ÖZEL: Sünnî Tarihçilerin Kelâmî Kabullerinin Gadir-i Hum Hadisesinin Tasvirine Etkisi
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 16.03.2026
Bir rivayetin sıhhat ve geçerliliğinin tespiti, kimi zaman râvilerden bağımsız olarak, doğrudan metin tenkidi üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ancak bu safhada dahi tarihçilerin kelâmî kabullerinin üslupları ve yaklaşımları üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Fahreddin Râzî’den nakledilen şu söz, bu durumu özetler niteliktedir: "Gadir hadisine dair dört yüz rivayet yolu (tarik) buldum; buna rağmen [hadisin] sahih olduğu içime sinmedi."
Sünnî Tarihçilerin Kelâmî Kabullerinin Gadir-i Hum Hadisesinin Tasvirine Etkisi[1]
Ruhullah Kâzımî Necefâbâdî / Muhammed Takî Subhânî / Seyyid Ziyâüddîn Mîrmuhammedî
Özet
İslâm tarihinde Gadir-i Hum hadisesi, kelâmî tartışmalardaki konumu itibarıyla özel bir yere sahiptir. Bu bağlamda, İslâm tarihyazımında bu hadisenin aktarılma biçimleri ile tarihçilerin benimsedikleri kelâmî kabullerinin metinlerinde inşa ettikleri anlatı şemaları üzerindeki belirleyici etkisi, araştırmacıların zihnini meşgul eden temel meselelerden biri olmuştur. Sünnî tarihçilerin eserleri üzerinde yapılan incelemeler, bu hadisenin aktarımı noktasında üç farklı teamül bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Söz konusu teamüllerdeki tarihçiler, kaynaklara Sünnî paradigmayı merkeze alarak yaklaşmış ve öncelikle sahâbe kanalıyla gelen rivayetlere itimat etmişlerdir. Bu doğrultuda, ilk dört halifenin sahâbenin geri kalanına üstünlüğü, sahâbenin tamamının adaletli olduğu kabulü, Hz. Ali muhabbeti ile onun en üstün (efdal) oluşu gibi görüşleri birbirinden ayırmış ve Şeyhayn’dan teberrî gibi tutumları ise rivayetlerin reddi için birer güvenilirlik ölçütü olarak kabul etmişlerdir. Gadir-i Hum hadisesine dair rivayetler arasındaki çelişkileri giderme noktasında ise, Ehl-i Sünnet’in söz konusu hadise ve Ehl-i Beyt hakkındaki yerleşik görüşünü destekleyip güçlendiren rivayetleri esas almışlardır.
Giriş
İki farklı disiplin olan kelâm ve tarih, birbirinden farklılaşan özelliklere ve araştırma sahalarına sahip olmalarına rağmen, konu, amaç ve metodoloji düzleminde birbirleriyle kesiştikleri müşterek noktalara sahiptir. Bu geçişkenlik, İslâm tarihyazımının, Müslüman tarihçilerin inançlarının ve kelâmî kabullerinin gölgesinde şekillenmesine yol açmıştır. Bu durum, bir tarih rivayetinin güvenilirliğini ve olgusal gerçekliğe tekabül etme düzeyini etkileyebilmektedir. Dolayısıyla, tarihçilerin İslâm tarihinde vuku bulan hadiselere dair anlatıları incelenirken, kelâmî kabullerinin anlatı şemaları üzerindeki etkisini dikkate almak bir hayli önem arz etmektedir.
Bir tarihî hadiseyi inceleme sürecinin aşamalarından biri tasvir safhasıdır. Bu safha, malumat toplanması, toplanan malumatın güvenilirliğinin denetlenmesi ve nihayetinde, bu malumatın belirli bir anlatı şeması içinde sentezlenerek birleştirilmesi süreçlerini içermektedir.
Bu çalışma, Müslüman tarihçilerin kelâmî kabullerinin tarihî hadiseleri tasvir etme safhasındaki etkisini ortaya koymak amacıyla, İslâm tarihyazımında Gadir-i Hum hadisesinin aktarılma biçimlerini ele almaktadır. Gadir-i Hum, imamet ve hilafet ile doğrudan bağlantılı bir tarihî hadisedir. İmamet ise, hem iki ana İslâm mezhebi arasındaki en köklü kelâmî ihtilaf konusu olması hem de İslâm siyaset düşüncesinin kristalleştiği temel mesele olması hasebiyle, Müslümanların siyaseti odağa alan tarihyazıcılığı ile kelâmî-entelektüel uğraşlarının kesişim noktasında yer almaktadır. Bu çerçevede, söz konusu hadisenin Müslüman müelliflerce kaleme alınan tarih metinlerindeki aktarım ve tasvir biçimlerinin karşılaştırılması, İslâm tarihyazımında kelâmî kabullerin belirleyici etkisine dair somut veriler sunacaktır.
Tarihçilerin kelâmî kabullerinin İslâm tarihyazımına etkisi daha önce çalışılmış bir konu olsa da, mevcut literatürde Gadir-i Hum hadisesi özelinde karşılaştırmalı bir inceleme bulunmamaktadır.[2]
Burada kelâmî kabullerden kasıt; tarihçinin zihninde yer etmiş olan ve tarihî bir eserin teşekkül aşamalarını bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yönlendirebilen inanç esaslarıdır. İslâm tarihyazımı ile kastedilen ise; ister genel bir tarih ister monografik bir inceleme olsun İslâm tarihi hakkında kaleme alınmış her türlü telif eseri kapsamaktadır.
Bu doğrultuda bu çalışmada, İslâm tarihyazımında Gadir-i Hum hadisesinin aktarım biçimlerine dair bir tipoloji oluşturulduktan sonra, tarihî hadiselerin tasvir sürecini oluşturan üç safha; toplanan malumatın güvenilirliğinin değerlendirilmesi, rivayetler arası çelişkilerin giderilmesi ve nihayetinde bir anlatı şemasının inşa edilmesi aşamalarında kelâmî kabullerin, söz konusu hadisenin aktarım ve tasvir biçimleri üzerindeki etkisi incelenecektir.
Tarih Metinlerinde Gadir-i Hum Hadisesinin Aktarımı
Tarih kitaplarında Gadir-i Hum hadisesinin aktarımı bağlamında en az üç farklı yaklaşım biçimini gözlemlemek mümkündür:
- Tarihçilerden bir kısmı, genel tarih eserlerinde Gadir-i Hum hadisesine dair rivayetleri zikretmekten kaçınmışlardır. Bununla birlikte, bu grupta yer alan tarihçilerin bir kısmının, bu konuyu başka bir eser içerisinde veya monografik bir eserde incelemiş olmaları muhtemeldir.
- İkinci grup, eserlerinde Gadir-i Hum’a yer vermekle birlikte, bu hadiseyi Veda Haccı’nın bir kesiti olarak ele almayan tarihçilerdir.
- Üçüncü grup, eserlerinde bu hadiseyi Veda Haccı’nın bir kesiti olarak ele alan, ancak onu Yemen Seferi’nde Hz. Ali ile bazı sahâbe arasında yaşanan ihtilafla ilişkilendirmeye çalışan tarihçilerdir.
