevesinde bu programa destek olacaktı. Bush yönetiminin İran'da yürürlükte olduğu iddia edilen Kitle İmha Silahları Programı ile İran'ın “terörist gruplarla” olan ittifakı arasında sürekli olarak bağlantı kurması bu çıkarımın doğruluğunu açıkça ortaya koyar. Bush'un 29 Ocak 2002 tarihinde yaptığı State of the Union Address konuşmasında (Birliğin Durumu Konuşması) İran'ı “dünya barışını tehdit etmek için silahlanan şer ekseni”ne dâhil etmiş olması ve bu şekilde İran'ın “terörist müttefiklerine” nükleer, kimyasal ve biolojik silahlar temin ettiği iddiasında bulunmuş olması bu tespiti teyit eder. Benzer şekilde, dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Condoleezza Rice şunları söylemiştir: “İran'ın yerel ve küresel terörizme verdiği açık destek ve kitle imha silahları edinmek konusunda sarf ettiği yoğun çabalar, dünya tarihindeki en vahim terörist saldırılardan sonraki günlerde İran'ın iyi niyetine dair yapılan açıklamaların tümünü boşa çıkarmaktadır.”[39] Şu hâlde Washington'un sorunu iddia edildiğine göre İran'ın nükleer silah elde etmek istemesinden çok Filistin'deki direnişçi gruplarla ittifak hâlinde hareket eden bir devletin bu silahları elde etmek istemesidir.  

Fakat her ne kadar İran'ın, tarihî Filistin'in özgürleşmesine kendini adamış olması bu ülkeyi orta vadede dış tehditlere (ve dış güçler tarafından yönlendirilen iç tehditlere) açmış olsa ve kısa vadede bu ülkenin bazı stratejik çıkarlarını baltalamış olsa da, İran İslam Cumhuriyeti'nin temelinde yatan ideolojik ilkelere uygun hareket edilmesi, bu ülkeyi uzun vadede her iki cihanda da kârlı kılacaktır. Her şeyden önce İsrail'in İran'ın meselelerine müdahil olma tarihi, İran İslam Devrimi'nin öncesine uzandığı için, İsrail İran'ın bağımsızlığı ve bunun sonucu olarak da siyasi istikrarı açısından daimi bir tehlikedir. Muhteşemi'nin, Filistin'in kurtuluşunun İran'daki siyasi sistemin teminatı olacağına dair açıklaması bu durumu teyit eder: “Tabii ki şayet Filistin ulusu meşru haklarına yeniden kavuşursa, İran İslam Cumhuriyeti'ne dışarıdan gelen tehditler de kaydadeğer ölçüde azalacaktır.”[40] Uzmanlar Birliği mensubu olan ve dinî lidere yakınlığıyla bilinen Ahmed Hatemi de buna benzer bir mantık yürütmüştür. Ahmed Hatemi, İsrail'in 2006 yılında Lübnan'a karşı giriştiği şiddetli saldırıların tam ortasında şu sözleri söylemiştir: “Bugün Hizbullah'ı savunmak zorundayız. Aslına bakarsanız bu kendi güvenliğimizi savunmak anlamına gelmektedir.”[41] Aynı mantığa, Velayeti'nin şu sözlerinde de rastlamak mümkündür: “Lübnan Hizbullahı varolduğu sürece İsrail bölgede haddini aşamayacaktır.”[42]           

İkinci olarak İran, Amerikalılar'la Filistin konusunda yapılacak bir pazarlığı ülkeyi iç çatışmalardan koruyacak ve ülkenin güvenliğini sağlayacak ya da stratejik hedefler doğrultusunda özgürce hareket edilmesini sağlayacak bir adım olarak görmemektedir. Egemenlik, bağımsızlık, kendi kendine yeterlik ve onur gibi ideolojik ilkeler soyut değerler değil, İran tarihinden ve İran'ın yabancı ülkelerin hâkimiyetinde yaşadığı tecrübelerden doğan stratejik gerekliliklerdir. ABD ve İsrail destekli Şah rejiminin devrilmesi İranlılara devrim öncesi İranı'nda tercübe edilen bağımlılık politikasının beraberinde kesinkes stratejik acziyet ve içten çöküşü getirdiğini öğretti. Ulusal onurun ve egemenliğin kaybedildiğine dair bir algının sistemin devrimci, İslamî ve ulusal zemininin sorgulanmasına neden olacağı, bunun da sistemin istikrarsızlaşmasına hizmet edeceği biliniyordu.   

Muttaki'nin Arap ve Müslüman devletlerine, şayet ulusal güvenliklerini teminat altına almak istiyorlarsa Filistin'e destek olmaları gerektiğni söyleyerek yaptığı çağrıya da bu mantık egemendir: “Filistin'e vereceğiniz destek aslında ülkelerinizin güvenliğine yapacağınız bir yatırımdır.”[43] Gazze Savaşı sırasında Hamaney Filistin davasına gönülden bir adanmışlığın Arap devletlerinin ulusal güvenliğine nasıl bir katkı yapacağı üzerinde detaylı bir şekilde durdu ve Filistin'deki direnişe destek vermeyen hükümetleri, bu şekilde kendi rejimlerini istikrarsızlaştıracakları ve iç karışıklıklar yaşayacakları[44] konusunda üstü kapalı bir biçimde uyardı. Zira artık “bu devletlerde yaşayan halklar ‘uyanmışlardı' ve Filistin için daha fazla destek talep ediyorlardı.”[45]

İran, Filistin konusunda yapılması teklif edilen “Büyük Pazarlık”ı bu tarz ihtarların ışığında ABD'nin, İslam Cumhuriyeti tarafından örnek alınmaya değer bir başarı sergilemekten çok uzak olan Arap müttefiklerinin kaderini paylaşmaya neden olacak bir pazarlık olarak algılamaktadır. Tahran'ın bakış açısına göre ABD bu rejimlere verdiği siyasi ve askerî desteği bir araç olarak kullanmaktadır: Bu yolla kendine borçlu hissettirdiği bu rejimlerden siyasi imtiyazlar koparmaktadır. Dahası, Filistin'e ihanet eden ve kendi rejimlerini dâhilde sağlama almak için Amerika'ya bağımlı hâle gelen Arap devletlerinin, bunu yaparak uluslarının egemenliğini, bağımsızığını ve bölgedeki gücünü yitirmesine neden oldukları görülmektedir. Bu devletlerin aynı zamanda halk nezdindeki popülerliklerini kaybetmeleri de cabası. 

Bu açıdan bakıldığında, Filistin davasına sahip çıkmak İran için stratejik bir avantaja dönüşmüştür, zira İran bölgesel kurtuluş olarak isimlendirilebilecek olan siyasi kültürünü bu sayede ihraç etmeyi başarmıştır. Bu ise İran'ın bölgenin büyük güçlerinden olmasına katkıda bulunmuştur. İran'ın Meclis Başkanı Gulam Ali Haddad Adil'in kısa ve öz bir şekilde açıkladığı üzere: “İran'ın bölgede güçlü ve popüler olmasının sebebi, ulusların bağımsızlığını savunması ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki egemenliğine karşı çıkmasıdır.”[46] Benzer şekilde Genel Kurmay Başkanı Tümgeneral Seyyid Hasan Firuzabadi de Filistinliler'e destek vermenin İran'ın ulusal çıkarlarının ve stratejisinin bir parçası olduğunu dile getirmiş ve bu desteğin, İslam dünyasına rejime verilen desteğin artmasında ve İran'ın bölgedeki üstlünlüğünü korumada büyük rol sahibi olduğunu belirtmiştir.[47]  

İran, Batı'dan bağımsız kalması sayesinde Amerika'nın bölgedeki müttefiklerinden farklı olarak kendini şantajdan koruyabileceğine inanmaktadır. Arap devletlerinin ılımlı liderleri, Washington'a olan bağımlılıkları nedeniyle Filistin davasından vazgeçmek zorunda kalmışlar ve bu şekilde (ulusal güvenliği sağlamak uğruna değil) rejimlerini güvence altına almak uğruna rejimlerinin halk nezdindeki meşruiyetine büyük zarar vermişlerdir. Ne var ki, rejimi korumak için gerekli olan baskı ve benzeri önlemler göz önünde bulundurulduğunda bunun rejimi güvence altına almak değil, rejimin öyle ya da böyle hayatta kalmasını sağlamak anlamına geldiği görülür.    

Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyeti benimsediği dış politikayı Arap rejimlerinin de İran'ın izinden giderek sahiplenmesi gereken bir paradigma olarak görmektedir. Mısırlı devrik lider Hüsnü Mübarek'in benzerlerinin benimsediği, direnişin “maliyet-fayda” testini geçemediği[48] düşüncesine dayanan realist mantığı reddeden İran'ın niyeti, ideoloji ve ulusal çıkarların birbirlerini dışlayan kategoriler olmadığını, yani birinde başarıya uğramanın diğerinde başarısızlığa neden olmadığını göstermektir. İran İslam Cumhuriyeti'nin epistemik modeline göre, siyasi ilke ve değerler stratejik çıkarlarla uzlaştırılabilir ve dahası bunlar birbirlerini takviye dahi edebilir. Aynı şekilde İslam Cumhuriyeti'nin siyasi kimliği ile ulusal güvenliği eş zamanlı olarak varolabilir ve hatta ulusal güvenliğin esasını teşkil edebilir.   

Ontolojik Güvenlik

Leverettler'in “Büyük Pazarlık” teklifinin Obama hükümeti tarafından resmî olarak benimsenmesi durumunda, İran İslam Cumhuriyeti'nin bu teklifin içeriğinin yanı sıra altında yatan mantğı da büyük ihtimalle reddedecek olmasının nedeni işte tam olarak budur. Leverettler'in politika üreten kimselerin “İran rejiminin doğasında bir değişiklik yapma arzusunda olmadıklarını, niyetlerinin Washington'un sorunlu bulduğu politikaların değiştirilmesini sağlamak” olduğunu açıkça ifade etmelerine dair tavsiyeleri hem çelişkili hem de indirgemeci bir yaklaşımın ürünüdür. Zira bu tavsiyeyi verenler İran'daki siyasi sistemin sadece Şii-İslam teokrasisi ve liturjisi tarafından belirlenmediğini, aynı zamanda İran'ın politikaları, özellikle de ABD tarafından nahoş bulunan politikaları tarafından şekillendirildiğini göz ardı etmişlerdir.     

Aslına bakılırsa, Washington'un değiştirmek istediği politikalar, İran'ın kendini İslamî bir devlet olarak kavrayışına dair temel unsurları da içinde barındırmaktadır. Buna bağlı olarak Leverettler'in teklifinde İran'ın ulusal güvenlik politikası, rejimin kimliği ya da “belirli bir tür eyleyen”[49] olarak “ontolojik güvenliği”[50] ile değil de, rejimin fiziksel güvenliğinin sağlanmasıyla ya da bir kurum olarak varlığını sürdürmesiyle eş tutuluyor. Dolayısıyla Washington İslamî yönetim biçimine dokunulmaksızın İran'ın politikalarında değişime gidilmesini talep ederken aslında belirli bir tür İslamî eyleyen olan İran'ın ontolojik güvenliğini tehlikeye sokmaktadır.      

İslam Cumhuriyeti'nin dinî-siyasi kimliği Ayetullah Humeyni'nin İslam'ı yorumlayış biçimine dayanır. Humeyni, İslam'ı şöyle algılamıştır: “İslam, hakikat ve adalete kendini adamış militan bireylerin dinidir. İslam, özgürlük ve bağımsızlık isteyenlerin dinidir. İslam, emperyalizme karşı mücadele edenlerin okuludur.”[51] Böyle bir İslam algısı, İslam'ın, “emperyalizme hizmet edenlerin,” yani İslam'ı bu dine içkin olan “devrimci” potansiyelden yoksun kılarak bu dini “birkaç etik ilkeye” indirgemek ve böylelikle “genel olarak insan yaşamı ve toplumsal düzen konusunda hiçbir şey söylemeyen” bir din hâline getirmek isteyenlerin yaygınlaştırmaya çalıştığı apolitik, “kusurlu versiyonuna” taban tabana zıttır.[52] Böyle bir din algısı, bu dinin mensuplarını “özgürlük” için mücadele etmekten alıkoyar.[53]

ABD'nin İran'dan talep ettiği politika değişiklikleri, İran'ın emperyalizm ve adaletsizlik karşısındaki mücadelesini bir kenara bırakmasını, bir devlet olarak bağımsızlığından feragat etmesini ve mazlumların haklarını savunan direniş hareketlerine verdiği desteğe bir son vermesini zorunlu kılacak türden değişikliklerdir. Dolayısıyla bu talepleri kabul etmek, “rejimin doğasını” temelli bir dönüşüme uğratarak rejimi Humeyni'nin kriterlerine göre gerçek manada İslami bir rejim olmaktan çıkarıp “kusurlu” ve dolayısıyla da orijinal olmayan bir İslam algısına dayanan bir rejim hâline getirecektir. Dolayısıyla rejimin ve politikalarının doğası bırakın birbirlerini dışlayan kategoriler olmalarını, eş anlamlıdırlar. İran dış politikasında yapılacak esaslı bir değişim, İran'daki siyasi sistemi İslamî olmaktan çıkaracaktır. Dahası, ABD'nin Orta Doğu politikasında paralel bir değişiklik yapılmadan, İran'ın dış politika hedeflerinde esaslı bir değişime gidilmesi, İran devletinin üzerine inşa edildiği ilkelerin ortadan kaldırılması ve bu devletin kimliğinin, dolayısıyla da devletin kendisinin baltalanması anlamına gelecektir. Şayet İran Amerika'nın bölgedeki ılımlı müttefiklerinden biri hâline gelirse, İslam Devrimi anlamını kaybedecek ve İslam Cumhuriyeti, Şah'ın kurguladığı devrim-öncesi kimliğine geri dönerek varoluş gayesine aykırı hareket etmiş olacaktır.       

Toplumsal eyleyenler olarak devletler, davranışları belirli bir tür eyleyen olarak kimlikleriyle ilişkilendirilen beklentilerle çeliştiğinde “güvende olmama” ihtimalinden dolayı kendilerini tehlikede hissederler.[54] Bu beklentiler istikrarla devam ettirilen rutinler ve uluslararası arenada diğer eyleyenlere karşı benimsenen ve “temsilcilerin kim olduklarını bilmelerini ve bu şekilde eyleme geçebilmelerini” sağlayan rollerden kaynaklanır.[55] Devletler, kimliklerin belirlenmesinde, dolayısıyla da eyleyenlerin tercihlerinde ve ilgi alanlarının şekillenmesinde ve eyleyenlerin kıymet verdikleri “seçim yapma” fiilini ifa etmelerinde işlev gören rutinlere “bağlanmaya” başlarlar.[56] Her ne kadar devletler tarafından tercih edilen çoğu politika bu devletlerin fiziksel güvenliğini tehlikeye sokan durumlara yol açsa da, bu durum devletlerin öz-kimliklerinin istikrarına dair algısının ve bunun beraberinde getirdiği temsiliyet hissinin yanında ikincil kalır. Bu nedenle devletler güvenli rutinler tesis edebildikleri gibi gibi, agresif ve tehlikeli rutinleri de benimseyebilirler. Bu bağlamda, İran dış politikasının ve bu devletin yaptığı ittifakların gösterdiği üzere, ontolojik güvenlik “fiziksel güvenlikle birebir örtüşür”.[57]            

