ÖZEL: Batı solu; emperyalizm, Siyonizm ve İran’daki “rejim değişikliği” arasındaki bağı neden kavrayamıyor?
- Medyasafak.net
- ANALİZ
- 25.01.2026
Lafı dolandırmaya gerek yok: Uluslararası sol, en iyi ihtimalle; İslam Cumhuriyeti’ni —ve dolayısıyla Filistinlilerin o maddi savunma hattını— yok etmeye ant içmiş Siyonist emellere siyasi meşruiyet kılıfı dikmekte ve onlara alan açmaktadır. En kötü ihtimalle ise; İran’a yönelik Siyonist saldırının ve bunun doğal sonucu olarak Levant’ta yaşanan soykırımın doğrudan suç ortağıdırlar.
Batı solu; emperyalizm, Siyonizm ve İran’daki “rejim değişikliği” arasındaki bağı neden kavrayamıyor?
David Miller
‘’Why Western left fails to grasp the link between imperialism, Zionism, and ‘regime change’ in Iran’’ —Press TV
İsrail istihbarat servisi Mossad, 1 Ocak’ta Farsça sosyal medya hesapları üzerinden İran halkını ayaklanmaya çağırdığında, bu hamle Batı dünyasında neredeyse kimsenin dikkatini çekmemişti.
Ancak hemen ertesi gün, eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo o meşhur çıkışını yaptı ve İran sokaklarına yönelik isyan çağrısını açıkça yineledi. Üstelik Pompeo, yeni yılı sadece “sokaktaki İranlılar” için değil, manidar bir vurguyla “onlarla omuz omuza yürüyen Mossad ajanları” için de kutladı.
Mevcut manzara karşısında, Batı dış politikasını eleştiren odakların, olaylardaki yabancı istihbarat ve terör unsuru faktörünü yok saymak adına sığınabilecekleri hiçbir bahane kalmamıştır.
Yine de 8-9 Ocak’taki o iki günlük kalkışmada Mossad’ın –ve tabii CIA ile MI6’nın– parmağı olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten ısrarla kaçınılıyor.
Batı solu; Mossad’ı, Pehlevi yanlısı monarşistleri, kült benzeri bir yapıya sahip terör örgütü Halkın Mücahitleri’ni ve CIA destekli "muhalifleri" aynı çatı altında buluşturan o "rejim değişikliği" ittifakını okumakta sınıfta kaldı.
Söz konusu grupların neredeyse tamamı ABD merkezli faaliyet gösterirken, daha küçük bir kısmı ise İngiltere ve Avrupa geneline dağılmış vaziyette.
Ne yazık ki, İngiliz istihbaratı MI6’nın İran’ı hedef alan bu karanlık "rejim değişikliği" projesindeki rolünü tam manasıyla kavrayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Aksine Batı solu, bu girişimleri bir "özgürlük mücadelesi" olarak okumaya fazlasıyla teşne; yaşananları halk iradesinin bir yansıması, hatta bir işçi veya sendika ayaklanması olarak sunuyorlar. Oysa hakikat bu değil.
Bu yazı; liberalinden devrimci soluna —kendini anti-Siyonist veya Filistin dostu olarak tanımlayanlar da dahil— haddinden fazla solcunun içine düştüğü o çok katmanlı yanılgıları, okuma hatalarını ve entelektüel çürümeyi mercek altına alıyor.
Ancak asıl analize girmeden önce, İran İslam Cumhuriyeti’nin durduğu yeri doğru tespit edebilmek adına kısa bir çerçeve çizmek şart.
İran, bugün dünyanın önde gelen anti-emperyalist gücü ve Filistin’in özgürlük mücadelesindeki mızrak ucudur. Bu gerçeği görmek için ne benim sözlerime ne de Seyyid Ali Hamenei veya General Kasım Süleymani’nin beyanlarına bakmaya gerek var.
Bunun için, bizzat Filistin Direnişi liderlerine kulak vermek kâfi.
Şehit Yahya Sinvar, 2019 yılında o hakikati şöyle haykırıyordu:
“Eğer İran’ın Filistin direnişine desteği olmasaydı, bugün sahip olduğumuz o güce [roketler ve yerli üretim teknikleri] asla erişemezdik. Şu bir gerçek ki; en zor zamanlarımızda [Arap] dünyası bizi kaderimize terk ederken, İran; silahıyla, teçhizatıyla ve teknik birikimiyle bizi ayakta tuttu.”
