Şia’nın Rec'at inancının tarihsel sıhhati: Sahabî Ebu’t-Tufeyl ve tâbiî Câbir el-Cu'fî örnekleri
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 31.07.2026
Ancak bu epistemolojik sansür ve cerh çabası paradoksal bir şekilde, Rec'at inancının Şia'nın muhalifleri tarafından iddia edildiği gibi 3. veya 4. yüzyıl uydurması olmadığını; ilk asırda bunu doğrudan Hz. Ali’den işitmiş sahabenin seçkin simalarından biri tarafından bizzat savunulduğunu kanıtlayan birer vesika hükmündedir.
Giriş
"Rec'at" (Ahir Zaman’da İmam Mehdi (a.s.) ile birlikte bazı salihlerin ve zalimlerin dünyaya geri dönmesi) inancının, Şiiler tarafından yüzyıllar sonra uydurulmuş teolojik bir kurgu olmadığını kanıtlamak için, Sünni kaynakların getirdiği eleştiriler ironik bir şekilde bunun en güçlü tarihsel delillerini oluşturmaktadır. İmâmiyye Şiası'nın inançlarından biri olan "Rec'at", tarih boyunca Sünni kelam ve ricâl âlimleri tarafından sıklıkla inançsal bir sapkınlık, bir bid'at olarak değerlendirilmiştir. Ancak meselenin İslami-Şii ilimler zaviyesinden ve tarihsel bir zeminde incelenmesi, Rec'at akidesinin sonradan üretilmiş bir inanç olmadığını; bilakis nübüvvet ve velâyet eksenindeki ilahi adaletin tecellisine dair Kur'ani ve nebevi müjdelerin asli bir uzantısı olduğunu ortaya koymaktadır. Sünni ricâl (biyografi) kaynaklarında Şii râvîlere yöneltilen "aşırılık" (guluvv) ve "rec'ate inanmak" gibi cerh (eleştiri) sebepleri, dışlayıcı bir saikle kaleme alınmış olsalar da bizzat bu eleştirilerin kendisi, söz konusu inancın Hz. Emirü'l-Müminin (a.s.) döneminden itibaren süregelen tarihsel otantikliğini ve İmâmiyye Mezhebi içindeki köklülüğünü teyit eden birer vesika niteliğindedir.
İlahi vaadin gerçekleşeceği ve gasp edilmiş hakların asıl sahiplerine tevdi edileceği şeklindeki bu inanç, İmam Muhammed Bâkır (a.s.) ve İmam Ca'fer es-Sâdık (a.s.) dönemlerinde kâmil bir kelâmi çerçeveye oturtulmuştur. Bu inancın erken dönem taşıyıcıları ve râvîleri olan sahabî Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile (r.a.) (ö. yaklaşık h. 100-110) ve tâbiînden Câbir el-Cu'fî (r.a.) (ö. h. 128) gibi isimler, Şia’nın tarihsel sürekliliğini ispatı olan halkalar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ebu’t-Tufeyl ve tarihsel otantiklik
Rec'at akidesinin, Ehl-i Beyt Mektebinin ilk dönemindeki mevcudiyetini kanıtlayan en mühim şahsiyetlerden biri, vefat eden son sahabi olarak da maruf olan Ebu’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile'dir. Ebu’t-Tufeyl’in İmam Ali’ye (a.s.) olan derin bağlılığı ve Şiiliği, bilhassa Rec'at inancına sahip olduğu hakikati, ayrıca Muhtar es-Sekafî hareketine katılmış olması, Ehl-i Sünnet’in temel ricâl ve tarih literatüründe sarih bir biçimde kayıt altına alınmıştır.
Nitekim ricâl âlimlerinin değerlendirmelerinde bu durum açıkça müşahede edilmektedir. Süfyân b. Uyeyne'den sahih bir senetle nakledilen “Ebû Tufeyl Şiî idi”¹ tespiti, onun Emirü'l-Müminin'in saflarındaki net siyasi pozisyonunu ortaya koyarken; Ebû Dâvûd'un “O (Ebû Tufeyl), rec'at görüşünü benimserdi”² şeklindeki değerlendirmesi, bu inancın sahabe neslindeki karşılığını belgelemektedir. Benzer şekilde İbn Kuteybe ed-Dîneverî de bu durumu, “Rec'at inancını benimseyenler ve Şiîlikte aşırıya gidenler (Ğulât) arasında; Ebû Tufeyl, Muhtâr b. Ebû Ubeyd ve Ebû Abdullah el-Cedelî bulunmaktadır”³ diyerek tasrih eder. Ebu't-Tûfeyl Âmir b. Vâsile, Buhârî'nin de rivayetlerini (tek bir mevkuf rivayeti dışında) tamamen terk ettiği birisidir. Hatîb el-Bağdâdî (ö. 463) el-Kifâye fî İlmi'r-Rivâye’de, Hafız İbnü'l-Ahram'a (ö. 344) Buhârî'nin (Müslim'in aksine) Ebu't-Tûfeyl hadisini neden terk ettiği sorulduğunda, "Çünkü Teşeyyü'de [Şiilikte] aşırı gitmişti!" (Li-ennehû kâne yufritu fi't-teşeyyü) diye yanıt verdiğini aktarır.
Burada akademik ve tarihsel açıdan hassasiyetle üzerinde durulması gereken husus; İbn Kuteybe ve Buhârî'nin kullandığı "Şiîlikte aşırıya gidenler (Ğulât)" ifadesinin ve Ebû Dâvûd'un aktardığı türden Rec'at eksenli eleştirilerin, modern anlamda nesnel birer tarihsel tespit olmadığı gerçeğidir. Bu ifadeler, müelliflerin kendi mezhebî konumlanmalarını ve dönemin egemen söyleminin muhalifleri "ötekileştirme" refleksini yansıtan ricâlî (cerh) değerlendirmelerdir. Buhârî gibi muhaddisler ve diğer Sünni otoriteler, Ebu’t-Tufeyl'in hıfz ve zapt yetisinden ötürü güvenilirliğini (sika oluşunu) teslim etmek mecburiyetinde kalsalar da; onun benimsediği Şii-Alevi duruşu bir tür itikadi kusur veya "aşırılık" olarak tasvir etmişlerdir. Ancak bu epistemolojik sansür ve cerh çabası paradoksal bir şekilde, Rec'at inancının Şia'nın muhalifleri tarafından iddia edildiği gibi 3. veya 4. yüzyıl uydurması olmadığını; ilk asırda bunu doğrudan Hz. Ali’den işitmiş sahabenin seçkin simalarından biri tarafından bizzat savunulduğunu kanıtlayan birer vesika hükmündedir.
Câbir el-Cu'fî ve rivayet ilimlerinde ideolojik cerh mekanizması
Sünni ricâl ekolünün Rec'at inancını itikadi bir sapkınlık olarak görmesi ve bu akideye sahip olanları hadis rivayeti ağlarından tecrit etme çabası, İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s.) seçkin ashabından olan Câbir el-Cu’fî örneğinde bariz bir biçimde müşahede edilmektedir. Ebû Hanife'nin Câbir hakkında söylediği meşhur, "Câbir el-Cu'fî'den daha yalancısını görmedim, çünkü o Rec'at'e inanıyordu" sözü bunun kanıtıdır. Yahya b. Maîn ve Süfyan es-Sevrî gibi Sünni otoriteler de Câbir'in ilmini ve hafızasını övmelerine rağmen sırf Rec'at'e inandığı için onu güvenilmez (zayıf/metrûk) ilan etmişlerdir. Bu bağlamda işletilen cerh süreci, hadis usulünün gerektirdiği objektif zapt veya adalet ölçütlerinden ziyade; hâkim mezhebi sınırları muhafaza etme kaygısına dayalıdır. Nitekim aynı şekilde, Ehl-i Sünnet’in en muteber kaynaklarından olan Sahîh-i Müslim'in mukaddimesinde kaydedilen şu ibare, söz konusu tecrit refleksinin nasıl işlediğini açıkça ortaya koymaktadır:
“İnsanlar, Câbir'in rec'at inancını açıkça dile getirmesinden önce ondan hadis rivayet ediyorlardı. Fakat bu inancını açıktan ifade etmeye başlayınca, onun rivayetleri hakkında şüphe duymaya başladılar; hatta bazıları bu sebeple ondan hadis rivayet etmeyi tamamen terk etti.”⁴
Bu tarihsel kayıt göstermektedir ki; Câbir el-Cu'fî'ye yöneltilen zafiyet isnadı, onun ezberine (hıfz) yahut yalan söyleme (kizb) ihtimaline dayanan teknik bir hadis ilmi kusuru değildir. Aksine bu dışlama; Rec'at akidesinin kamusal alanda izhar edilmesinin, hâkim otorite nezdinde doğrudan bir "terk ve aforoz" sebebi sayıldığının açık delilidir. Bu dışlama, Şia'nın Rec'at inancını dışarıdan ithal etmediğini kanıtlar. Câbir bu inancı uydurmamış; bizzat İmam Muhammed el-Bâkır'ın özel meclislerinde ondan öğrenmiştir. Sünni âlimlerin Câbir'i "Rec'ate inanan” olarak fişlemesi, bu inancın H. 100'lü yılların başında Ehlibeyt İmamları (a.s.) tarafından sistemli bir şekilde öğretildiğinin karşı cepheden tescil edilmesidir.
Sonuç
Netice itibarıyla; Ebu’t-Tufeyl ve Câbir el-Cu'fî'nin hayatları ve maruz kaldıkları ricâl eleştirileri üzerinden tahlil edilen Rec'at inancı; Şia kelamında ilahi adaletin nihai tecellisi olarak kabul edilen, temeli Kur'an ve mütevatir Sünnet’e dayanan asli bir inanç rüknüdür. Sünni ricâl kaynaklarının bu isimlere yönelik "terk" ve "zayıf sayma" çabaları ile salt mezhebî perspektifle yaptıkları "Ğulât" tasnifleri; Rec'at'in uydurma bir inanç olduğunu değil, tam aksine bu akidenin Ehl-i Beyt İmamlarının ashabı arasında ne denli kuvvetli bir biçimde yer ettiğini ve muhalifleri ne denli endişeye sevk ettiğini gösteren tarihsel belgelerdir.
Hazırlayan: Ozan Kemal Sarıalioğlu
Medya Şafak
Dipnotlar:
¹ ez-Zehebî, Siyeru Aʿlâmi'n-Nübelâ, c. 3, s. 468; krş. el-Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl, c. 14, s. 80.
² İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîbü't-Tehzîb, c. 5, s. 82.
³ İbn Kuteybe ed-Dîneverî, el-Meârif, s. 624.
⁴ Müslim b. Haccâc, el-Câmiu's-Sahîh, Mukaddime, c. 1, s. 21.