Taberî, Tarih’inde Ömer b. Hattâb’ın hilafeti döneminde Abdullah b. Abbas ile arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştir. Bu konuşmada Ömer, Kureyş’in Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetini engellemek için yürüttüğü faaliyetleri ve bu hususta yaptıkları planlamaları açıkça ikrar etmektedir. Konuşmanın bir bölümünde Ömer, İbn Abbas’a şöyle demiştir...
1.04.2026
25.03.2026
16.03.2026
19.02.2026
30.01.2026
25.01.2026
"Bu inanılmaz belge, erken dönem İslam araştırmacılarının sürekli ilgisini çeken önemli bir soruyu cevaplayabileceği için daha kapsamlı bir incelemeye ihtiyaç duyuyor: Hz. Peygamber, madem Sünnet’in Kur'ân-ı Kerîm kadar geçerli olmasını amaçlıyordu, onu niçin yazıya geçirmedi? [Yoksa geçirdi mi?]"
İbranice נִקְּבוּ (nikvu) ifadesi ve onun Arapça karşılığı olan نقیب (nakib), “seçilmiş ve tensip edilmiş, atanmış” anlamına gelmekte olup, özünde “Allah tarafından bir nass ile belirlenmiş olma” anlamını taşır. Yani, temel olarak dilbilimsel bakımdan, İbranice ve Arapçada birine ancak seçilmiş ve özel olarak atanmışsa “nakip” unvanı verilir.
Bizler aklın misalleriyiz, akıl bizim misallerimiz değildir... Buraya dikkat ediniz. İlâhî âlemin aklı mı misaldir, yoksa bizler mi aklın misalleriyiz? Misal olan bizleriz; asıl olan onlardır (akıllardır).
Bu inceleme Şiî olan Mu‘tezilîlerin İmâmiyye’ye yalnızca imamet bahsinde değil, Verrâk ve İbn Ravendî gibi bazılarının tevhid ve adalet konularında da bağlı olduklarını ve Mu‘tezile’ye muhalefet ettiklerini göstermektedir. Elbette İbn Kıbe gibi bir kelâmcı da Mu‘tezile’ye sadece imamet konusunda karşıydı. Bu nedenle bu mütekellimlerin hepsinin tek bir somut eğilime bağlı olmayıp farklı yaklaşımlar sergilediklerini söylemeliyiz.
Sonuç olarak, Gadîr Hadisinin Buhârî’nin eserinde yer almamasının nedeni, rivayet zincirindeki herhangi bir teknik kusurdan ziyade, Hz. Ali'nin Rasûlullah (s.a.a.) tarafından atandığı yönündeki Şiî iddiasını desteklemesiyle daha çok ilgili gibi görünüyor.
Kadı Nurullah, daha sonra, Nûrbahşiyye silsilesinden bazı dervişlerin şu sözünü aktarır: “Hızır ile görüştüğünü açık eden veya hırkasını ona nispet eden her şeyh, hakikatte Şia mezhebine bağlılığını ve imamet hakkındaki inancını ortaya koymuştur.”