Hamas’ın eski lideri Şehit İsmail Heniyye de 2020 Uluslararası Kudüs Günü’nde aynı noktaya parmak basıyordu:
“Stratejimizin omurgası direniştir. En tepesinde silahlı mücadelenin durduğu, topyekûn bir direniş... Buradan, Filistin sahasında direniş yolunu seçen ve buna omuz veren ümmetin tüm fertlerini selamlıyorum. Bilhassa da direnişe mali, askeri ve teknik desteğini bir an olsun esirgemeyen İran İslam Cumhuriyeti’nin adını özellikle zikrediyorum. Bu duruş, merhum İmam Humeyni’nin (r.a.) temellerini attığı o stratejik vizyonun somut bir tezahürüdür.”
Bu denklemde; İslam Cumhuriyeti’nin (ve haliyle Filistin Direnişi’nin) karşısındaki cephenin en ön saflarını, Filistin’deki Siyonist sömürgeciler ve onların baş hamisi olan ABD ile İngiltere tutmaktadır.
Bunların yanında ise kendilerini "muhalefet" diye pazarlayan İranlı unsurlara da bir parantez açmak lazım. Bu güruh, eski Şah’ın oğlunu yeniden tahta oturtma hayali kuran monarşistlerden oluşuyor. Tabii sahnede bir de Halkın Mücahitleri (MKO, diğer adıyla İran Halkın Mücahitleri veya Ulusal Direniş Konseyi) var.
NATO üyesi Arnavutluk’a üslenen MKO; orada kurduğu operasyonel altyapının yanı sıra, devasa bir trol ordusunu da yöneten tescilli bir terör örgütüdür.
Örgüt, Siyonist lobi ağlarının sponsor olduğu kapsamlı bir kampanya sayesinde, 2012 yılında ABD’nin terör listesinden çıkarılarak "temize çekilmişti".
Tarihler Haziran 2023’ü gösterdiğinde ise Arnavutluk polisi örgüt kampına şok bir baskın düzenleyip 150’ye yakın bilgisayara el koydu. Bu operasyonun, Çin arabuluculuğundaki İran-Suudi normalleşmesinin hemen ertesine denk gelmesi tesadüf değildi. MKO ile bağını yıllardır inkâr eden Riyad, değişen konjonktür gereği örgütten elini çekmek zorunda kalmıştı.
Benzer bir senaryo medya cephesinde de sahnelendi. Suudiler, İran karşıtı yayın yapan Iran International kanalını fonladıkları iddiasını ısrarla reddediyordu. Ancak Çin masasında imzalar atılır atılmaz para muslukları aniden kesildi ve kanalın Londra ofisi kepenk indirdi.
Fakat bu sessizlik uzun sürmedi. Birkaç ay sonra, bu propaganda aygıtını bugün de fonlamaya devam eden Siyonist varlıktan taze kaynak bulundu ve Londra’da yeni bir ofis faaliyete geçti.
Iran International vakası, İran'ı hedef tahtasına oturtan dış kaynaklı muhalif grupların oluşturduğu o geniş ekosisteme de ışık tutuyor. Bu yapıların çoğu; Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) ve uzantıları gibi, gerektiğinde "bizimle ilgisi yok" denilebilecek (inkâr edilebilir) aracı kurumlar üzerinden fonlanıyor.
Gazeteci Alan MacLeod, MintPress’te yayımladığı son dosyasında bu örgütlerin birçoğunu isim isim deşifre etti. MacLeod’un mercek altına aldığı yapılar arasında; İran İnsan Hakları Aktivistleri (HRANA), Abdurrahman Burumand Merkezi ve İran İnsan Hakları Merkezi gibi oluşumlar başı çekiyor.
Ancak liste bunlarla sınırlı değil; söz konusu "paralel şebeke" içerisinde benzer misyonu üstlenen daha pek çok kuruluş mevcut.