Devrimin dinamonlarından biri özgürlük ve ulusal bağımsızlık mücadelesi olduğu için İslam Cumhuriyeti'nin varoluşu bir açıdan tepkiseldir ve kimliği de savunma üzerine inşa edilmiştir. İran, yakın zamanda elde ettiği bağımsızlığını ve onurunu korumakla meşgul olan bir devlet hâline gelmiştir. Yabancı devletlerin ülkede egemenlik kurmasına dair korku siyasi kültürün içine o denli nüfuz etmişti ki, ülkeyi yabancı güçlerden korumak ve bağımsızlık ya da bir akademisyenin ifadesiyle “aşırı-bağımsızlık” üst-söylemini muhafaza etmek için için anayasal tedbirler alınmıştır.[58] İran anayasasının 152. maddesinde belirtildiği üzere: “İran'ın dış politikasının temelini, her türlü hegemonyanın, yani hem hegemonya kurmanın hem de hegemonya altında olmanın reddedilmesi, ülkenin bağımsızlığının korunması, bütün Müslümanların haklarının korunması ve hegemonyacı süper güçlerle aynı saflarda durulmaması gerektiği fikri teşkil eder.”  

İslam Cumhuriyeti aynı zamanda adalet ve direnişe dair söylemini de kurumsallaştırdı ve anayasallaştırdı: Birçok başka hedef arasında, “Bütün Müslümanlara kardeşçe bir adanmışlıkla bağlı olunacağının ve dünyanın mazlumlarından desteğin hiçbir suretle esirgenmeyeceğinin” altı özellikle çizilmiştir. Nasıl ki Batılı ülkelerin demokratik anayasalarında özgürlük ne kadar önemli bir yere sahipse, “zulme karşı mücadele etmek” de anayasal ve retorik bir leitmotif (ana tema) olarak İran anayasasında ve İran'ın kendini tanımlayış biçiminde de merkezî bir önemi haizdir.[59] İran'ın en yakın müttefiki olan Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah'ın belirttiği gibi: “İran hiçbir zaman bu bölgenin halklarını ya da direniş hareketlerini yalnız bırakmayacaktır. İran ve İran'ın dinî lideri, diğer liderler ve halkları, Filistin davasını namazlarında, oruçlarında ve gece ibadetlerinde sürekli olarak anıyorlar. Bu Kıyamet Günü'ne kadar da böyle devam edecektir.”[60] İran'ın dostları ve düşmanları bu direniş söylemini İran dış poitikasının belirleyici unsuru olarak tanıdığı ve bu söylem “davranışsal bir beklenti”[61] hâline geldiği için direniş kavramı İslam Cumhuriyeti'nin siyasi kimliğine gitgide daha fazla kök salıyor. Başkalarının beklentileri ile kimlik arasındaki ilişki, kimliklerin eyleyenlerin oynadıkları rollere ve buna bağlı olarak eyleyenlerden “beklenenlere dair ortak kavrayışlara” içkin olduğunu iddia eden rol kuramı dolayımında açıklanabilir.[62] Söz konusu eyleyenin hem rolünü hem de bu rolle bağlantılı davranışsal beklentieri içselleştirmesi sonucu belirli bir kimliğin oluşumu gerçekleşir.[63]

Bütün bu nedenlerden ötürü İslam Cumhuriyeti'nin Washington'la “Büyük Pazarlık” yapması aslında pek de ihtimal dâhilinde değil. Zira böyle bir pazarlığa oturulması İran'ın bağımsız, adalet peşinde koşan ve direnişçi bir ulus olma kimliğini kaybetmesi anlamına gelecektir. Kaldı ki bu kimlik İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalması açısından ülkenin örgütsel bir varlık olarak güvenliğinin sağlanmasından çok daha önemlidir. İran gibi ideolojik bir eyleyen için, düşünsel bir varlık olarak güvenliğin sağlanması stratejik bir önceliktir. Zira İran gibi bir ülke, örgütsel açıdan hiçbir dönüşüm geçirmese dahi kimliksel bir dönüşümü kaldıramaz. Şayet bu gibi bir dönüşüm gerçekleşirse İran İslam Cumhuriyeti sona ererek zaman içinde bir başka ülke hâline gelecektir.        

İran'ın Hizbullah'la İttifakının Temeli Olarak Filistin Davasına Adanmışlığı

İran'ın Filistin'e İdeolojik ve Stratejik Adanmışlığı

İran'ın Filistin davasına kendisini adamasının altında yatan ideolojik, siyasi ve stratejik nedenleri elbette irdelenmelidir. Fakat bu adanmışlığın nasıl olup da İran ile bu ülkenin en yakın müttefiki olan Hizbullah arasındaki ilişkinin temelini oluşturduğu üzerine yapılacak bir çalışma Tahran'ın Filistin davasına adanmışlığının doğasını ve kapsamını daha net bir şekilde ortaya koymaya yarayacaktır. İki eyleyen arasındaki organik ilişkinin temelinde tarihî ve kültürel nedenler ile bu eyleyenlerin, bel kemiğini İsrail'e karşı yürütülen varoluşsal mücadelenin oluşturduğu ortak dinî-siyasi ideolojileri ve stratejik bakış açıları yatmaktadır. Hizbullah, tıpkı İran gibi İsrail'i şeytanlaştırır ve Filistin davasını kutsal görür. Ama daha da önemlisi, Hizbullah'ın varoluş nedeni İsrail karşısında mücadele vermek olduğu için, bu örgütün siyasi kimliğini şekillendiren bu mücadeledir.  Humeyni'nin bütün Müslümanlar'a yaptığı “İsrail'e karşı silahlanma çağrısını” tekrarlayan Hizbullah, İsrail'e karşı direnmenin ve Filistinliler'e askerî destek vermenin “şeriat açısından vacip” olduğuna inanmaktadır.[64] Dolayısıyla Lübnan'da İsrail'e karşı bizzat mücadele vermesinin yanı sıra, Filistin'in İsrail işgalinden kurulmasını da kendi vazifelerinden biri olarak görmekte olan direniş hareketi kendini Filistinliler'in ulusal kurtuluşunu desteklemeye ideolojik olarak adamıştır.              

Müttefiklerden her ikisinin de Filistin davasına kendilerini adamış olmaları ve İsrail'e karşı düşmanlık beslemeleri, aralarındaki bağları daha da kuvvetlendirmektedir. Her iki taraf da yekdiğerine Filistinliler'e destek verdiği ve İsrail'e meydan okuduğu için övgüler düzmektedir. Hizbullah, Nasrallah'ın “Siyonist projeye karşı yükselen tek ses”[65] olarak ifade etmesinden de anlaşılacağı üzere İran'ı bölgedeki direniş hareketinin öncüsü olarak görmektedir. “İran, Lübnan ve Filistin'deki direnişi koşulsuz olarak desteklemekten onur duyduğunu açıkça beyan ediyor, üstelik de pek çok ülkelerin tehdit yoluyla bunu yapmaktan men edildiği bir dönemde.”[66]

İslam Cumhuriyeti'ne göre, Hizbullah'ın İsrail karşısındaki direnişi, bu örgütü harekete destek olmakla yükümlü kılar. Ayetullah Humeyni'nin verdiği teminat bunun kanıtıdır: “İran ulusu sizleri yüz üstü bırakmayacak.”[67] Hizbullah, İsrail'e karşı direnmede gösterdiği sebatın yanı sıra, Filistinliler'e örnek olması açısından da takdir edilmektedir. Öyle ki Hamaney, İsrail'in tek taraflı olarak ve utanç verici bir biçimde Lübnan'ın güneyinden çıkmasından dört ay sonra, 2000 yılı Eylül ayında başlayan ve el-Aksa İntifası olarak anılanayaklanmanın ortaya çıkışını Hizbullah'ın Yahudi devletini Lübnan'dan çıkarmada gösterdiği başarıya bağlamıştır.[68] Benzer şekilde 2009'da, Gazze Savaşı'nı müteakiben Hamaney şu açıklamayı yapmıştır: “Lübnan bugün Orta Doğu'nun kalbi hâline gelmiştir; Gazzeliler'in 22 Gün Savaşı'nda kazandığı zafer, Lübnan'ın 33 Gün Savaşı'nda sergilediği İslamî direnişin meyvesidir.”[69]

Her ne kadar Hizbullah, Filistin İntifadası'nı ya da Hamas'ın askerî eylemlerini başlattığını ifade ederek kendini övmese de, Lübnan ve Filistin'deki iki direniş hareketinin kaderini birbirine stratejik açıdan açıdan sık sıkıya bağlı olarak görmektedir. Nasrallah'ın 2008'de ifade ettiği gibi: “[Direniş] farkı taraflar, gruplar, inançlar, mezhepler ve entelektüel ve siyasi trenler üzerinden ilerliyor olmasına karşın aslında tek bir projedir, direniş hareketi tek bir harekettir ve tek bir yolu, tek bir kaderi ve tek bir hedefi vardır… Bölgedeki direniş hareketleri, özellikle de Lübnan ve Filistin'deki hareketler birbirlerini tamamlayan komşu hareketlerdir…”[70] Bu nedenle Hizbullah, 2006 yılında İsrail'e karşı yürüttüğü savaşın Filistin cephesini doğrudan etkilediğini ifade etmiştir: “…Bu savaşın Lübnan'daki sonucunun etkileri Filistin'de de görülecektir. Eğer biz zafer kazanırsak, onlar da zafer kazanacaklar. Fakat şayet, Allah korusun, bu savaştan mağlup çıkarsak o zaman Filistinli kardeşlerimiz büyük bir imtihanla ve trajediyle karşı karşıya kalacaklar.”[71]

Benzer şekilde Filistin'deki direniş grupların, örneğin Hamas'ın güç kaybetmesinin Lübnan hükümeti üzerinde de olumsuz etkileri olabilir. Nasrallah'ın, İsrail'in Gazze'ye yaptığı bir saldırı sırasında yaptığı açıklama bu iddiayı kuvvetlendirir niteliktedir: “Gazze'de olup bitenlerin sadece Gazze ya da Filistin'de değil büyün ümmet üzerinde etkileri olacaktır. Çaba sarf etmeye devam etmeliyiz … Halkımızı savunmak için elimizden geleni ardımıza koymamalıyız.”[72] Nasrallah, bundan önce yaptığı bir başka konuşmada, İntifada'dan bahsederken “cephemiz” ifadesini kullanmıştır. Dolayısıyla Nasrallah'a göre Filistin'e destek olmak sadece “bir ödev değil aynı zamanda bir zorunluk[tu].” Hizbullah da bu nedenle bu davaya “sadece sözle değil, eylemlerle destek olmaya” söz vermişti.[73] Fakat aslına bakılırsa Hizbullah'ın Filistin direnişine verdiği askerî destek temelde safi ideolojik ve ahlakî ödev duygusuyla değil stratejik menfaatlerle ilişkilidir.            

Filistin Direnişine Verilen Askerî Destek

Direniş hareketi her ne kadar hiçbir zaman Filistin'e doğrudan müdahale etmediyse de, böyle bir müdahalenin gelecekte yapılması ihtimalini tümden reddetmedi. İkinci İntifada'nın başlamasından bir yıl sonra, 2001 yılı Ekim ayında Nasrallah şöyle dedi: “Bu seçeneğe başvurmak gerçekten de Filistin direnişinin çıkarına olduğu an İntifada'ya doğrudan askerî müdahalede bulunmaya hazırız.”[74] Hizbullah'ı Aralık 2008 ile Ocak 2009 arasında Hamas'ın Gazze'deki yerleşim bölgesine karşı yapılan İsrail saldırısına engellemekten alıkoyan işte bu gerekçeydi. Böyle bir zamanda Hizbullah'ın silahlı bir eylemde bulunması Hamas'ın çıkarına olmayacağı gibi, kendi halkını korumaya kadir ulusalcı bir direniş hareketi olarak algılanan Hamas'ın imajına büyük bir darbe vurur ve daha da önemlisi varlık sebebinin sorgulanmasına neden olurdu. Hamas, örgüt hiyerarşisine ya da askerî altyapısına önemli bir darbe almaksızın İsrail saldırısıyla kendi başına başa çıkmayı başardığı için Hizbullah olaya müdahale etme gereği görmedi. Şayet Hamas, liderlerinin öldürülmesinden ya da askerî altyapısının ciddi bir darbe almasından dolayı askerî açıdan etkisiz hâle gelerek savaş meydanında kan kaybından can vermek üzere olsaydı, Hizbullah ancak o zaman devreye girerdi.

Hizbullah her ne kadar Gazze Savaşı sırasında askerî müdahalede bulunacak kadar ileri gitmediyse de, İran'ın Mübarek rejimine karşı siyaseten ve açık bir biçimde meydan okurken yaptığı gibi duruma siyasi yoldan müdahale etti. Narsallah, Mısır halkını ve askerî liderleri Mısır hükümetine Gazze sınırlarını açması konusunda baskı yapmaya çağırdı. Ayrıca Hizbullah lideri, her ne kadar hareket kendisine Temmuz Savaşı'nda ihanet edenlere düşman gözüyle bakmasa da, şu uyarıda bulundu: “Gazze ve Gazze halkına karşı İsrail'le ittifak yapan herkesi düşmanlarımız olarak göreceğiz.”[75] Aslına bakılırsa, Arap devletlerinin İsrail'le olan ittifakının doruk noktasına ulaştığı 2006 savaşı sırasında, Nasrallah Arap halklarını hükümetlerine baskı yapmaya davet etmekten imtina etmiştir. Ayrıca hem Gazze Savaşı sırasında hem de sonrasında Mısır'la ilişkileri bozulan Hizbullah'ın yukarıda anılan rejimlerle olan ilişkisi, bu dönemden sonra eskisine göre daha kötü bir hâl almamıştır.

Hizbullah Filistinlilere, yukarıda sözü edilen siyasi desteğin yanı sıra, askerî destek de vermiş, direnişçi gruplara askerî eğitim ve silah sağlamıştır. Gazze Savaşı'nda görüldüğü üzere Hamas'ın mücadele biçimi, Hizbullah'ın Temmuz Savaşı'nda kullandığı taktiklerin izini taşıyordu. Hamas yeraltı sığınakları ve tünel ağlarının kullanıyor ve Hizbullah'ınkine benzer roket taktiklerini benimsiyordu. Bütün bunlar, Hizbullah'ın Hamas'ın askerî birliklerini kapsamlı bir eğitime tabi tuttuğunu gösterir. Nasrallah, şu sözleri zikrettiğinde bu durumu teyit etmeye yaklaşmıştır: “Gazze'deki direniş bu derslerden [Temmuz Savaşı'ndan] İsraillilere kıyasla çok daha fazla istifade etti.”[76] Hamas Hizbullah'tan sadece askerî eğitim almamıştır; Hamas'ın yakın geçmişte benimsediği askerî strateji, Hizbullah'ın bir suikast sonucu ölen askerî lideri İmad Muğniye'nin (Muğniye'nin uzun yıllar boyunca çok sayıda Filistinli grubu şahsen eğittiği ve silahlandırdığı yaygın bir söylentidir.) tesis ettiği “yeni savaş ekolü”ne uygun bir strateji gibi görünmektedir. Bu strateji, sadece işgal altındaki toprakları bağımsızlığına kavuşturma değil aynı zamanda bu toprakları saldırılardan koruma işlevi gören geleneksel ve geleneksel olmayan gerilla taktiklerini birleştirir.        