Bir Tarih Kitabında Gadir-i Hum Hadisesinin Aktarılmaması
Tarihçilerin bir kısmı, Gadir-i Hum hadisesini görmezden gelmeyi, bu konuyla ilgili rivayetleri zikretmemeyi tercih etmişlerdir. Bu tutumu benimseyen müellifler arasında ilkin siyer literatürünün en önemli kaynaklarından biri olan es-Sîretü’n-Nebeviyye’nin yazarı İbn Hişâm’a (ö. 218/833 civarı) temas edilebilir. Elbette İbn Hişâm’ın bu eseri, müellifin kendi düşüncelerini tam anlamıyla yansıtan bir ayna olarak kabul edilemez; zira o, tarihî hadiseler arasından kendi inandığı esaslara uygun olanları seçerek bir anlatı şeması inşa etme gayesinde olmamıştır. İbn Hişâm, esasında, İbn İshak’ın es-Sîret’ini kısaltarak bir muhtasarını yazmıştır. Nitekim o, eserinin mukaddimesinde, hacmini kısaltmak amacıyla İbn İshak’ın es-Sîret’inden “sözünü etmenin çirkin (şeni) sayılacağı bazı hususları” ve “zikredilmesi kimi insanların gönlünü kıracak bazı olayları” çıkardığını ifade etmiştir. İbn Hişâm’ın çıkardıkları arasında, kitabın râvisi el-Bekkâî’nin[3] kendisine nakletmediği rivayetler de bulunmaktadır.[4] Dolayısıyla, her ne kadar müellifin üslubu ve İbn İshak’ın es-Sîret’ini özetlediği dönemdeki telif koşulları, İbn Hişâm’ın kelâmî kabullerinin eserin yazım sürecini etkilediği şüphesini beraberinde getirse de, İbn İshak’ın es-Sîret’inde Gadir-i Hum hadisesinin yer alıp almadığına dair belirsizlikler[5] ve İbn Hişâm’ın açıklamaları göz önüne alınarak, bu çalışmada bu eser hakkında kesin bir yargıda bulunmaktan kaçınılmıştır.[6]
Bu bölümde çalışmalarına temas edilebilecek bir başka tarihçi, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir Taberî’dir (ö. 310/923). Müellif, Tarih’inde hicretin onuncu yılı (632) hadiseleri bağlamında Veda Haccı’na dair rivayetleri nakletmiştir.[7] Taberî, konuya girişinde, bir mekân belirtmeksizin, Hz. Peygamber’in içerisinde Sekaleyn hadisini de beyan ettiği bir hutbesini rivayet etmiştir. Ancak bu rivayette sözü edilen hadisi Hz. Peygamber’in dilinden şöyle nakletmiştir:
Şüphesiz ben tebliğ ettim ve aranızda öyle bir şey bıraktım ki, ona sarılırsanız asla sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Nebisinin sünneti.[8]
Taberî, hicretin onuncu yılı hadiselerini ele aldığı bölümün devamında, gazvelerden, seriyyelerden, hacların sayısından ve ayrıca Hz. Peygamber’in kaç zevcesi olduğundan söz etmiş; ancak Gadir-i Hum hadisesine hiç değinmeden bu bölümü sona erdirmiştir. Bununla birlikte, İbn Kesir’in işaret ettiği üzere,[9] Taberî müstakil bir eserinde Gadir-i Hum hadisesini özel olarak ele almıştır. Yazma nüshası günümüze ulaşmayan bu kitap hakkında İbn Kesir’in verdiği bilgilere göre[10] müellif, bu hadiseye dair farklı rivayetleri bir araya getirmiştir.[11]
Beyhakî (ö. 458/1066) de Delâilü’n-Nübüvve adlı eserinde, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Veda Haccı’nda kendi vefatını haber vermesine ayırdığı bölümde, önce İkmâl Ayeti’nin (Mâide, 3) Arefe günü nazil olduğu görüşünü teyit eden bir rivayeti nakletmiştir. Ardından Hz. Peygamber’in Arefe günündeki hutbesine işaret eden ve Sekaleyn hadisinin “Allah’ın Kitabı ve Sünnetim” lafzıyla yer aldığı bir dizi rivayeti zikretmiştir. Müellif, başlığından da anlaşılacağı üzere söz konusu bölümde, münhasıran Hz. Peygamber’in vefat haberine odaklanmış ve diğer meselelere pek değinmemiştir.
Beyhakî, devamında, “Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndan Dönüşü” başlığı altında yeni bir bölüm açmış olsa da, burada yalnızca Hz. Peygamber’in Mina’dan çıkışına ve Muhassab mevkiindeki konaklamasına temas etmiştir. Veda Haccı konusunu burada sonlandıran Beyhakî, Gadir-i Hum mevkiindeki konaklamaya ve burada gerçekleşen hadiseye herhangi bir atıfta bulunmamıştır.[12]
Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201) de el-Muntazam fî tarihi’l-ümem ve’l-mülûk adlı eserinde Yemen Seferi ve Veda Haccı hadiselerine oldukça kısa bir şekilde temas etmiştir. Müellif, Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndan dönüşüne ve hicretin onuncu yılının diğer gelişmelerine dair bazı ayrıntılara değinmiş olsa da, Gadir-i Hum hadisesinden hiç söz etmemiştir.[13]
İbnü’l-Esîr (ö. 630/1233) ise el-Kâmil fî’t-tarih adlı kitabında hicretin onuncu yılı hadiselerini ele alırken Veda Haccı’na temas etmiştir. Ancak müellif, bu bağlamda yalnızca Hz. Peygamber’in Arefe’deki hutbesine değinmiş; söz konusu hutbeyi de uzun olduğu gerekçesiyle kısaltmış ve Sekaleyn hadisini zikretmekten kaçınmıştır.[14] İbnü’l-Esîr, eserinin başka hiçbir bölümünde de Gadir-i Hum hadisesine değinmemiştir.