İran konusunda Sol’un imtihanı
Söze; "rejim değişikliği" tezgâhları ile CIA, MI6 ve Mossad’ın bu tezgâhlardaki rolü konusunda tarihsel olarak hayli sakat bir sınav veren o malum "solcularla" başlamak lazım.
Bernie Sanders gibi figürlerin o sığ bakış açısını bilmeyen yoktur; bir yandan "menfur rejim" edebiyatı yaparken, diğer yandan Mossad’ın güdümündeki "protestocuların" sergilediği sözde "inanılmaz cesarete" övgüler dizerler.
Bu listeye; istihbarat servisleriyle aynı ağzı kullandığı için eleştirmenlerin manidar bir şekilde "AOCIA" lakabını taktığı Alexandria Ocasio-Cortez’i veya "protestocuların öldürülmesinden dehşete düştüğünü" söyleyen Jeremy Corbyn’i de rahatlıkla ekleyebiliriz.
Benzer şekilde Zarah Sultana da ‘’Ceset torbası görüntüleri, İran'ın uyguladığı baskının vahşetini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor; iletişimin kesilmesi ise asla savunulamaz’’ çıkışıyla bu kervana katılmıştı.
İngiltere cephesinde de durum farklı değil: Owen Jones, Novara Media’dan Michael Walker ve daha pek çok isim, adeta sözleşmişçesine aynı ezberi tekrarladı. Bu konuda hâlâ şüphesi olan varsa, tavsiyem; yukarıdaki beyanların kaynağına bizzat gidip kendi gözleriyle bakmalarıdır.
‘’Mollalar’’, ‘’Ayetullahlar’’ ve ‘’İslamcılar’’
Sorunun can alıcı noktalarından biri, İslamofobinin solun içine ne kadar derinlemesine nüfuz ettiği gerçeğidir. Bu durum, çoğu zaman "ilkesel bir sekülerlik" maskesinin arkasına saklansa da; o yüzeyi biraz kazıdığınızda, altından çok daha karmaşık dinamikler çıkar.
2017 yılında, İslamofobinin beş temel sütunu olduğu tezini işleyen teorik bir kitabın editörlüğünü yapmıştım. O çalışmada; Batılı devletler, neoconlar, Siyonist hareket ve aşırı sağın yanına beşinci ayak olarak; sol, seküler ve feminist hareketlerin içindeki bazı unsurları eklemiştik.
Kitapta; "savaş yanlısı sol" dediğimiz kesimleri, Yeni Ateistleri, feminist grupları ve sekülerliğin farklı tonlarını mercek altına almış ve o gün şu tespiti yapmıştık:
‘’Şurası çok açık: Bu grupların içindeki bazı kesimler, yola çıkarken niyetleri Batı'daki Müslümanları hedef tahtasına oturtmak veya üzerlerindeki baskıyı artırmak olmasa da; günün sonunda vardıkları yer ne yazık ki burası olmuştur.
Bu bağlamda, söz konusu yapıları 'yukarıdan aşağıya toplumsal hareketler' olarak tanımlıyoruz. Çünkü izledikleri rota —bilerek ya da bilmeyerek— onları diğer İslamofobik akımlarla fiilen aynı safa düşürmüştür.’’
Ne yazık ki, Batı solundaki bu maraz sanılandan çok daha derin katmanlara sirayet etmiş vaziyette. Öyle ki bu virüs, anti-Siyonist ve anti-emperyalist hareketlerin tam kalbine işlemiş; kendisini "devrimci" addeden solun geneline de yayılmıştır.
İşte bu yüzden İran bahsinde; yalnızca "savaş çığırtkanı sol" ile sınırlı kalmayıp, savaş karşıtı ve Filistin dostu cephede yer alan solu da o eleştirel süzgeçten geçirmek zorundayız.
Sol kanattaki pek çok kesim, özünde anti-teist ve İslam karşıtı bir bakış açısıyla malul. Başlangıçta temkinli yaklaşsalar da, günün sonunda Müslümanları ve Müslüman toplumları tanımlarken kullanılan o yaygın ırkçı dili benimseyiveriyorlar.