Dahası Hizbullah Filistinli direniş gruplarını alenen silahlandırdı ve başka askerî yardımlarda bulundu. Bu yardımların en yakın örneği 2009 yılı Nisan ayında yapılmıştır. Mısırlı yetkililer Hizbullah'a ait olduğu ve Mısır'a ait topraklarda İsrail ve Mısır'daki hedeflere yönelik saldırılar düzenlediği iddia edilen bir “terörist hücresi”ni ele geçirdiklerini kamuoyuna duyurmuşlardır. Nasrallah bu suçlamalara cevaben baş şüphelilerden biri olan Sami Şehab'ın Filistin direnişine yardım eden bir parti üyesi olduğunu itiraf etmiştir: “Bu şahsın Mısır-Filistin sınırında yaptığı şey, Filistin'deki direnişe destek olmak için insan ve ekipmanların Filistin'e sokulmasında Filistinli kardeşlere lojistik açıdan yardım etmektir.” Nasrallah sözlerine şöyle devam etmiştir: “Şayet Filistinlilere yardım etmek bir suçsa, ben bu suçu işlediğimi resmen itiraf ederim… Eğer bu bir suçlamaysa, bu şekilde suçlanmış olmaktan dolayı gurur duyuyoruz. Çok iyi bilindiği üzere, Hizbullah'tan kardeşlerimiz işgal altındaki Filistin'de yaşayan Filistinliler'e silah ulaştırmaya çalışırken ilk kez yakalanmamışlardır.”[77] Nasrallah 2002 yılının Mart ayında, Ürdün tarafından Batı Şeria'ya silah kaçırmaya çalışırken yakalanan üç Hizbullah yetkilisinin harekete dâhil olduğunu itiraf etmişti. 2009 yılı Nisan ayında yaptığı bir resmî açıklamada benzer ifadeler kullanan Nasrallah şöyle dedi: “Filistinliler'e silah tedarik etmek bir görevdir. Bunun bir suç olarak görüşmesi utanç vericidir.”[78]                            

İsrail'in Yıkımına ve Yeni bir Arap Farkındalığının Yaratılmasına Dair Söylemi Doğallaştırmak

Filistin davasına ideolojik ve stratejik açıdan adanmış olan ve Filistin direnişine askerî destek veren Hizbullah, aynı zamanda Arap kamuoyunda İsrail'in bir an önce yok edilmesine dair söylemi doğallaştırmak gibi temel bir işlevi de yerine getirmektedir. Ayetullah Humeyni tarafından yaygınlaştırılan, İsrail'in ortadan kaldırılması fikrini Ahmedinejad da altını çizerek dillendirmeye devam etmiştir. Bu fikir özellikle İsrail'in 2000 yılında Lübnan'dan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından ve daha da şiddetli bir şekilde 2006 yılı Temmuz ayında gerçekleşen savaştan sonra yeniden Hizbullah'ın kamusal söyleminin bir parçası hâline gelmiştir. Sloganın epey popüler olduğu 1980'ler ile 2005'i takip eden, Ahmedinejad'ın iktidara geldiği süreçteki ara dönemde, İsrail'in dış güçler tarafından yok edilmesi fikri yerini daha barışçıl, ancak mantıksal açıdan daha zayıf bir fikir olan, İsrail'in içeriden çökertilmesi, yani devletin demokratik yolla feshedilmesi fikrine bırakmıştır. Bu fikir, daha önce belirtildiği üzere devletin “referandum yoluyla feshedilmesi”dir. Ne var ki, Ahmedinejad'ın 2005'te iktidara gelmesiyle birlikte İsrail'in yok edilmesine dair söylem, her ne kadar bu söylem artık ulus devlete değil de rejime odaklansa dahi, özüne döndü.             

İsrail'i ve buna paralel olarak direniş projesini yapıbozuma tabi tutmak, yeniden kavramsallaştırmak ve yeniden tanımlamak şeklinde ifade edilebilecek bir egzersizin sonunda İsrail etrafında oluşan yeni sözcük dağarı ve yeni kavrayış normalleşti. Bu ise, Siyonist devletin gizeminden arındırılmasına ve İsrail'in yenilmezliğine dair mitin yerle bir edilmesine yardım etti.    

Laura Khoury and Seif Dana[79] tarafından “yeni İsrail” söylemi olarak adlandırılan bu yeni kavrayış biçimine ilham veren, Nasrallah'ın 2000 yılı Mayıs ayında yaptığı meşhur konuşmasında yer alan şu sözlerdir: “[İsrail] bir örümcek ağından daha güçsüzdür.”[80] İsrail'in utanç verici bir biçimde tek taraflı olarak geri çekilmesi, bu şekilde betimlenmesi için gerekli zemini hazırlamıştı. Açıkça görülüyor ki, Nasrallah da bu fırsatı kaçırmayarak Arapların kolektif belleğiden yenilmez İsrail imajını silmek ve yerine yeni bir farklındalık koymaya çalıştı.[81] Nasrallah'ın tabiriyle bu “farkındalık savaşının”[82] yegâne amacı İsrail'in, 2000 yılında tek taraflı olarak geri çekilmesinin ve 2006'daki yenilgisinin Hizbullah açısından ortaya koyduğu üzere askerî olarak mağlup edilebileceğini kanıtlamak değil, İsrail'in yok edilebileceğini göstermekti, ki bu ikinci amaç çok daha büyük bir önem taşıyordu. Nasrallah'ın ifadesiyle: “İsrail'in 2000'de tek taraflı olarak geri çekilmesinin ardından, ‘İsrail ordusuyla mücadele edebilir miyiz?' ya da ‘İsrail ordusunu yenebilir miyiz?' gibi sorular artık sorulmamaya başladı. Geriye kalan tek soru şuydu: ‘Bu varlık yok olabilir mi? İsrail yok edilebilir mi?' Evet, bin kere evet, İsrail tabii ki yok edilebilir.”[83]   

Dolayısıyla, İsrail'in bölgeden çıkarılması fikri duygusal bir tepki olduğu kadar İsrail'in yenilgisi üzerine temellendirilen rasyonel bir tahmindi de. Nasrallah'ın sezgisi, “Kimsenin kaçamayacağı tarihî ve ilahi yasa” gereği İsrail'in “kesinlikle” ve “birkaç sene içerisinde” yok olacağı yönündeydi.[84] Bu tahminin temelinde Hizbullah'ın İsrail devletinin doğasını anlayış biçimi yatıyordu: Bu anlayışa göre İsrail, ordusuna tabiydi ve bu İsrail devletinin doğasını, kimliğini ve temelini şekillendiren temel etmendi. Bu nedenle ordu bir kez yenilgiyi tattığında devletin temelleri sarsılacak ve İsrail, halkı ve komşuları bu devletin esas itibarıyla ne denli kırılgan olduğunun farkına vardığında bir çözülme sürecine girecekti. Nasrallah işte bu nedenle Lübnan'ın karşı karşıya kaldığı İsrail savaşı tehdidini Filistin'i özgürleştirmek için bir fırsat olarak görüyor ve bu fırsatı kaçırmayacağına dair söz veriyordu. Nasrallah amacını şu sözlerle daha da netleştiriyordu: “Eğer bu orduyu yok edebilirsek, ki Allah izin verirse yok edeceğiz; eğer bu orduyu ezebilirsek, ki Allah izin verirse ezeceğiz… İsrail'in geleceği diye bir şey artık söz konusu olmayacak… Eğer İsrail ordusu Lübnan'da kesin bir yenilgiye uğratılırsa, Allah bize otobüslere ve kamyonlara binip el-Aksa Camii'ne gitmeyi nasip edecektir.”[85]         