İbn Haldûn (ö. 808/1406) da ne hicretin onuncu yılı hadiselerini ele aldığı bölümde ne de eserinin başka bir yerinde Gadir-i Hum hadisesine temas etmiştir.[15]
Şemseddin Şâmî (ö. 942/1536) Sübülü’l-hüdâ ve’r-reşâd’ının, başında yer alan açıklamasına göre, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Zâdü’l-meâd’ını model alarak tasarladığı bölümünde[16] Hz. Peygamber’in haclarını ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Müellif, bu bölümün üçüncü faslında Veda Haccı’nı başlangıcından sonuna kadar etraflıca incelemiştir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in Arafat’taki vakfesine ve burada irat ettiği hutbeye temas etmiş; söz konusu hutbede geçen Sekaleyn hadisini “Allah’ın Kitabı ve Nebisinin sünneti” lafzıyla nakletmiştir.[17] Devamında, İkmâl Ayeti’nin (Mâide, 3) de Arefe gününde nazil olduğunu belirtmiştir.[18]
Şâmî, Veda Haccı hadisesini ayrıntılarıyla ele almış, bu yolculukta konaklanan birçok menzile ve özellikle dönüş yoluna dair detaylara işaret etmiş olmasına rağmen,[19] eserinin ne bu bölümünde ne de başka bir yerinde Gadir-i Hum’daki konaklamadan bahsetmiştir. Müellifin bu hadisenin varlığından ve öneminden bihaber olması mümkün görünmemektedir. Zira müellif, aynı eserin önceki bölümlerinde Hz. Ali’den (a.s.) “Hz. Peygamber Gadir-i Hum günü başıma bir sarık (imame) koydu ve ucunu arkamdan sarkıttı” rivayetini nakletmiştir.[20] Ayrıca müellif, Hz. Ali’nin faziletlerine ayırdığı bölümünde, Gadir-i Hum hadisesine tarihsel bir bağlamda hiç değinmeden Gadir hadisinin muhtevasını beyan etmiştir.[21]
İbnü’l-İmâd (ö. 1089/1679) da Şezerâtü’z-zeheb fî ahbâri men zeheb adlı eserinde, hicretin onuncu yılı hadislerini kronolojik bir sırayla listelemiştir. Müellif, bu bağlamda, Veda Haccı’na, Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in vefatına, Cerir b. Abdullah Becelî’nin Müslüman oluşuna, Esved el-Ansî’nin irtidadına ve heyetlerin (vüfûd) Medine’ye gelişindeki yoğunluğa işaret etmiş; ancak Gadir-i Hum hadisesinden hiç söz etmemiştir.[22]
Gadir-i Hum Hadisesinin Veda Haccı Dışında Bir Tarihî Kesitte Aktarılması
Gadir-i Hum hadisesinden hiç söz etmeyen müelliflerin ardından, bu hadiseyi eserlerinin Veda Haccı’na ayırdıkları bölümün dışında, farklı bir başlık altında ele alan tarihçiler gelmektedir.
Bu bağlamda dikkate alınabilecek tarihçilerden biri Ali b. Hüseyin Mesudî’dir (ö. 346/960). Mesudî, iki ayrı eserinde hicretin onuncu yılı hadislerinden bahsetmiştir. Mürûcü’z-zeheb adlı kitabında, Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in vefatına ve aynı yıl Yemen’e sefer düzenlenmesine işaret etmesine rağmen, eserinin ne bu bölümünde ne de başka bir yerinde Gadir-i Hum hadisesine değinmiştir.[23] Buna mukabil müellif, et-Tenbîh ve’l-işrâf adlı eserinde bu hadiseden söz etmiştir. Ancak Mesudî, diğer tarihçilerin aksine bu hadisenin, Veda Haccı dönüşünde değil, hicretin altıncı yılı Zilhicce ayının on sekizinde gerçekleşen Hudeybiye Barışı’ndan dönüş yolunda gerçekleştiğini yazmıştır.[24]
Bu kategoride sözü edilebilecek bir başka tarihçi Şemseddin Zehebî’dir (ö. 748/1348). Zehebî, Tarihü’l-İslâm adlı eserinde Veda Haccı konusuna İmam Cafer Sâdık’tan nakledilen bir rivayetle başlangıç yapmış;[25] ancak söz konusu rivayetin İmam’a ulaşan senedini beyan etmemiştir. Müellif, bu rivayette Hz. Peygamber’in Arefe’deki hutbesine ve bu çerçevede Sakaleyn hadisine işaret etmiştir. Zehebî, Sekaleyn hadisini şu şekilde nakletmiştir:
Size öyle bir şey bıraktım ki, ona sarıldığınız sürece benden sonra asla dalalete düşmezsiniz: Allah Teâlâ’nın Kitabı.[26]
Zehebî, kitabının devamında, Gadir-i Hum hadisesine hiç değinmeden Veda Haccı ile ilgili bölümü sona erdirmiştir. Ancak müellif, hicretin kırkıncı yılı hadislerini ele alırken Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) şehadetine temas ettiği yerde, bir faslı onun faziletlerine ayırmış ve bu bağlamda Gadir-i Hum hadisine de işaret etmiştir. Bununla birlikte Zehebî, bu hadisenin vuku bulduğu tarihî kesite dair kesinlik arz eden herhangi bir atıfta bulunmaktan kaçınmıştır.[27] Benzeri bir yaklaşım, müellifin çağdaşı olan tarihçi Yâfiî’nin (ö. 768/1367) Mirâtü’l-cenân adlı eserinde de görülmektedir.[28]
Gadir-i Hum Hadisesinin Veda Haccı Bağlamında Bir Tarihî Kesitte, Yemen Seferiyle Bağlantılı Olarak Aktarılması
Gadir-i Hum hadisesiyle ilgili teamüllerin bir diğer biçiminde tarihçiler, bu hadiseyi ilgili olduğu tarihî kesit (Veda Haccı) içerisinde ele almışlardır. Ancak bu müellifler, ilgili rivayetleri muhatabın Gadir-i Hum hadisesini Ehl-i Sünnet paradigmasıyla uyumlu bir çıkarıma ulaşmasını sağlayacak bir anlatı şeması içerisinde, art arda sıralamışlardır. Bu üslubun izleri, İbn Kesir’in (ö. 774/1373) el-Bidâye ve’n-nihâye adlı eserindeki yaklaşımında bariz bir biçimde gözlemlenebilmektedir.[29] İbn Kesir, söz konusu eserinde bu konuya müstakil bir bölüm ayırmış ve anlatısına şu şekilde giriş yapmıştır:
Bu bölüm, Hz. Peygamber’in Veda Haccı dönüşünde, Mekke ile Medine arasında, Cuhfe yakınlarında, Gadir-i Hum adı verilen mevkide bir hutbe irat ettiğine delalet eden rivayet hakkındadır. Hz. Peygamber bu hutbesinde, Ali b. Ebî Tâlib’in faziletlerini beyan etmiş ve Yemen’de kendisiyle birlikte olan bazı kimselerin yönelttiği eleştiriler karşısında onun haklı olduğunu teyit etmiştir. Söz konusu eleştirilerin menşei, Ali’nin onlara karşı sergilediği adil tutumdu; ancak kimileri bu tutumu zalimlik, katılık ve cimrilik olarak algılamıştı. Oysa bu hususta hak Ali ile beraberdi. İşte bu nedenle Hz. Peygamber hac amellerini (menâsikini) yerine getirip Medine’ye dönerken, güzergâhı üzerindeki Gadir-i Hum’da, aynı yılın 18 Zilhicce pazar gününde, bir ağaç altında uzunca bir hutbe irat ederek meseleyi açıklığa kavuşturmuştur. Bu meyanda onun (Ali’nin) emanete sadakatine, adaletine ve kendisine olan yakınlığına dair bazı hususları beyan etmiş ve bu beyanları, pek çok insanın kalbinde Ali’ye karşı oluşmuş olan kırgınlığı ortadan kaldırmıştır.
İbn Kesir, bu yönlendirici girişin ardından, İbn Cerir Taberî ile İbn Asâkir’in Gadir-i Hum hadisi hakkında yazdıkları eserlere atıf yapmış ve şöyle yazmıştır:
Biz burada konuya dair nakledilen en önemli rivayetleri zikrederken, aynı zamanda, Şia’nın bu rivayetlerden kendisine bir pay çıkaramayacağını da kesin bir dille ilan ediyoruz; zira bu rivayetlerde onlar için hiçbir dayanak ve delil bulunmamaktadır.
Müellif, sözlerinin devamında, sözünü ettiği rivayetleri tahlil etmeye başlamıştır. Önce Yemen Seferi ile Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) bu sefer esnasındaki icraatları hakkındaki rivayetleri nakleden İbn Kesir, daha sonra, Ahmed b. Hanbel’in senediyle Büreyde’den nakledilen bir haber aracılığıyla Gadir-i Hum hadisini doğrudan Yemen Seferi ile ilişkilendirmiştir. Ardından Gadir-i Hum hadisesine dair bir dizi rivayet zikrederek, bunların bir kısmının senedinin sahih, bir kısmının ise zayıf olduğunu yazmıştır. Bu noktada en dikkat çekici husus, müellifin İkmâl Ayeti’nin 18 Zilhicce günü nazil olduğuna dair rivayetler karşısındaki tutumudur. O, Ebû Hüreyre’den nakledilen ve bu ayetin nüzulünü Gadir-i Hum’la ilişkilendiren bir rivayeti şu şekilde değerlendirmiştir:
Damre’nin [...] Ebû Hüreyre’den naklettiği, Hz. Peygamber Ali’nin elini tutup “Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır” buyurması üzerine “Bugün dininizi kemale erdirdim...” (Mâide, 3) ayetinin nazil olduğuna dair hadise gelince; Ebû Hüreyre, bu günün Gadir-i Hum günü olduğunu ve 18 Zilhicce’de oruç tutan kimseye altmış ay oruç sevabı yazılacağını söylemiştir.
İbn Kesir devamında şunları yazmıştır:
Bu, kesinlikle münker bir hadistir; hatta yalandır. Zira Müminlerin Emiri Ömer b. Hattâb’ın Sahihayn’da (Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde) yer alan ve bu ayetin Cuma gününe tesadüf eden Arefe gününde nazil olduğunu bildiren rivayetiyle çelişmektedir.
Müellif, anılan rivayette Gadir-i Hum günü tutulan orucun faziletini göstermek için tayin edilen zaman dilimini ve sevabı da hatalı bulmuştur. İtirazını şu şekilde delillendirmiştir: Rivayetlerde Ramazan ayının otuz günlük farz orucunun on aylık (nafile) orucun sevabına tekabül ettiği bildirilmişken nasıl olur da bu günün orucunun altmış aylık orucun sevabına eşdeğer olduğu kabul edilebilir?[30]
Gadir hadisesinin aktarımında benzer bir üslubu izleyen bir diğer tarihçi, Esne’l-metâlib fî menâkıbi Seyyidinâ Ali b. Ebî Tâlib adlı kitabın müellifi İbnü’l-Cezerî’dir (ö. 833/1429). Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) menkıbeleri hakkında kaleme aldığı bu eserinde Gadir-i Hum hadisine yer veren müellif, bu hadisi mütevâtir kabul etmiştir. İbnü’l-Cezerî bu konuda şöyle yazmıştır:
Bu rivayet, haberleri kesin bilgi içeren bir topluluk tarafından sahih olarak nakledilmiştir. Aynı şekilde bu sözün, Hz. Peygamber’in Gadir-i Hum günü Ali’nin mertebesine dair irat ettiği hutbede mevcut olduğu da sabittir. Gadir günü, Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndan döndüğü hicretin on birinci yılının 18 Zilhicce günüdür.[31]
Buradaki önemli nokta, müellifin bu sözlerinin devamında “Bu rivayetin beyanı hakkında yakında açıklayacağımız bir sebep vardır” şeklinde bir açıklamada bulunmasıdır. İbnü’l-Cezerî, bu vaadini ilerleyen sayfalarda şu şekilde yerine getirmiştir: “Yemen Seferi esnasında bir grubun Ali’den şikâyet etmesi ve aleyhindeki dedikoduların artması üzerine Hz. Peygamber, Ali’nin kendi nezdindeki şan ve mertebesini beyan etmek, onun hakkında ileri geri konuşanlara mukabelede bulunmak amacıyla Gadir-i Hum’da bu hutbeyi irat etmiştir.”[32]
Gadir-i Hum Hadisesinin Veda Haccı Tarihî Kesitinde İmam Ali’nin Hilafetiyle Bağlantılı Olarak Aktarılması
Yukarıda sözü edilen üç grubun karşısında, Gadir-i Hum hadisesini doğrudan ilgili olduğu tarihî kesitte, yani Veda Haccı dönüşünde, hicretin onuncu yılının 18 Zilhicce gününde, herhangi bir girizgâh ve tevil edici açıklama yapmadan aktaran tarihçiler de mevcuttur.
Bu grupta yer alan tarihçilere Yakubî’yi (ö. 292/905’ten sonra) örnek vermek mümkündür. Müellif, Tarih’inin Hz. Peygamber’in biyografisine ayırdığı bölümünde, hicretin onuncu yılında vuku bulan Veda Haccı’nı ele aldığı fasılda,[33] Hz. Peygamber’in hac menâsikini yerine getirdiğini belirttikten sonra, Zemzem kuyusunun yanında irat ettiği hutbeyi, diğer tarihçilerin aksine, iki sayfa boyunca oldukça ayrıntılı bir biçimde kaydetmiştir. Yakubî, bu hutbede geçen Sekaleyn hadisini “Allah’ın Kitabı ve itretim, Ehl-i Beytim” lafzıyla zikretmiştir. Bununla birlikte müellif, İkmâl Ayeti’nin Hz. Peygamber’in Mekke’den ayrıldığı gün, Beytullah ile vedalaşmasının ardından nazil olduğunu yazmıştır.
Yakubî, anlatısının devamında, Gadir-i Hum hadisesini, tarihine ve mekânına da işaret ederek, ele almıştır. Bu bağlamda müellif, Hz. Peygamber’in Gadir-i Hum mevkiinde irat ettiği hutbeye temas etmiş ve Sekaleyn hadisini bu hutbe içerisinde de zikretmiştir:
“Şüphesiz ben, [mahşerde] bana döndüğünüz vakit size Sekaleyn hakkında sual edeceğim. O halde, bu ikisi hususunda benden sonra nasıl davranacağınıza dikkat ediniz.” “Ey Resulullah! Sekaleyn nedir” diye sordular. “Büyük emanet (es-sikalü’l-ekber), Allah’ın Kitabı’dır; o, bir ucu Allah’ın elinde, bir ucu da sizin ellerinizde bulunan bir bağdır. Ona sımsıkı sarılın ki dalalete düşmeyesiniz ve onu değiştirmeyesiniz! Diğeri ise itretim, Ehl-i Beytim’dir” buyurdu.