"Mollalar", "Ayetullahlar" ve "İslamcılar" gibi kavramlar artık bu kesimlerin lügatinde sıradanlaşmış durumda. Oysa daha önce de savunduğum gibi; bilhassa "İslamcı" etiketi, Siyonist ideologlarca piyasaya sürülen ve bizzat Benyamin Netanyahu tarafından özenle dolaşıma sokulan bir silahtır. Ancak gelinen noktada bu ifadeler, sol nezdinde hayatın en doğal, en olağan tanımlarıymış gibi kabul görüyor.
"İslami köktendincilik"
Sol kanat İslamofobisinin lügatindeki bir diğer kilit kavram da "köktendincilik"tir. İngiltere'de feminist hareketin belirli bir kanadı, 1980'lerin sonunda "Köktendinciliğe Karşı Kadınlar" (Women Against Fundamentalism) adıyla bir grup kurmuştu.
Bu grup, "köktendincilik" tanımını dini hareketler içindeki marjinal bir azınlıkla sınırlı tutmadı. Tam tersine; siyasi stratejilerini, "dini referans alan" tüm hareketler üzerine kurduklarını açıkça ilan ettiler (1994, s. 7).
Yapılan bu tarif; neredeyse tamamı devlet bağlantılı odaklarca fonlanan bir avuç Batılılaşmış seküler grup bir kenara bırakılırsa, Müslüman siyasi hareketlerin tamamını kapsamaktadır.
Öyle ki bu tanıma göre; Hristiyan Kurtuluş Teolojisi ve hatta liberal duruşlarıyla bilinen Hristiyan topluluk Quakerlar bile aynı torbaya giriyor.
Kendine "ilerici" diyen bir örgütün, böylesine İslamofobik bir yaftayı benimsemesi hayret verici; ama ne yazık ki vaka bu. Üstelik grubun önde gelen aktivistlerinden biri, Yahudi Sosyalistler Grubu üyesi Julia Bard’dı. Bu detay, söz konusu örgüte dair kafalardaki soru işaretlerini daha da artırıyor.
Bu yapının bir diğer aktörü de, kendisini "Siyonist karşıtı, diaspora mensubu bir İsrailli Yahudi" diye tanımlayan Nira Yuval-Davis’ti. Bu tanım; İsrail dışındaki Yahudilerin bir "diaspora" oluşturduğu şeklindeki o asılsız Siyonist tezi dolaylı yoldan onaylayan ve "İsrail" kavramına siyasi meşruiyet sağlayan sakat bir duruştur.
Köktendinciliğe Karşı Kadınlar grubunun belki de en bilinen ekran yüzü ise; sivil haklar örgütü Cage’i "Cihatçı" diye yaftalamasıyla sivrilen Gita Sahgal’dı. Bu meseleyi daha önce başka bir yerde detaylarıyla masaya yatırmıştım.
Şunu açıkça vurgulamak lazım: "Cihatçı" tabiri, siyaset sahnesinde boy gösteren Müslümanları ötekileştirip şeytanlaştırmak için kullanılan bir diğer İslamofobik etiketten başka bir şey değildir.
Meryem Nemaziye ve Mossad eksenindeki seküler/feminist/komünist ittifak
Gita Sahgal’ın, İngiltere Eski Müslümanlar Konseyi (CEMB) ile de sıkı ilişkileri var. Örnek mi? 2013’teki bir toplantıda, CEMB sözcüsü Meryem Nemaziye ile "akşam içkileri" etkinliğinde yan yana poz vermişlerdi.
2007’de kurulan CEMB, özü itibarıyla Müslüman karşıtı bir örgüt. İran asıllı Meryem Nemaziye, 2022 Ekim başında Trafalgar Meydanı’nda İslam Cumhuriyeti’ne karşı düzenlenen CEMB gösterilerinde başı çeken isimlerden biriydi.
O gün yaptığı üstsüz protestonun görüntüleri, daha sonra Instagram ve Twitter tarafından yayından kaldırıldı.
Nemaziye o meydanda; İslamofobik monarşistler ve diğer rejim karşıtı fraksiyonlarla aynı safta yer tuttu. İran İşçi-Komünist Partisi’nin eski ileri gelenlerinden biri olan Nemaziye, 2017 itibarıyla kendini hâlâ "komünist" olarak tanımlıyordu.