Yukarıda açıkça görüldüğü üzere, Hizbullah'ın “Yeni İsrail” söylemi bir tavsiyeden bir tahmine ve bir tahminden de bir vaade dönüşmüştü. Hizbullah, Lübnan'da İsrail ordusunu yenmek suretiyle Siyonist rejimin ortadan kaldırılmasını kolaylaştıracaktı. Aslına bakılırsa, Filistin'i özgürleştirmek her ne kadar öncelikle Filistinliler'in görevi olarak görülse de, İran, Hizbullah'ı İsrail devletinin ortadan kaldırılmasında olmazsa olmaz bir güç olarak görmekteydi. Ahmedinejad bu görüşü şu sözlerle ifade etmiştir: “Eğer Hizbullah'la ya da bölgedeki ülkelerle karşı karşıya gelirlerse sonucun ne olacağını biliyor. Bu, Siyonist devletin ve onu müdafaa edenlerin kaybedeceğine dair bir işarettir.”[86] Dahası Nasrallah'ın, önde gelen kumandanlarından olan İmad Muğniye'nin bir suikast sonucu öldürülmesinin “onların [İsrail'in] varlığının sona erdiği” anlamına geldiği yönündeki açıklamasına ve buna Siyonist devlete karşı girişecekleri “açık bir savaşla” karşılık vereceklerini söylemesine istinaden Devrim Muhafızları komutanı Muhammed Ali Caferi şu tahminde bulundu: “Yakın gelecekte İsrail denen kanserli hücrenin Hizbullah'ın askerlerinin becerikli ellerinde yok olduğuna tanık olacağız.”[87]        

İsrailli yetkililer, medyadan kişiler ve akademisyenler tarafından yapılan açıklamaların da gösterdiği üzere Hizbullah, İsrail'in stratejik acziyetine ve zafiyetine dair söylemi normalleştirmeyi başarmıştır. Winograd Komisyonu'nun “sadece birkaç bin kişiden oluşan yarı-askerî bir örgütün birkaç hafta boyunca Orta Doğu'daki en güçlü orduya karşı direnmiş”[88] olduğuna dair yaptığı açıklama Hizbullah'ın, İsrail'in askerî yenilmezliği mitini yer ile yeksan ettiğinin İsrail tarafından teslim edildiği anlamına geliyordu. Üstelik Winograd raporu aynı zamanda Nasrallah'ın bu savaşın sonuçlarının bütün bölgede hissedileceğine dair sözlerini açıkça tasdik eder biçimde şu ifadeleri de içermiştir: İsrail'in bu savaşta düştüğü hatalar “hem bizim üzerimizde hem de düşmanlarımızın üzerinde büyük etkileri olacaktır.”[89] Raporda sözü edilen etkilerin başında, 2006 yılında Temmuz savaşının ardından Shibley Telhami tarafından yapılan ve oldukça itibarlı bir araştırma olan “Yıllık Arap Kamuoyu Araştırması”nın da gösterdiği üzere Nasrallah'ın yürüttüğü mantığın çok sayıda Arap tarafından içselleştirilmiş olmasıdır. Bu nabız yoklaması, 6 Arap ülkesinin farklı bölgelerinde yaşayan insanların %46'sının İsrail'in “göründüğünden daha zayıf” olduğuna ve “yenilgiye uğramasının an meselesi olduğuna”[90] inandığını ortaya koydu. Buna bağlı olarak Hizbullah'ın askerî hüneri ve kahramanlığı bölgede yaşayan pek çok insanı askerî üstünlüğün tek ölçütünün ateşli silahlar ve teknoloji olduğu düşüncesinden uzaklaştırdı. Nüfuzlu bir düşünce kuruluşu olan ve sadece İsrail hükümetine hizmet veren Reut Enstitüsü de aynı sonuca vardı: “Askerî üstünlük stratejik üstünlük anlamına gelmez.”[91] Enstitü aynı zamanda “Direniş Ağı'nın İsrail'in misillemelerine karşı ‘varlığını sürdürmekte' gösterdiği başarının İsrail'in caydırıcı askerî imajına darbe vurduğunu” da kabul etmiştir.[92]      

Bütün bunların da ötesinde, Reut Enstitüsü, Ulusal Güvenlik birimi tarafından yayımlanan bir dizi makalede Hizbullah'ın Siyonist rejimin eninde sonunda yok edileceğine dair söyleminin başarısını teslim etmiştir. Sözü edilen makalelerde, birim tarafından geliştirilen çok sayıda kavrama yer verilmiştir. Bu kavramlar arasında şunlar yer almaktadır: “Sürekli Direniş,” “Direniş Ağı” (Bu kavram ile Hizbullah'ın yanı sıra Hamas, İslamî Cihad ve İran ima edilmektedir), “İçten Çökertme Mantığı,” “İsrail'in Gayrımeşrulaştırılması” ve “Tek-Devlet Çözümünün Teşvik Edilmesi.”[93] Bu seride yer alan çoğu makalede, Nasrallah'ın yaptığı konuşmaların, bu kavramların yarattığı “varoluşsal” tehlikenin bir kanıtı olduğu belirtilmiştir. Aşağıdaki alıntı sözü edilen makale serisine egemen olan argümanı özetlemektedir:

“Direniş Ağı, İsrail'e karşı duruşunu ‘İçten Çökertme' teorisi üzerine temellendirilen bir siyasi mantık çerçevesinde belirlemektedir. Bu teoriye göre İsrail askerî yoldan ortadan kaldırılmayacak, ancak birçok cepheden sıkıştırılmak suretiyle en sonunda içten çökertilecektir. Bu mantığı benimseyenler, İsrail'in yerine bir Filistin/Arap/İslam devletinin kurulmasını teşvik etmektedirler.”[94]

Benzer şekilde, İsrail Genel Kurmay Başkanı Gabi Aşkenazi de şu uyarıda bulunmuştur: “Ufukta varoluşumuzu tehdit eden durumlar görünmektedir.”[95] İlginç olan şu ki Aşkenazi bu uyarıyı Nasrallah'ın şu açıklamasından bir hafta sonra yapmıştır: “İsrail ilk savaşı kaybetti… İsrail çökmeye mahkûmdur ve bir gün elbet çökecektir.” Bu açıklama, Hizbullah liderinin yaptığı tahminin laf kalabalığından ibaret olmadığını, gerçeklere dayandığını göstermektedir.   

Amal Saad-Ghorayeb Lübnanlı bağımsız bir akademisyen ve siyasi analisttir. Hizbullah: Politics and Religion (Hizbullah: Politika ve Din, Pluto Press, Londra: 2002) adlı kitabın yazarıdır. Şu anda İran'ın bölgesel ittifakları üzerine IB Tauris tarafından yayımlanmak üzere bir kitap yazmaktadır. Carnegie Vakfı'nın Beyrut'ta bulunan Orta Doğu Merkezi'nde misafir araştırmacı olarak bulunmuş olan Amal Saad-Ghorayeb, şu anda Lübnan Amerikan Üniversitesi'nde ders vermektedir.

Çev: Leyla Kader

medyasafak.com



[1] Ahmadinejad,  Al-Alam TV, 14 Ocak 2009.

[2] Rafsancani, TAHRAN, 10 Şubat 2010 (MNA).

[3] Hamaney'in konuşması, 4 Haziran 2006, http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/5045990.stm.

[4] Bu gözlemi yapan Hamaney'in yaptığı konuşmaları inceleyen Karim Sadjadpour'dur.  