Gadir-i Hum hadisesini benzer bir üslup ve yaklaşımla ele alan bir diğer tarihçi Şeyh Müfîd’dir (ö. 413/1022). Müellif, el-İrşâd adlı eserinde Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) faziletlerini beyan ederken Veda Haccı ve Gadir-i Hum hadiselerine temas etmiştir.[34] Şeyh Müfîd, Yemen Seferi’ne ve İmam Ali’nin Yemen’e hareket etmesine değindikten sonra, Hz. Peygamber’in Veda Haccı için belirlediği zamanı ve yöntemi ele almıştır. Müellif bu haccı, esasında, Hz. Ali’nin Mekke’ye dönüşü ve Hz. Peygamber’e katılması çerçevesinde nakletmiştir. Ayrıca, Yemen ganimetlerinin taksimindeki tutumu sebebiyle ordudaki bazı askerlerin Hz. Ali’ye karşı duydukları hoşnutsuzluktan da söz etmiştir. Şeyh Müfîd, anlatısının devamında, Veda Haccı dönüşünde vuku bulan Gadir-i Hum hadisesini ele almış ve bu doğrultuda, Hz. Peygamber’in buradaki tavrını ve Müminlerin Emiri Ali (a.s.) için halktan biat almasını açıklamıştır.
Tabersî (ö. 548/1154) de İ‘lâmü’l-verâ bi-a‘lâmi’l-hüdâ adlı eserinde hicretin onuncu yılı olaylarını ele alırken Veda Haccı ve Gadir-i Hum hadiselerine temas etmiştir. Bu bağlamda, Hz. Peygamber’in hutbesi, Hz. Ali’nin imametinin ilanı ve Müslümanlardan biat alınması süreci dahil olmak üzere Gadir-i Hum gününde vuku bulan bütün gelişmelere değinmiştir.[35]
Kutbeddin Râvendî (ö. 573/1178) de Kısasü’l-enbiyâ başlıklı eserinde, Tabersî’ninkine çok benzeyen bir anlatımla bu hadiseyi ele almıştır.[36]
Bu grupta yer alan çağdaş tarihçiler arasında, es-Sahih min sîreti’n-Nebiyyi’l-A‘zam adlı eserinde Gadir-i Hum hadisesini bütün ayrıntılarıyla inceleyen Seyyid Cafer Murtaza Âmilî’yi anmak mümkündür. Âmilî, bu hadisenin tarihî boyutlarını derinlemesine incelemenin yanı sıra, Gadir hadisinin muhtevasını ve Mâide Sûresi’ndeki ayetlerin nüzul keyfiyeti ve tertibi başta olmak üzere bu hadisle bağlantılı ayetleri tahlil etmiştir. Ayrıca müellif, söz konusu hadiseyle ilgili olarak ortaya atılan şüphelere cevap vermiş ve bu hadisenin Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) imametiyle ilgisi bulunmadığı yönündeki iddiaları çürütmüştür.[37]
Benzer şekilde Muhammed Hâdi Yusufî-i Garevî, Mevsûatü’t-tarihi’l-İslâmî adlı eserinde, hicretin onuncu yılı olayları bağlamında Veda Haccı’na ve ardından Gadir-i Hum hadisesine temas ederek, bu hadisenin Hz. Ali’nin imametine olan delaleti muhtelif veçhelerden incelemiştir.[38]
Buraya kadar serdedilen veriler ışığında, neredeyse tamamının Sünnî eğilimli olduğu ilk üç grupta yer alan tarihçilerin, Gadir-i Hum hadisesini ya tamamen göz ardı ettikleri, ya ait olduğu tarihsel bağlamın dışına yerleştirmek yahut Veda Haccı anlatısı içerisinde fakat belirli bir yönlendirme çerçevesinde ele aldıkları görülmektedir. Bu üslup ve yaklaşımların muhatabın zihnini, Gadir-i Hum’un Hz. Ali’nin imametine yönelik delaletinden uzaklaştırma amacına matuf olduğu anlaşılmaktadır. Buna mukabil, tamamı Şiî müelliflerden oluşan dördüncü gruptaki tarihçiler ise, söz konusu hadisenin Hz. Ali’nin imametine olan delaletini, olabildiğince sarih bir biçimde açıklığa kavuşturmaya gayret etmişlerdir.
Veda Haccı ve Gadir-i Hum hadiselerinin aktarımında gözlemlenen bu farklı yaklaşımlar tespit edildikten sonra şimdi, bu hadiseyi odağa alarak, Müslüman tarihçilerin tarihî hadiseleri tasvir ederken ne ölçüde kelâmî kabullerinin etkisi altında kaldıklarını incelemeye geçebiliriz.
Kelâmî Kabullerin Rivayetlerin Güvenilirliklerinin Değerlendirilmesi Üzerindeki Etkisi
Yukarıda da ifade edildiği üzere, bir tarihî hadisenin tasvir sürecinin aşamalarından biri kaynak seçimidir. Kaynak seçimi ise, ilgili hadise hakkında nakledilen rivayetlerin güvenilirliklerinin değerlendirilmesini ve güvenilir kabul edilen rivayetlerin ayıklanmasını içermektedir. Dolayısıyla, yukarıda adı geçen tarihçilerin benimsedikleri güvenilirlik ölçütlerinin karşılaştırmalı incelemesi, rivayetlerin sıhhat ve güvenilirliğini tayin ederken kelâmî kabullerinden ne ölçüde etkilendiklerini ve nihayetinde, Gadir-i Hum gibi tarihî hadiselerin tasvirinde ortaya çıkan farklıkların nedenlerini açıklığa kavuşturması bakımından önemlidir.
Yakubî’nin Tarih’inin ikinci cildinin başında liste halinde verdiği kaynaklarının çağdaşı Taberî’nin kaynaklarıyla mukayesesi, bu görüşümüzü desteklemektedir. Yakubî, kaynak olarak, İshak b. Süleyman b. Ali Hâşimî, Ebû’l-Bahterî Vehb b. Vehb Kureşî, İmam Sâdık’ın ashâbından Ebân b. Osman, İbn Hişâm ve İbn İshak, Ebû Hassân Ziyâdî, İsa b. Yezîd b. Dâb, Heysem b. Adî Tâî, Muhammed b. Kesir Kureşî, Ali b. Muhammed Medâinî ve Ebû Ma‘şer Medenî gibi müelliflerin eserlerini kullanmıştır. Bu müelliflerin neredeyse tamamı Iraklı ve ağırlıklı olarak Şiî eğilimlidir; bazıları ise açıkça Ehl-i Beyt (a.s.) hadislerinin râvileridir. Bağdat’ta yaşamış, mutaassıp olmayan bir Sünnî olan Taberî ise, genellikle Iraklı vakanüvis ve tarihçilerden faydalanmış; nesep konusunda ve tarihî malzemesinin bir kısmında Yakubî’nin kaynaklarını da kullanmıştır. Ancak özellikle Hz. Peygamber’in siyerine, ashabın biyografilerine ve geç dönem hadiselerinin tasvirine geldiğinde, bazı müşterek kaynakları kullanmaya devam etmekle birlikte, yolunu açıkça Yakubî’ninkinden ayırarak, Urve b. Zübeyr, Şurahbîl b. Sa‘d, Musa b. Ukbe, Âsım b. Ömer, İbn Şihâb Zührî ve Seyf b. Ömer gibi çoğunluğu Şiî olmayan müelliflerin rivayetlerine itimat etmiştir. Bu tercihin neticesinde Taberî’nin eserinde, Ehl-i Beyt rivayetlerinin izine daha az rastlanmaktadır.
Benzer şekilde Zehebî’nin râviler için tayin ettiği güvenilirlik ölçütleri incelendiğinde,[39] itimat ettiği râvilerin neredeyse tamamının Sünnî ve Şiî karşıtı eğilimlere sahip oldukları görülmektedir. Kelâmî kabulleri, doğal olarak, Zehebî’nin bu râvilerden rivayet alıp diğerlerini görmezden gelmesinde neden olmuştur. Zehebî’nin Şia ve Râfızî tanımları, onun râvileri güvenilir kabul etme (tevsik) ölçütü üzerindeki etkisini somutlaştırmada yol gösterici olabilir. Müellif, Tarihü’l-İslâm adlı eserinde Şâfiî’ye atfedilen;
Eğer Muhammed’in Âli’ni sevmek “rafz” (Râfızîlik) ise,
İnsanlar ve cinler şahit olsun ki ben de Râfızî’yim
beytini nakledip burada dile getirilen anlamı benimsediğini belirttikten sonra şunları yazmıştır:
Ahmed b. Abdullah İclî’nin Şâfiî hakkında “Şiî ve güvenilir (sika) idi” demesinin nedeni budur. Kanaatimce bu Şiîlikten (teşeyyü) maksat, Ali’ye muhabbet beslemek ve Nâsibîlere (Ali düşmanlarına) buğzetmektir. Hz. Peygamber’in “Beni seven Ali’yi sevsin” şeklindeki mütevâtir hadisine amel etmek için Ali’yi sevmemiz gerekir. Ancak her kim bu muhabbeti gerekçe göstererek sahâbeden birine dil uzatırsa (sebbederse), o bizim kendisinden beri olduğumuz aşırıcı (gâlî) Şiî’dir.[40]
Zehebî bu ifadesinde, İclî’nin Şâfiî hakkındaki beyanını tevil edebilmek adına, mütevâtir Gadir-i Hum hadisini kelâmî kabulleri doğrultusunda yalnızca “sevgi ve muhabbet” manasına hasretmiştir. Zehebî’nin ricâl kriterleri incelendiğinde şu sonuca varmak mümkündür: Onun nazarında Şiî, her ne kadar başkalarını hilafete Hz. Ali’den daha layık görse de, O’na azıcık da olsa meyli olan ve Muâviye gibi hasımlardan yüz çeviren kimsedir. Zehebî’nin hadis âlimi Nesâî (ö. 303/915) hakkındaki şu değerlendirmesi bu görüşümüzü desteklemektedir:
300 (912) yılı başlarında hadis hafızlığı bakımından Nesâî’den daha üstün biri yoktu. O, hadis ve ricâl ilminde Müslim, Ebû Dâvûd ve Ebû İsa (Tirmizî) gibi isimlerden daha yetenekliydi; Buhârî ve Ebû Zür‘a ile aynı mertebedeydi. Lakin Nesâî’de bir miktar Şiîlik temayülü ve Ali’nin hasımlarından yüz çevirme hali vardı.[41]
Bu Sünnî tarihçiye göre Hz. Ali’yi ilk üç halifenin önüne geçirmek (takdim), onlara dil uzatmak ve onlardan teberrî etmek, Râfızîlik ve gâlî Şiîlikti ve bu da kişinin adalet ve güvenilirlik vasıflarını kaybetmesine neden olan büyük bir bidat hükmündeydi. Zehebî, Ebân b. Tağlib’in biyografisinde bu gibi ravilerden hadis nakletmenin caiz olmasını açıklarken şunları yazmıştır:
Bidat iki kısımdır: Birincisi, küçük bidattir. Bu, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn arasında dindarlık, takva ve sadakatle birlikte çokça görülen, aşırılık içeren veya içermeyen Şiîliktir. Eğer bu kişilerin rivayetlerini reddedersek Nebevî külliyatın bir kısmı zayi olur ki bu da apaçık bir fesattır. İkincisi ise büyük bidattir. Bu da tamamen Râfızî olmak ve bunda aşırıya gidip, Ebû Bekir ve Ömer’i değersizleştirerek bu düşünceyi tebliğ etmektir. Bu tür bidatçıların ne sözüyle ihticâc edilir ne de kendilerine kıymet verilir. Şimdiye kadar bunlar arasında sadık ve güvenilir tek bir ferde rastlamış değilim; yalan söylemek onların şiarı, takıyye ve nifak ise örtüleridir. Şu hâlde böyle birinin rivayeti nasıl kabul edilebilir? Bu, asla mümkün değildir. Dolayısıyla eskilere ve eskilerin örfüne göre gâlî Şiî, Osman, Zübeyr, Talha ve Muâviye gibi Ali ile savaşanlara dil uzatan kimsedir. Bizim zamanımızın örfünde ise gâlî, bu büyükleri tekfir eden ve Şeyhayn’dan teberrî eden kimsedir. Böyle biri yoldan çıkmış bir sapkındır. Hâlbuki Ebân b. Tağlib Şeyhayn’a dil uzatmamış, sadece bazen Ali’yi onlardan üstün (efdal) görmüştür.[42]
Zehebî bir başka yerde güvenilirlik ölçütlerini şu şekilde açıklamaktadır:
Her kim Müminlerin Emiri şehit Osman’a rahmet okumada sessiz kalırsa onda Şiîlikten bir pay vardır. Kim onun hakkında kusur bularak konuşursa, tedip edilmesi gereken, fitneye düşmüş bir Şiî’dir. Eğer daha ileri gider ve Şeyhayn hakkında kötü konuşursa o habis bir Râfızî’dir. Her kim Ali hakkında kötü konuşursa Nâsibî’dir. [Böyle biri] tazir edilip cezalandırılır; eğer tekfir ederse Hâricî’dir. Bizim yolumuz ise, onların hepsini sevmek, onlar için istiğfar dilemek ve aralarındaki ihtilafları görmezden gelmektir.[43]
Yukarıdaki ifadelerden Zehebî’nin tamamını Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde telakki ettiği halifeler, sahâbe ve Hz. Ali ile Ehl-i Beyt’in hasımları hakkındaki tutumu açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Bu ölçütler ve kelâmî kabuller, onun tarihî nakilleri güvenilir kabul etme veya güvenilirlikten arındırma; başka bir deyişle, rivayetleri tevsik veya tazif etme süreçlerindeki belirleyici etkisini gözler önüne sermektedir. Benzer şekilde Zehebî’nin sahâbenin adaleti hakkındaki kanaati, bu şahsiyetlerle ilgili tarihî hadiselere yaklaşımını doğrudan şekillendirmiştir.
Zehebî’nin Zürâre,[44] Seyyid Murtaza[45] ve Şeyh Müfîd[46] gibi isimlerin rivayetlerini reddetmesi bu tespiti desteklemektedir. Esasında bu sorun yalnızca Şiî râvilerle sınırlı olmayıp, Zehebî’ye yöneltilen genel bir eleştiridir. Fıkıhta Şâfiî, itikatta Hanbelî olan müellif, râvilerin güvenilirliğini kişisel görüşlerine göre tayin ediyordu ve muhaliflerine karşı tavizsizdi.[47] Nitekim talebesi Tâceddin Sübkî (ö. 771/1370), hocasının Tarih’inin mutaassıp ve müfrit görüşler içerdiğini belirtmiş; onun Hanbelîlere yönelik methine ve Eş‘arîlere yönelik zemmine itimat edilemeyeceğini yazmıştır.[48]
Zehebî’nin Ebû Hüreyre’ye yöneltilen “tedlis” (râvinin hocasından işitmediği bir hadisi ondan duymuş gibi nakletmesi) ithamlarını bertaraf etme çabası da kelâmî kabullerinin üslubu ve yaklaşımı üzerindeki etkisini gösteren bir başka örnektir. O, şöyle yazmıştır:
Sahâbe arasında tedlis yaygındır ve bu bir kusur değildir; zira onlar tedlis yaptıklarında kendilerinden daha büyük olan sahâbeden rivayet nakletmişlerdir ve sahâbenin tamamı adildir.[49]
Bu ifadede görüldüğü üzere, Zehebî’nin nazarında sahâbenin adaleti ilkesi o denli merkezî bir konuma sahiptir ki, bizzat bir hadisin sıhhat ve geçerlilik ölçütü haline gelmekte ve diğer bütün kriterleri gölgede bırakmaktadır. Hatta yalanın kardeşi olarak nitelendirilen tedlisi dahi, sahâbenin sahip olduğu bu konum dolayısıyla mazur ve meşru görmüştür.[50]
Netice itibariyle Zehebî’nin, bir tarihçi olarak, güvenilir râviyi güvenilir olmayan râviden ayırt ederken, sahâbenin adaleti, teberrînin bidat oluşu, üç halifenin Hz. Ali’den öne geçirilmesi gibi kelâmî kabullerini tarihî anlatısına dâhil ettiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle o, söz konusu kabullerle çelişecek bir anlama kapı aralayacak şekilde Gadir-i Hum hadisesini tasvir edip yorumlamaktan doğal olarak kaçınmıştır.
Bir rivayetin sıhhat ve geçerliliğinin tespiti, kimi zaman râvilerden bağımsız olarak, doğrudan metin tenkidi üzerinden gerçekleştirilmektedir. Ancak bu safhada dahi tarihçilerin kelâmî kabullerinin üslupları ve yaklaşımları üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Fahreddin Râzî’den nakledilen şu söz, bu durumu özetler niteliktedir:
Gadir hadisine dair dört yüz rivayet yolu (tarik) buldum; buna rağmen [hadisin] sahih olduğu içime sinmedi.[51]
Bu itiraf, muhtevası tarihçinin kelâmî kabulleriyle çatıştığında ve kabulü tarihçinin inanç esaslarında köklü bir revizyon gerektirdiğinde rivayetin sıhhati teslim edilse dahi, meselenin görmezden gelinerek mevcut yerleşik paradigmanın korunmaya çalışıldığını kanıtlamaktadır.
Sonuç
İlk üç grupta yer alan diğer tarihçiler üzerine yapılacak bir inceleme, benzer karakteristik tutumların onların eserlerinde de bulunduğunu ve tarihçilerin kelâmî kabullerinin, burada tartışılan tarihî hadiseyi ele alma ve anlatma biçimlerini doğrudan etkilediğini ortaya koyacaktır.
Çeviri: İbrahim Erkin
Medya Şafak
[1] Makalenin orijinali için bkz. Ruhullah Kâzımî Necefâbâdî, Muhammed Takî Subhânî ve Seyyid Ziyaüddîn Mîrmuhammedî, “Tesir-i Piş-farzha-yi Kelâmî-i Müverrihân-i Müselman der Tavsif-i Vâkıa-i Gadir,” İmamet-pejûhî, 30 (1400): 89-118.
[2] Örneğin bkz. Sadıkî-i Kâşânî, Mustafa, Derâmedî ber Mebânî-i Kelâmî-i Tarih-negârî-i İslâmî, Kum: Pejûheşgâh-i Havza ve Dânişgâh, 1397; Selheb, Hasan, İlmu’l-kelâm ve’t-tarih işkâliyyetü’l-akide fî’l-kitâbeti’t-tarihiyyeti’l-İslâmiyye, Beyrut: Hadara, 2011; Hasan Begî, Ali, “Bâzkâvî-i Tesir-i Bâverhâ-yi İtikadî-i Tarih-negârî-i İslâmî”; Hasan Begî, Ali, “Bâzkâvî-i Tesir-i Hadis ve Bâverhâ-yi Kelâmî ber Tevlid-i Gozarehâ-yi Tarih-engârâne ve Rehyâftî be Teşhis-i ân”; Hasan Begî, Ali “Vâkâvî-i Tesir-i Berhî Bâverhâ-yi Kelâmî ber Tahlil-i Tarih-i İslâm bâ Rûyikerd-i Âsib-şinâhtî”.
[3] İbn İshak’ın kitabını iki kez kendisine imla ettirdiği Ebû Muhammed Ziyâd b. Abdullah b. et-Tufeyl el-Bekkâî el-Kûfî, İbn Hişâm’ın ravisidir. Bkz. Zehebî, Muhammed b. Ahmed, Tarihü’l-İslâm, nşr. Ömer Abdüsselam Tedmirî, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-Arabî, 1409, c. 12, s. 162.
[4] İbn Hişâm, Abdülmelik, es-Sîretü’n-Nebeviyye, nşr. Mustafa es-Sekâ, İbrahim el-Ebyârî ve Abdülhafiz Şelbî, Beyrut: Dârü’l-marife, (t.y.), c. 1, s. 1.
[5] Bu belirsizlikler hakkında bkz. Kılıç, Resul ve Seyyid Resul Rabbânîzâde, “Tebyin-i Tarihî-i Delâil-i Adem-i Rivayet-i Vakıa-i Gadir der Sîre-i İbn İshak,” Tarih-i İslâm, 79 (1398): 7-30.
[6] Bununla birlikte, İbn Hişâm'ın, İbn İshak’ın eserini özetleme gerekçesi olarak beyan ettiği hususların bir kısmı, İslâm tarihyazımında kelâmî kabullerin etkisine doğrudan birer delil teşkil edebilir. Zira müellif, kendi inancına aykırı olan bazı hususları “çirkin” addederek metinden çıkarmış ve muhatabın inancına ters düşen hadiselerin zikredilmesini “gönül kırıklığına” yol açacağı gerekçesiyle sakıncalı bulmuştur.
[7] Taberî, Muhammed b. Cerir, Tarihü’l-ümem ve’r-rüsûl ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Ebû’l-Fazl İbrahim, Beyrut: Dâru’t-turâs, 1387, c. 3, s. 148.
[8] Taberî, Tarih, c. 3, s. 151.
[9] İbn Kesir, İsmail b. Ömer, el-Bidâye ve’n-nihâye, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1407, c. 5, s. 208.