Ancak bu "komünist" etiket; "Şeriat karşıtı" kampanya grubu One Law for All (Herkes İçin Tek Hukuk) üzerinden aşırı sağcılarla iş tutmasına engel olmadı. Örgütün o İslamofobik destekçi ağında kimler yok ki? Ayaan Hirsi Ali ve Caroline Fourest gibi önde gelen neoconlardan tutun, İsrail lobi grubu BICOM adına çalışan Alan Johnson gibi Siyonistlere kadar geniş bir yelpaze...
Bu ağ sadece bunlarla da sınırlı değil; Seküler Avukatlar Derneği, Ulusal Seküler Dernek, yukarıda adı geçen Köktendinciliğe Karşı Kadınlar ve Seküler Demokrasi İçin Britanyalı Müslümanlar gibi çeşitli İslam karşıtı İngiliz STK’ları da bu süreçte devreye girdi.
One Law for All (Herkes İçin Tek Hukuk) platformu; Hollandalı İslam düşmanı Geert Wilders’ı İngiltere’ye davet etmesiyle nam salmış aşırı sağcı Barones Cox ile de yakın dirsek temasındaydı.
Nemaziye, 16 Ocak’ta İngiltere merkezli İslamofobik STK Ulusal Seküler Derneği’nin sitesinde; "İran: Teokrasiyle Bağlarını Koparan Nesil" başlıklı bir makale kaleme aldı.
Yazı; Mossad ve CIA iltisaklı aktörlerin piyasaya sürdüğü o malum yalanların tıpkıbasımıydı. Dış destekli teröristlerin işlediği cinayetleri polise ve Besic güçlerine yıkma gayretinden tutun da; ailelerin cenazelerini teslim alabilmek için "kurşun parası" ödemek zorunda bırakıldığı palavrasına kadar... Ne kadar asılsız iddia varsa, hepsi bu metinde geçit töreni yapıyordu.
Sol muhalefet ve 'işçicilik'
Batı’nın "düşman" kategorisine soktuğu devletlerde, hükümetlere yönelik en ufak bir eleştiriye bile dört elle sarılma eğilimi mevcuttur. Liberal bir muhalefet olması onlar için yeterli; ama bu muhalefetin solcu ya da "ilerici" bir ambalajla sunulması, her zaman işlerine daha çok gelir.
Nitekim Owen Jones; marjinal, karşı devrimci ve İslamofobik bir yapı olan İran "Komünist" partisi Tudeh'i referans göstererek, içine düştüğü o vahim yanılgıyı bizzat ifşa etti.
Solun geneline sirayet eden o naif "işçicilik" (workerism) hastalığına da değinmek gerek. Bu yaklaşım yüzünden pek çok solcu; Tahran ve diğer bölgelerdeki sendikalardan gelen bildirileri, tabandan yükselen sahici bir itirazın kanıtı sanıp heyecanla paylaştı.
Oysa bu çaba, söz konusu eylemlerin terör faaliyetlerine sağladığı meşruiyet kılıfını örtbas etmekten başka bir işe yaramıyor.
Bu yaklaşımın daha "sofistike" örneklerinden birine, kısmen Bernie Sanders tarafından kurulan Sanders Enstitüsü’nün fonladığı Progressive International’da (İlerici Enternasyonal) yayımlanan bir yazıda rastladık.
Söz konusu makale, İslam Cumhuriyeti'ne karşı saf tutan güçlere dair yer yer incelikli analizler barındırsa da; İran'daki işçi mücadelelerinin dış müdahaleden bağımsız kalabileceği hayaline kapılarak büyük bir hataya düştü.
Oysa İngiliz yazar Phil Bevin'in de net bir şekilde ortaya koyduğu üzere; Halkın Mücahitleri (MKO) terör kültünün bu tür eylemlere verdiği destek, o çok güvenilen "bağımsızlık" tezini kökünden çürütüyor.
Bünyesinde Noam Chomsky, Jeremy Corbyn ve Yanis Varoufakis gibi "yıldız" isimleri barındıran Progressive International'ın; Kuzeydoğu Suriye'de yürütülen ve yaygın olarak "Rojava" adıyla bilinen —yakın zamanda da çöken— CIA operasyonunun da ateşli savunuculuğunu yapması, bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil.
