Bilgi ile sevgi arasındaki öncelik meselesi eskiden beri tartışılır. Bazıları irade ve muhabbete, bazıları ilim ve şuura ağırlık verir. İnsan önce bilir sonra mı sever, yoksa önce sever sonra mı bilir? Ben önce bilginin bulunduğunu düşünüyorum. Şevkî hareket de buna dayanır. İnsanda önce icmalî bir bilme vardır; sonra bu bilgi sürekli icmalden tafsile açılır ve insan böylece yükselir.
23.10.2026
21.10.2026
16.10.2026
15.10.2026
13.10.2026
2.10.2026
Aşağıdaki metin, kendisi tarafından yazılan ve Mehr Haber Ajansı tarafından yayımlanan "Fizik Felsefesi: Yeni Fiziğin Temel Meydan Okuması" başlıklı kısa bir makalenin çevirisidir. Bunun altında ayrıca Dr. Fahrizade'nin "İslam Felsefesini İhya Etmenin Gerekliliği" başlıklı ikinci ve daha kısa bir blog yazısının çevirisine de yer verdim.
"Tarihsel artı değer sayesinde bilimsel ve endüstriyel devrimler gerçekleşebildi; jeopolitik, deniz gücü aracılığıyla dünyanın kontrolüne doğru ilerlemenin araçlarını sağlarken; iletişim teknolojileri fikirleri, teorileri ve kavramları merkezden farklı çeperlere yaymak için hareket etti. Nihai sonuç, sosyal teorinin ve genel olarak düşünce okullarının Batılı hegemonik merkezlerde geliştirilmesinin yoğunlaşmasıyla sonuçlanan, merkezde benzersiz bir birikim süreci olmuştur."
Haşimi Rafsancani 2016 yılında, daha sonra tartışmalara yol açacak bir konuşmasında, dünyanın geleceğini “füzelerin değil, söylemlerin dünyası” olarak tanımlamıştı. Rafsancani, İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya ve Almanya'nın deneyimlerini örnek göstererek, bu iki ülkenin büyük bir askeri güçten yoksun kalmasının, savunma harcamaları yerine bilimsel, teknolojik ilerleme ve bilgiye dayalı bir ekonomi için harcanacak büyük mali kaynakları serbest bıraktığını savunmuştu.
Mansûr, kendisinin mutedil kabul ettiği fıkıh mezheplerini oluşturma veya destekleme yoluna gitmiş ve bu çerçevede, İbn Abbas’ın Müminlerin Emiri Ali’nin fıkhıyla örtüşen fıkhî görüşlerinin yaygınlaşmasını engellemeye çalışmıştır. Bu bağlamda, Medine’nin Hadis Ehli’ne mensup fakihi Mâlik ile uzlaşmış ve kitabını neşretmesi için onu teşvik etmiştir. Aynı şekilde Ebû Hanife’yi ve Mürcie’yi kazanmayı ümit etmiş ve Amr b. Ubeyd’i ve Mu‘tezile’yi himaye edip tercüme hareketine zemin hazırlayacak girişimlerde bulunmuştur.
Bugüne kadar, Şiîliğin Mu‘tezile’den etkilendiğini ya da Şiîlerin teşbih inancına sahip olduklarını ileri süren ve Mu‘tezile dışı bir kaynaktan gelen bağımsız bir rivayet tespit edilememiştir. Asıl şaşırtıcı olan ise Mu‘tezile’yi müşrikler, kâfirler ve büyük günah işleyenlerle bir tutan Hadis Ehli ve Eş‘arîlerin, onların Şiîlere yönelik suçlamalarını kabul edip aynen tekrar etmiş olmalarıdır.
Hakîm Feyyâz Lâhicî’ye (ö. 661) göre, İmamiyye’nin inanç esaslarının büyük ölçüde Mu‘tezile ile benzerlik göstermesinin sebebi ne Mu‘tezile’den etkilenmesidir ne de onların kelam usullerini iktibas etmesidir; aksine bu benzerlik, bir yandan Mu‘tezile’nin felsefeden faydalanmasından, diğer yandan İmamiyye’nin -İmamlarından (a.s.) aldıkları- kelam usullerinin felsefî ilkelerle uyumlu olmasından kaynaklanmaktadır: