Bilgi ile sevgi arasındaki öncelik meselesi eskiden beri tartışılır. Bazıları irade ve muhabbete, bazıları ilim ve şuura ağırlık verir. İnsan önce bilir sonra mı sever, yoksa önce sever sonra mı bilir? Ben önce bilginin bulunduğunu düşünüyorum. Şevkî hareket de buna dayanır. İnsanda önce icmalî bir bilme vardır; sonra bu bilgi sürekli icmalden tafsile açılır ve insan böylece yükselir.
28.10.2026
23.10.2026
21.10.2026
18.10.2026
15.10.2026
13.10.2026
Sadr, asla dönüş demektir. “Sadr” aynı zamanda göğüs, gönül demektir. Ben bu kelimeyi iki anlamda açıklıyorum. Birincisi, gönlüne, bâtınına dön: Senin sadrın, bâtının, göğsün, iç âlemindir. İkincisi, “sadr” asıl ve başlangıç demektir. İkisi de aslında aynı yere çıkar. Ezeldeki aslına ve başlangıcına dönebilmek için gönlüne, sadrına dönmen gerekir.
"Bu yüzden bu büyük bir ibrettir. Ben araştırmacıların bu konuyu derinleştirmesini temenni ediyorum; zira ölüm döşeğinde Muâviye'nin çektiği gibi azap çeken başka bir sultan tanımıyorum. Buna rağmen birçok insan bu gerçeği gizliyor ve onun normal bir şekilde öldüğünü sanıyor."
“Yahudiler, gerçek anlamda ancak Resulullah'ın Ehl-i Beyt'inin komutası altında, İmam Ali'nin siyasi ve itikadi çizgisini takip edenlerin ve onun velâyetine tabi olanların liderliğinde yenilgiye uğratılabilir. Kur'an'ın şaşırtıcı hikmetlerinden biri şudur: Kur'an'da İmam Ali'nin velâyetinden bahsedilmesi..."
İbnü'n-Nedîm'in uzun listesinde Dırar'ın eserleri arasında saydığı bir kitabın bugün elimizde bulunması başlı başına ilginç bir durumdur; zira bu durum, İbnü'n-Nedîm'in ilk dönem kelamcılarının şu an kayıp olan sayısız kitabına dair hazırladığı fihristlerin ne kadar doğru ve gerçeğe uygun olduğunu göstermektedir.
İbn Hazm'ın el-Muhallâ'da İmam Ali b. Ebû Tâlib'in katili Abdurrahman İbn Mülcem'i savunmasını, onu nâsıbî saymasının gerekçelerinden biri olarak zikreder. Zira İbn Hazm, sırf kendi içtihadı ve tevili doğrultusunda cinayet işlediği gerekçesiyle İbn Mülcem'i kısasa layık görmez.
Bununla birlikte, yukarıdaki metni şu hususu belirtmek için alıntıladım: Eğer hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Fezârî gibi bir İbâdî kelamcı Şiilerin bu inancını eserinde aktarıyorsa, bu onun bu inancı Şiilerden bizzat duyduğu (nitekim kendisi Hişam b. Hakem'in çağdaşı ve çalışma arkadaşıydı) ve Şiilerin ikinci yüzyılın başlarında bu inanca zaten sahip olduğu anlamına gelir!