 “Reading Khamenei: The World View of Iran's Most Powerful Leader” (Hamaney'i Okumak: İran'ın En Güçlü Liderinin Dünya Görüşü), Carnegie Endowment for International Peace, 2008. Alıntılandığı yer, “Iran Supports Hamas, but Hamas is no Iranian 'Puppet'” (İran'ın Hamas'ı desteklemesi, Hamas'ın İran'ın kuklası olduğu anlamına gelmez), www.cfr.org, January 8, 2009.

[5] Press TV, 27 Şubat 2009.

[6] Press TV, 27 Şubat 2009.

[7] İmam'la söyleşi, 7 Aralık 1978 (16 Azar 1357 AHS). Sahifa-yi Nur, Cilt. 4, s. 30, alıntılandığı yer

http://www2.irib.ir/worldservice/imam/palestin_E/5.htm.

[8] Fardust, Hussein ve Ali Akbar Dareini. The Rise and Fall of the Pahlavi Dynasty: Memoirs of Former General Hussein (Pehlevi Hanedanı'nın Yükselişi ve Düşüşü: Eski General Hüseyin'in Anıları). Bangalore, Hindistan: Motilal Banarsidass, 1999, 217.

[9] 3 Haziran 1963 (13 Hordad 1342 AHS). Sahifa-yi Nur, Cilt. 1, s. 57.

[10] http://www2.irib.ir/worldservice/imam/palestin_E/14.htm.

[11] Hums: Beşte bir anlamını taşıyan bu dinî terim, “herhangi bir şekilde elde edilen malın hayra harcanmak üzere ayrılmış beşte birlik kısmı”dır (Ç.N.)

[12] İmam'ın Kudüs gününü ilan ettiği konuşması, 7 Ağustos 1979. Sahifa-yi Nur, Cilt. 8, s. 229.

[13] A.g.e. 233-234.

[14] www.irna.com/occasion/ertehal/english/saying/P2CH5.html.

[15] Sahifa-yi Nur, Cilt 1, s.139.

[16] Ali Ekber Muhteşemi: "The Arabs returned empty-handed" (Araplar elleri boş döndüler), İran, 1 Aralık 2007,  çeviri: www.mideastwire.com.

[17] http://irna.com/occasion/ertehal/english/saying/.

[18] A.g.e.

[19] Bazı örnekler için bkz. http://irna.com/occasion/ertehal/english/saying/.

[20] Örneğin bkz. Jonathan Steele, Lost in Translation (Çeviride Kaybolan Anlam) , The Guardian, 14 Haziran 2006 ve Ethan Bronner'ın bu makaleye cevabı, Just How Far did they Go, those Words Against Israel? (İsrail'e Karşı Sarf Edilen Şu Sözler Ne Kadar İleri Gitti?), New York Times, 11 Haziran 2006.

[21] Dudi Cohen, Ahmadinejad doesn't want Jews annihilation (Ahmedinejad, Yahudi soykırımı istemiyor), Ynet News, 22 June 2007, http://www.ynet.co.il/english/articles/0,7340,L-3416197,00.html

[22] http://english.khamenei.ir//index.php?option=com_content&task=view&id=73&Itemid=31

[23] A.g.e.

[24] A.g.e.

[25] A.g.e.

[26] Ewen MacAskill ve Chris McGreal, Israel should be ‘wiped off the map' says Iran's President (İran Cumhurbaşkanı, İsrail'in “haritadan silinmesi” gerektiğini söylüyor), The Guardian, 27 Ekim 2005.

[27] Bkz. Cam McGrath, “WikiLeaks exposes Egypt's duplicity in Gaza siege” (WikiLeaks Mısır'ın Gazze kuşatmasındaki iki yüzlü tavrını açığa vuruyor) The Electronic Intifada, 1 Aralık 2010 ve Jared Malsin, “Gaza govt: WikiLeaks exposé confirms our claims” (Gazze hükümeti:WikiLeaks'in ifşa ettiği belgeler  iddialarımızı doğruluyor), Ma'an News Agency, 1 Aralık 2010.

[28] Hamaney'in Haniye'ye mektubu, 17 Ocak 2009.

[29] Hamaney, 28/12/2008, http://www.globalsecurity.org/military/library/news/2008/12/mil-081228-khamenei01.htm  

[30] Ahmadinejad'ın Suudi Arabistan kralı Abdullah bin Abdülaziz'e yazdığ mektuptan alıntılanmıştır, Press TV, 15 Ocak 2009.

[31] Ahmadinejad'la söyleşi, Al-Alam, 14 Ocak 2009.

[32] Haaretz, 9 Ocak 2009, alıntılayan Amal Saad-Ghorayeb, “Will Hizballah intervene in the Gaza conflict?” (Hizbullah, Gazze meselesine müdahil olacak mı?) The Electronic Intifada, 11 Ocak 2009.

[33] Manuşehr Muttaki, ISNA, 21 Ocak 2009, Will Hizballah intervene in the Gaza conflict?” (Hizbullah, Gazze meselesine müdahil olacak mı?), The Electronic Intifada, 11 Ocak 2009.

[34] 15 Ocak 2009.

[35] Terörizmle İlgili Ülke Raporları, 2009: Terörizmi Finanse Eden Devletler, Dışişleri Bakanlığı http://www.state.gov/s/ct/rls/crt/2009/140889.htm 

[36] A.g.e.

[37] Bkz. Seymour Hersh, “Preparing the Battlefield: The Bush Administration steps up its secret moves against Iran” (Savaş Meydanını Hazırlamak: Bush yönetimi İran aleyhindeki gizli girişimlerine hız veriyor), 7 Temmuz 2008. Ayrıca bkz. Larisa Alexandrovna ve Muriel Kane, “Leaked cable reveals US-Israeli strategy for regime change in Iran: Wiki-leak confirms reporting by veteran journalist Seymour Hersh” (Sızdırılan mesaj, İran'da rejim değişikliğini hedefleyen ABD-İsrail stratejisini ortaya çıkardı: Wiki-leak kıdemli gazeteci Seymour Hersh'in yaptığı haberleri teyit etti), The Raw Story, 9 Kasım 2010.

[38] Bkz. Flynt Leverett ve Hillary Mann Leverett, “Time for a U.S.-Iranian 'Grand Bargain'” (ABD-İran Arasında “Büyük Pazarlık” Yapmanın Zamanı Geldi), New America Foundation Policy Paper, 7 Ekim 2008. Flynt Leverett Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu birininin eski kıdemli başkanı, Dış İşleri Bakanlığı'nın Politika Planlama biriminde danışman olarak çalışan eski bir terörizm uzmanı ve eski bir kıdemli CIA analistidir. Hillary Mann-Leverett ise Bush döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi'nin İran, Afganistan ve Basra Körfezi ile ilgilenen biriminin eski başkanı, Dış İşleri Bakanlığı'nın Politika Planlama biriminde danışman olarak çalışan bir Orta Doğu uzmanı ve Birleşmiş Milletler ABD Misyonu'nda Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika ile ilgili meselelerde danışmanlık yapan bir siyasi danışmandır.

[39] Alıntılandığı yer, PBS, Frontline, http://www.pbs.org/wgbh/pages/frontline/shows/tehran/axis/map.html.

[40] Bill Sami, “Iran: Intifada Conference in Tehran has Multiple Objectives” (İran: Tahran'daki İntifada Konferansının Birden Çok Hedefi Var), Radio Free Europe, 14 Nisan 2006, http://www.rferl.org/featuresarticle/2006/04/a6170638-c079-4af1-b441-75dbba236340.html.

[41] AFP, 28 Temmuz 2006.

[42] Al-Alam, 11 Kasım 2006.

[43] Manuşehr Muttaki, ISNA, 21 Ocak 2009.

[44] Hamaney'in Haniye'ye mektubu, 17 Ocak 2009

[45] Press TV, 27 Ocak 2009.

