İbn Hazm'ın el-Muhallâ'da İmam Ali b. Ebû Tâlib'in katili Abdurrahman İbn Mülcem'i savunmasını, onu nâsıbî saymasının gerekçelerinden biri olarak zikreder. Zira İbn Hazm, sırf kendi içtihadı ve tevili doğrultusunda cinayet işlediği gerekçesiyle İbn Mülcem'i kısasa layık görmez.
17.09.2026
2.09.2026
27.08.2026
24.08.2026
14.07.2026
10.06.2026
Taberî, Tarih’inde Ömer b. Hattâb’ın hilafeti döneminde Abdullah b. Abbas ile arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştir. Bu konuşmada Ömer, Kureyş’in Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetini engellemek için yürüttüğü faaliyetleri ve bu hususta yaptıkları planlamaları açıkça ikrar etmektedir. Konuşmanın bir bölümünde Ömer, İbn Abbas’a şöyle demiştir...
Bir rivayetin sıhhat ve geçerliliğinin tespiti, kimi zaman râvilerden bağımsız olarak, doğrudan metin tenkidi üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ancak bu safhada dahi tarihçilerin kelâmî kabullerinin üslupları ve yaklaşımları üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Fahreddin Râzî’den nakledilen şu söz, bu durumu özetler niteliktedir: "Gadir hadisine dair dört yüz rivayet yolu (tarik) buldum; buna rağmen [hadisin] sahih olduğu içime sinmedi."
"Bunu kesinlikle istemiyoruz, ancak Ukrayna'da yürüttüğümüz seçici, nazik ve uzun süreli operasyon tekrarlanmayacak. Orada kendi kendimizi dizginliyoruz. Avrupa'da ise düşmanlarımızı yok edeceğiz. Ukrayna'da edindiğimiz deneyim, Avrupalıların bizimle savaşa hazırlanmasından çok daha iyi bir şekilde bizi Avrupa ile savaşa hazırlıyor."
İbranice נִקְּבוּ (nikvu) ifadesi ve onun Arapça karşılığı olan نقیب (nakib), “seçilmiş ve tensip edilmiş, atanmış” anlamına gelmekte olup, özünde “Allah tarafından bir nass ile belirlenmiş olma” anlamını taşır. Yani, temel olarak dilbilimsel bakımdan, İbranice ve Arapçada birine ancak seçilmiş ve özel olarak atanmışsa “nakip” unvanı verilir.
Peki, insanoğlunun bilgileri beyninde midir? Elbette çok açıktır ki, insanın beyni olmasa, bilgisi zuhur etmez. İlk olarak bu soruya cevap vermemiz gerekir. Beyindeki hücrelerde en ufak bir sorun meydana gelse, beyin artık faaliyetlerini yerine getiremez. Peki, bu organ bilginin kabı mıdır, yoksa onun ortaya çıkış şartı mıdır?
Bu inceleme Şiî olan Mu‘tezilîlerin İmâmiyye’ye yalnızca imamet bahsinde değil, Verrâk ve İbn Ravendî gibi bazılarının tevhid ve adalet konularında da bağlı olduklarını ve Mu‘tezile’ye muhalefet ettiklerini göstermektedir. Elbette İbn Kıbe gibi bir kelâmcı da Mu‘tezile’ye sadece imamet konusunda karşıydı. Bu nedenle bu mütekellimlerin hepsinin tek bir somut eğilime bağlı olmayıp farklı yaklaşımlar sergilediklerini söylemeliyiz.