Rojava projesinin yönetim kadrosu, Sanders-Corbyn hattıyla organik bir bağ içinde.
Kurumun direktörü David Adler, Sanders Enstitüsü tedrisatından geçmiş bir isim. İletişim Direktörü James Schneider ise Corbyn’in bir dönem hayli tartışılan o meşhur "spin doctor"ı (algı yöneticisi) olarak biliniyor.
Bu ekibin "Kürtler İçin Adalet" (Justice for Kurds) kampanyasında üstlendiği rol; İran’da CIA ve Mossad destekli terör eylemlerine sağladıkları o "siyasi kalkan"la birebir örtüşüyor.
İslam’ı hedef alan anti-Siyonistler
İşte size, kendini anti-Siyonist ve Filistin davasının neferi gibi sunan bir ismin, daha son iki hafta içinde yumurtladığı inciler...
Baştan şunu bir koyalım ortaya: Bahsi geçen şahıs, Filistin meselesini öyle sadece sosyal medyada karpuz emojileri paylaşarak "yasak savan" tiplerden değil. En azından dışarıya verdiği görüntüye bakarsanız; direnişin ve özgür Filistin’in has savunucusu.
Ama gelin görün ki şunları söylüyor:
“Tamam, protestolarda rejimi hedef alan saldırılarda İsrail ve ABD’nin parmağı vardı; ama İran halkının o baskıcı, yozlaşmış, teokratik 'Molla' idaresine duyduğu kini görmezden gelmek, ırkçı ve oryantalist bir körlüktür. İran’daki ruhban rejimi, kendi halkının kanına girmiştir.”
“İran’daki ruhban rejimi, faşizmden farksızdır.”
“Şahsi kanaatim şu: Din, devleti ele geçirdi mi; bunun sonu kaçınılmaz olarak baskı ve zulümdür.”
Kendine "ırkçılık karşıtı" veya "anti-Siyonist" diyenlerin ağzından bu ırkçı hezeyanların döküldüğünü duymak gerçekten ibretlik. İslamofobi tombalasındaki (bingo) bütün kavramlar eksiksiz sıralanmış: "Rejim", "teokratik", "mollalar", "baskıcı" ve tabii ki o kaçınılmaz "faşizm".
Bu örnek; İslamofobik zehrin solun damarlarına —ki buna anti-Siyonist çevreler ve Yahudi anti-Siyonist gruplar da dahil— ne kadar derinlemesine işlediğini gösteren sayısız vakadan sadece biri.
Mossad terörüne omuz veren ‘devrimci sosyalistler’
Karşımızda, Facebook üzerinden paylaşım yapan bir "devrimci sosyalist" var. Söz konusu gönderi; Counterfire ve Sosyalist İşçi Partisi (SWP) gibi Troçkist grupların üyeleri de dahil olmak üzere, İngiliz ve uluslararası solun önde gelen isimlerinden 172 beğeni topladı.
Gönderinin sahibi Kanadalı akademisyen ve sosyalist aktivist John Clarke, kaleme aldığı kısa metne şu girişle başlıyordu:
"İran’daki mücadele desteklenmelidir; ancak aynı zamanda ABD ve İsrail’in müdahalesine ve araya girmesine karşı da sesimizi yükseltmeliyiz."
Buradaki temel çelişkiye dair, yani bu tutumun Mossad’ı aynı anda hem desteklemek hem de kınamak anlamına geldiğine dair en ufak bir idrak belirtisi dahi yok. Clarke devamında şu tespitte bulunuyor:
"Hiç şüphe yok ki, Batılı ve İsrailli istihbarat servisleri İran’daki hareketi etkileme peşindeler. Yine şüphesiz ki sahada, bu mücadelenin ABD çıkarlarına hizmet etmesi için elinden geleni yapan gerici ve monarşist unsurlar da mevcuttur."
İşin aslı şu ki; 28 Aralık’ta patlak veren ilk gösteriler, temelde ekonomik darboğaza ve maişet derdine dayanan protestolardı; doğrudan İslam Cumhuriyeti’ni hedef alan bir başkaldırı değildi.
