Sadr, asla dönüş demektir. “Sadr” aynı zamanda göğüs, gönül demektir. Ben bu kelimeyi iki anlamda açıklıyorum. Birincisi, gönlüne, bâtınına dön: Senin sadrın, bâtının, göğsün, iç âlemindir. İkincisi, “sadr” asıl ve başlangıç demektir. İkisi de aslında aynı yere çıkar. Ezeldeki aslına ve başlangıcına dönebilmek için gönlüne, sadrına dönmen gerekir.
15.09.2026
23.08.2026
14.08.2026
13.08.2026
15.07.2026
14.07.2026
Bu dönemde Gadir Hadisi'nin tam olarak ne kadar anıldığını bilmiyoruz. Ancak önemli olan şu ki; İmam Ali (a.s.) doğal bir siyasi sürecin sonunda halifelik makamına geldiğinde, Taberi'nin aktardığına göre, biat edenlerin bir kısmı doğrudan "müvâlât" (Gadir'deki velâyet ahdi) temelinde biat etmişti
Büyük güçlerin gerilemesi doğrudan askeri bozgunlarla değil, piyasaların, müttefiklerin ve rakiplerin o gücün kapasitesini yeniden değerlendirmesiyle (bilişsel kırılmayla) başlar. 1956 Süveyş Krizi bu durumun en somut örneğidir. Birleşik Krallık askeri ya da ekonomik gücünü bir gecede kaybetmemiş, ancak uluslararası sistemin onun Washington’dan bağımsız hareket edebilme yeteneğine olan güveni sarsılmıştır.
Bu üç unsur, bu hareketleri normalde devrimci örgütleri yok eden yozlaştırıcı etkilerden koruyacak yeterli asabiyeyi (klasik İbn Halduncu anlamdaki grup dayanışması) üretir. Rüşvet ve kayırmacılık, makam dağıtmak burada sökmez. Devlet gücünün kullanımı onları geleneksel, kırılgan ordulara dönüştürmez. Özünde, yöneten gerilla hareketleri olarak kalırlar.
Mansûr, kendisinin mutedil kabul ettiği fıkıh mezheplerini oluşturma veya destekleme yoluna gitmiş ve bu çerçevede, İbn Abbas’ın Müminlerin Emiri Ali’nin fıkhıyla örtüşen fıkhî görüşlerinin yaygınlaşmasını engellemeye çalışmıştır. Bu bağlamda, Medine’nin Hadis Ehli’ne mensup fakihi Mâlik ile uzlaşmış ve kitabını neşretmesi için onu teşvik etmiştir. Aynı şekilde Ebû Hanife’yi ve Mürcie’yi kazanmayı ümit etmiş ve Amr b. Ubeyd’i ve Mu‘tezile’yi himaye edip tercüme hareketine zemin hazırlayacak girişimlerde bulunmuştur.
İbranice נִקְּבוּ (nikvu) ifadesi ve onun Arapça karşılığı olan نقیب (nakib), “seçilmiş ve tensip edilmiş, atanmış” anlamına gelmekte olup, özünde “Allah tarafından bir nass ile belirlenmiş olma” anlamını taşır. Yani, temel olarak dilbilimsel bakımdan, İbranice ve Arapçada birine ancak seçilmiş ve özel olarak atanmışsa “nakip” unvanı verilir.
Peki, insanoğlunun bilgileri beyninde midir? Elbette çok açıktır ki, insanın beyni olmasa, bilgisi zuhur etmez. İlk olarak bu soruya cevap vermemiz gerekir. Beyindeki hücrelerde en ufak bir sorun meydana gelse, beyin artık faaliyetlerini yerine getiremez. Peki, bu organ bilginin kabı mıdır, yoksa onun ortaya çıkış şartı mıdır?