[10] “Tefsir ve tarih müellifi Ebû Cafer Muhammed b. Cerir Taberî bu hadis meselesine ihtimam göstermiş ve onun bütün tariklerini (rivayet yollarını) ve lafızlarını (varyantlarını) iki ciltlik bir kitapta bir araya getirmiştir. Birçok muhaddisin yaygın olarak kullandığı yönteme uygun olarak, bu konuda kendisine ulaşan rivayetleri sahih-zayıf ayrımı yapmaksızın, değerli-değersiz, sahih-malul demeden bu kitapta nakletmiştir.”
[11] Taberî’nin Gadir-i Hum ile ilgili kitabı hakkında bkz. Hüseynî-i Milânî, Seyyid Ali, Cevâhirü’l-kelâm fî marifeti’l-imame ve’l-imam, Kum: el-Hakâik, 1395, c. 7, s. 40-43.
[12] Beyhakî, Ahmed b. Hüseyin, Delâilü’n-Nübüvve ve marifetü ahvâli Sahibi’ş-şeria, nşr. Abdülmuti Kalacî, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1405, c. 5, s. 445-452.
[13] İbnü’l-Cevzî, Abdurrahman b. Ali, el-Muntazam fî tarihi’l-ümem ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Abdülkadir Atâ ve Mustafa Abdülkadir Atâ, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1412, c. 4, s. 5-11.
[14] İbnü’l-Esîr, Ali b. Muhammed, el-Kâmil fî’t-tarih, Beyrut: Dâru Sadır, 1965, c. 2, s. 302.
[15] İbn Haldûn, Abdurrahman, el-İber ve dîvânü’l-mübtede ve’l-haber fî tarihi’l-Arab ve’l-Berber, nşr. Halil Şehâde, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1408, c. 2, s. 479.
[16] es-Salihî eş-Şâmî, Şemseddin Muhammed b. Yusuf, Sübülü’l-hüdâ ve’r-reşâd, nşr. Adil Ahmed Abdülmevcud ve Ali Muhammed Muavvid, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1414, c. 8, s. 450.
[17] es-Salihî eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, c. 8, s. 469.
[18] es-Salihî eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, c. 8, s. 472.
[19] es-Salihî eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, c. 8, s. 484-485.
[20] es-Salihî eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, c. 7, s. 275.
[21] es-Salihî eş-Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, c. 11, s. 296.
[22] İbnü’l-İmâd Hanbelî, Abdülhay b. Ahmed, Şezerâtü’z-zeheb fî ahbâri men zeheb, nşr. el-Arnaut, Beyrut: Dâru İbn Kesir, 1406, c. 1, s. 130.
[23] Mesudî, Ali b. Hüseyin, Mürûcü’z-zeheb ve meâdinü’l-cevher, nşr. Esad Dağir, Kum: Dârü’l-hicre, 1404, c. 2, s. 290.
[24] Mesudî, Ali b. Hüseyin, et-Tenbih ve’l-işrâf, nşr. Abdullah İsmail es-Sâvî, Kahire: Dâru’s-Sâvî, (ofset baskı: Kum: Müessesetu neşri’l-menâbi es-sekâfe el-İslâmiyye,) (t.y.), s. 221.
[25] Zehebî, Tarih, c. 2, s. 701.
[26] Zehebî, Tarih, c. 2, s. 704.
[27] Zehebî, Tarih, c. 3, s. 631-633.
[28] Yâfiî, Abdullah b. Esad, Mirâtü’l-cenân ve ibretü’l-yakzân fî marifeti havadisi’z-zaman, nşr. Halil el-Mansûrî, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1417, c. 1, s. 18, 88.
[29] İbn Kesir, İsmail b. Ömer, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 5, s. 208.
[30] İbn Kesir, el-Bidâye, c. 5, s. 214.
[31] İbnü’l-Cezerî, Muhammed b. Muhammed, Esne’l-metâlib fî menâkıbi Seyyidinâ Ali b. Ebî Tâlib, nşr. Muhammed Hâdi Eminî, Isfahan: Mektebetu Emiri’l-Müminin (a.s.), (t.y.), s. 48.
[32] İbnü’l-Cezerî, Esne’l-metâlib, s. 51.
[33] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 109-112.
[34] Müfîd, Muhammed b. Muhammed, el-İrşâd fî marifeti Hücecullah ale’l-ibâd, Kum: el-Mutemerü’l-âlemî li’ş-Şeyh el-Müfîd, 1413, c. 2, s. 170-177.
[35] Tabersî, Fadl b. Hasan, İ‘lâmü’l-verâ bi-a‘lâmi’l-hüdâ, Kum: Müessesetu Âli’l-Beyt, 1417, c. 1, s. 259-263.
[36] Râvendî, Kutbeddin Said, Kısasü’l-enbiyâ, nşr. Gulamrıza İrfâniyân, Kum: el-Hâdi, 1418, s. 353-354.
[37] Âmilî, Seyyid Cafer Murtaza, es-Sahih min sîreti’n-Nebiyyi’l-A‘zam, Beyrut: el-Merkezü’l-İslâmî li’d-dırâsât, 1427, c. 31, s. 119-342, c. 32, s. 5-123.
[38] Yusufî-i Garevî, Muhammed Hâdi, Mevsûatü’t-tarihi’l-İslâmî, Kum: Mecma-i Endişe-i İslâmî, 1417, c. 3, s. 587-659.
[39] Zehebî, Tarih, c. 1, s. 12-16.
[40] Zehebî, Tarih, c. 14, s. 338.
[41] Zehebî, Siyeru a‘lâmi’n-nübelâ, nşr. Şuayb el-Arnaut ve Hüseyin el-Esed, Beyrut: er-Risale, 1413, c. 14, s. 133.
[42] Zehebî, Mizânü’l-itidâl fî nakdi’r-ricâl, nşr. Ali Muhammed el-Becâvî, Dâru’l-marife li’t-tabâa ve’n-neşr, 1382, c. 1, s. 5-6.
[43] Zehebî, Siyer, c. 7, s. 370.
[44] Zehebî, Mizânü’l-itidâl, c. 2, s. 69.
[45] Zehebî, Tarih, c. 29, s. 433-434.
[46] Zehebî, Mizânü’l-itidâl, c. 4, s. 26.
[47] Fevzî, Faruk Ömer, et-Tedvinü’t-tarihî inde’l-Müslimîn, Birleşik Arap Emirlikleri: Merkezu Zâid li’t-turâs ve’t-tarih, 2004, s. 284.
[48] Sübkî, Tâceddin, Kâide fî’l-müverrihîn, Âyinevend, Sadık, İlm-i Tarih der Gostere-i Temeddün-i İslâmî, Tahran: Pejûheşgâh-i Ulûm-i İnsanî ve Mütalaat-i Ferhengî, 1377, c. 2, s. 131 ve 135’den nakledilmiştir.
[49] Zehebî, Mizânü’l-itidâl, c. 2, s. 608.
[50] İbn Adî Cürcanî, Abdullah, el-Kâmil fî’d-duafâi’r-ricâl, nşr. Yahya Muhtar Gazâvî, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1409, c. 1, s. 33.
[51] Âmilî, es-Sahih, c. 31, s. 256.