Batı solu ise sahadaki bu iç dinamikleri okumaktan aciz görünüyor. Zira Pehlevi artıkları ve Mossad ajanları sahneye çıkıp olayları provoke etmeye kalkıştığında, bizzat göstericiler tarafından sert bir dille terslenmiş ve aralarından atılmışlardı.
Mossad ve onun devşirdiği piyonların kışkırttığı o iki gecelik terör ve yağma dalgasının hemen ardından; Tahran’da ve ülkenin dört bir yanında milyonların aktığı devasa yürüyüşler düzenlendi. Ancak neredeyse hiçbir Batılı solcu, bu muazzam ulusal birlik tablosunu görmeye ya da hakkını teslim etmeye yanaşmadı.
Meselenin en can alıcı noktası ise Clarke’ın; Lenin’in 1916 İrlanda Paskalya Ayaklanması üzerine yazdıklarına atıfla, onun “mücadelenin şekilsel kusurlarına takılanlara karşı çıktığını” hatırlatmasıdır. Bu teorik düzlemde doğru olsa da; İrlanda’daki sömürge karşıtı bir milli ayaklanma ile İran’da Mossad’ın tezgâhladığı bir terör saldırısını aynı kefeye koymak, tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.
Çünkü bu ikincisi; İslam Cumhuriyeti’nin sonu, İran’ın "Balkanlaştırılıp" parçalanması, sözde “Büyük İsrail” projesinin önündeki engellerin kalkması ve Filistin direnişinin dünyadaki en büyük hamisinin yok edilmesi demektir.
Clarke, sosyalistlerin “kazandıran stratejiler” sunması gerektiğini iddia ediyor. Oysa İslam Cumhuriyeti’nin Mossad ve CIA eliyle altının oyulmasına çanak tutmak; hem sosyalist devrim ihtimali hem de insanlık adına mutlak bir mağlubiyet reçetesidir.
Dahası bu yol; Filistin’de Siyonist zaferin perçinlenmesini, Büyük İsrail’e doğru yayılmayı ve hatta daha da ötesinde, yeni bir Yahudi imparatorluğuna gidişi garantiye almanın en kestirme yoludur.
Laf söyledi balkabağı Sol
Bir de kasıtlı olarak suya sabuna dokunmayan; o bol "sofistike" ve "nüanslı" akademik dille metin döşeme modası var. St Andrews Üniversitesi'nden İranlı akademisyen İskender Sadıki-Burucerdi, New Left Review blogunda bakın nasıl lügat paralıyor:
"Kimileri bu kargaşayı eli kulağında bir devrimci kopuş; kimileri salt dış kaynaklı bir istikrarsızlaştırma operasyonu; kimileri ise artık tahammül sınırını aşmış bir toplumun gecikmiş hesaplaşması olarak görüyor. Her biri resmin bir parçasını yakalıyor ama hiçbiri 'mevcut konjonktürün' dinamiklerini izaha yetmiyor. Gözlerimizin önündeki bu tabloyu; birikmiş toplumsal yorgunluğun, akut gelir dağılımı şokunun ve İslam Cumhuriyeti’nin artık yönetmek için gereken ideolojik, bürokratik ve mali takatten kesildiği bir yönetim krizinin kesişimi olarak okumak daha doğrudur."
Buraya kadar her şey, zahirde gayet "nüanslı" görünüyor. Ancak o cümlede geçen "mevcut konjonktür" ifadesinde çalan çok ciddi bir alarm zili var. Zira bu ifade, söz konusu anlatının günün sonunda Mossad destekli terörün değirmenine su taşıdığının en net göstergesidir.
Bu kavram; genellikle radikal, hatta Marksist bir "hava" estirmeye çalışan post-yapısalcı ve postmodern akademik çalışmaların dolgu malzemesidir. Kökeni İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ye dayanan bu kavram, daha sonra Fransız yapısalcı Marksist Louis Althusser tarafından devralınmış; Terry Eagleton’ın tabiriyle Althusser’in o "buz gibi pençesi", İngiliz kültürel çalışmaları akademisyeni Stuart Hall ve takipçilerine kadar uzanmıştır.