[46] 15 Ocak 2008, “Iran Powerful and Popular in the region,” (İran'ın Bölgedeki Gücü ve Popülaritesi) http://daily1world.com/english/Middle-East/Iran-powerful-and-popular-in-region.html.

[47] “Greening of Al-Quds Day” (Kudüs Gününün “Yeşil”leşmesi), Kouross Esmaeli, 17 Eylül 2009.

[48] Mubarak rebukes Hamas over Gaza war (Mübarek Hamas'a Gazze Savaşı'ndan dolayı çıkışıyor), 4 Şubat 2009, YnetNews.

[49] Jennifer Mitzen, “Anchoring Europe's Civilizing Identity: Habits, Capabilities and Ontological Security” (Avrupa'nın Medenileştirici Kimliğini Temellendirmek: Alışkanlıklar, İmkânlar ve Ontolojik Güvenlik), Journal of European Public Policy, 13: 2, 2006, s. 272.

[50] “Ontolojik güvenlik” kavramının derinlenmesine ele alındığı bir çalışma için bkz. Jennifer Mitzen, “Ontological Security in World Politics: State Identity and the Security Dilemma” ( Dünya Politikasında Ontolojik Güvenlik), European Journal of International Relations, Eylül 2006, cilt. 12, no. 3, 341-370.

[51] Ayetullah Ruhullah Humeyni, Islamic Government (İslamî Hükümet), The Institute For The Compilation And Publication Of Imam Khomeini's Work, s. 8.

[52] A.g.e., ss. 8-9.

[53] A.g.e., s. 8.

[54] Brent Steele, “Ontological Security and the Power of Self-Identity: British Neutrality and the American Civil War” (Ontolojik Güvenlik ve Öz-Kimliğin Gücü: İngiliz Tarafsızlığı ve Amerikan İç Savaşı), Review of International Studies, 31(3), 2005, p.525.

[55] Mitzen, “Anchoring Europe's…”, s.271.

[56] A.g.e.

[57] Mitzen, “Ontological Security” (Ontolojik Güvenlik), s. 347.

[58] Bkz. Homeira Morshirzadeh, “Discursive Foundations Of Iran's Nuclear Policy” (İran'ın Nükleer Politikasının Söylemsel Kökenleri), Security Dialogue, Cit. 38(4): 521–543, 2007.

[59] http://www.iranonline.com/iran/iran-info/Government/constitution-1.html .

[60] Nasrallah, Kudüs Günü Konuşması, 18 Eylül 2009, Al-Manar TV.

[61] Brian Greenhill, “Recognition and Collective Identity Formation in International Politics” (Uluslararası Politikada Tanınmak ve Kolektif Kimlik Oluşturmak) European Journal of International Relations, Cilt. 14(2), 2008, s. 355.

[62] A.g.e.

[63] A.g.e.

[64] Saad-Ghorayeb, ss.125-26.

[65] Nasrallah, 20 Mayıs 2009, Al-Manar TV.

[66] A.g.e.

[67] Humeyni, 4 Ağustos 1987, “Humeyni'nin Konuşmalarından Alıntılar,” New York Times.

[68] Hamaney'den alıntılayan Jospeh al-Agha, “Hizbullah, Iran and the Intifada” (Hizbullah, İran ve İntifada), ISIM Newsletter, Ocak 2002, s. 35.

[69] Hamaney'den alıntılayan IRNA, 4 Mart 2009.

[70] Nasrallah'ın konuşması, 16 Temmuz 2008, Al-Manar TV.

[71] Nasrallah'ın Ghassan Ben Jeddou'ya verdiği röportaj, 20 Temmuz 2006, El-Cezire.

[72] Nasrallah, 28 Aralık 2008, Al-Manar TV.

[73] Nasrallah, Al-Manar televizyonu, 1 Şubat 2002, alıntılayan Eyal Zisser, “The Return of Hizbullah” (Hizbullah'ın Dönüşü), The Middle East Quarterly,  Güz 2002, http://www.meforum.org/499/the-return-of-hizbullah#_ftnref18.

[74] Intiqad, 5 Kasım 2001.

[75] Bkz. Nasrallah'ın konuşması, 7 Ocak 2007, Al-Manar TV.

[76] Nasrallah, 31 Aralık 2008, Al-Manar TV.

[77] Nasrallah'ın yaptığı konuşma, 10 Nisan 2009, Al-Manar TV.

[78] Nasrallah, Mart 2002, alıntılayan Laleh Khalili, “Standing with My Brother: Hizbullah, Palestinians, and the Limits of Solidarity” (Kardeşimi Desteklemek: Hizbullah, Filistinliler ve Dayanışmanın Sınırları), Comparative Studies in Society and History, 49 (2), 2007, ss. 289-290.

[79] Laura Khoury ve Seif Dana, “Hezbollah's War of Position:The Arab–Islamic Revolutionary Praxis” (Hizbullah'ın Mevzi Saçarı: Arap-İslamî Devrim Pratiği), The Arab World Geographer, Cilt. 12, No 3-4 (2009), s. 137.

[80] Nasrallah, 25 Mayıs 2000, Bint Jubayl, Al-Manar TV.

[81] Khoury ve Dana da bu makalenin yazarıyla aynı sonuca ulaşmışlardır. Bkz. s. 137.

[82] Nasrallah, 24 Mart 2008, Suikaste kurban giden Muğniye'in 40. Gün anmasında yaptığı konuşma, Al-Manar TV.

[83] A.g.e.

[84] Nasrallah, 22 Şubat 2008, Al-Manar TV.

[85] Nasrallah, 18 Eylül 2009, Al-Manar TV.

[86] Ahmadinejad ile röportaj, 14 Ocak 2010, Al-Manar TV.

[87] AFP, “Iran predicts Hizbullah will destroy Israel” (İran, Hizbullah'ın İsrail'i Yok Edeceğini Tahmin Ediyor), 18 Şubat 2008.

[88]http://www.mfa.gov.il/MFA/MFAArchive/2000_2009/2008/Winograd%20Committee%20submits%20final%20report%2030-Jan-2008.

[89]http://www.mfa.gov.il/MFA/MFAArchive/2000_2009/2008/Winograd%20Committee%20submits%20final%20report%2030-Jan-2008.

[90] Sözü edilen araştırmaları, Shibley Telhami ile Zogby birlikte yapmaktadırlar. Araştırmalar şu ülkelerde yapılan kamuoyu yoklamalarına dayanmaktadır: Msır, Ürdün, Lübnan, Fas, Suudi Arabistan Krallığı ve Birleşik Arap Emirlikleri. Bkz. http://sadat.umd.edu/surveys/index.htm.

[91] Reut Enstitüsü, “Israel's National Security Concept is Irrelevant” (İsrail'in Ulusal Güvenlik Anlayışı Geçersizdir), 15 Ocak 2007, Tel Aviv, s.7.

[92] Reut Enstitüsü, “The Logic of Implosion: The Resistance Network's Political Rationale” (İçten Çökertme Mantığı: Direniş Ağı'nın Siyasi Mantığı), ReViews, no. 9, 26 Aralık 2006, Tel Aviv.

[93] Bkz. http://reut-institute.org.

[94] Reut Enstitüsü, “The Logic of Implosion: The Resistance Network's Political Rationale”, ReViews, no.9, 26 Aralık 2006, s.1.

[95] Jerusalem Post, 20 Ocak 2008. 

 

Öne Çıkan Haberler

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg

ÖZEL: FHKC Siyasi Büro Başkanı Semir Loubani, Filistin

C7rqqs3XQAEqSTZ.JPG

ÖZEL: Enis Nakkaş Medya Şafak'a konuştu

thumbnail_17424786_10155120138019666_3732111168710872410_n.jpg