Meselenin bam teli şu: Hall 1980’lerde bu kavramı "evcilleştirdiğinde", kavram çoktan tanınabilir her türlü Marksist veya anti-emperyalist siyasi özünden koparılmıştı. Bugün, yani kırk yıl sonra bu terim; sadece akademik tartışmaların dört duvarı arasına hapsolmuş vaziyette ve emperyal gücü alt etmeyi amaçlayan gerçek hareketler için zerre kadar pratik değeri yok.
Zaten metinde birkaç paragraf aşağı indiğimizde baklayı ağzından şöyle çıkarıyor:
"Aynı zamanda; güvenlik güçleriyle bıçak, pala ve yer yer ateşli silahlarla çatışan göstericilerin görüntüleri ortada. İddiaya göre bu tablo, yıllardır süren baskının muhalefetin belli kesimlerini nasıl radikalleştirdiğinin bir işaretiymiş."
Elbette bu iddianın altı tamamen boş. O silahlar, İran vatandaşlarının kendi kendine radikalleşip bulduğu şeyler değil; bizzat yabancı istihbarat servislerinin temin edip sahaya sürdüğü mühimmat.
Üstelik bu anlatı; Mossad’ın yaptıklarıyla açık açık böbürlenmesini, hatta Mike Pompeo’nun 2 Ocak’ta attığı ve Mossad ajanlarının sahada cirit attığını ima eden o meşhur tweetini resmen yok sayıyor.
Acaba Sadıki-Burucerdi, o "derin" araştırmasında bu hayati detayı atlamış olabilir mi? Çünkü metnin tamamını taradığınızda, "Mossad" kelimesinin tek bir kere bile geçmediğini görüyorsunuz.
Analizdeki en büyük fiyasko ise şu sığ tespit: Güya Mossad’ın işin içinde olması, sadece İslam Cumhuriyeti’nin elini güçlendirmeye yarıyormuş!
"Yabancı müdahaleyi kabul etmek, ülke çapındaki protestoların tepeden tırnağa dış kaynaklı bir mühendislik projesi olduğunu onaylamak anlamına gelmez. Yılların getirdiği sosyal ve ekonomik zorluklara kök salmış yaygın bir ayaklanma; İsrail ve ABD istihbarat kurumları süreci manipüle etmeye (çalmaya) çalışmış olsa bile, salt dış güçlerin entrikalarına indirgenemez. Bu kurumların başardığı asıl şey; protestoları Haziran savaşının bir devamı gibi sunarak baskı politikaları için kullanışlı bir bahane üretmek ve böylece ulusal güvenlik kılıfı altında bir 'olağanüstü hal'i meşrulaştırmaktır."
İslam Devrimi’nin temellerini hedef alan bir saldırıyı tanımlamak için, gerçekten de vahim bir yaklaşım. Hiç şaşırtıcı değil; Sadıki-Burucerdi de Cumhuriyet’i analiz ederken o ırkçı "İslamcı" etiketine can simidi gibi sarılıyor.
Yazar, yazısını "siyasi özne olma (agency) alanının hızla daralmasından" dem vurarak noktalıyor. Oysa bu bağlamda öne sürülen "agency" fikri; rejim değişikliği operasyonlarında rutin olarak piyasaya sürülen ve belirli istihbarat teşkilatlarının ajandasına göbekten bağlı o bayat CIA söylemlerini buram buram hatırlatıyor.
Lafı dolandırmaya gerek yok: Uluslararası sol, en iyi ihtimalle; İslam Cumhuriyeti’ni —ve dolayısıyla Filistinlilerin o maddi savunma hattını— yok etmeye ant içmiş Siyonist emellere siyasi meşruiyet kılıfı dikmekte ve onlara alan açmaktadır.
En kötü ihtimalle ise; İran’a yönelik Siyonist saldırının ve bunun doğal sonucu olarak Levant’ta yaşanan soykırımın doğrudan suç ortağıdırlar.
Ve şayet bu kişiler İranlıysa, kendi halkına ihanet etmiş tescilli birer vatan hainidirler.
David Miller, Press TV'nin haftalık “Palestine Declassified” programının yapımcısı ve sunucularından biridir. Filistin savunuculuğu nedeniyle Ekim 2021'de Bristol Üniversitesi'ndeki işinden kovulmuştur.
Çeviri: Keda Bakış
Medya Şafak