Hassan Ansari’den notlar (7): Abdullah b. Yezid el-Fezârî'nin eserleri ve revizyonistlerin çöken varsayımları
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 11.09.2026
Bu eserlerde, günümüzdeki mevcut Mushaf metniyle birebir örtüşen çok sayıda Kur'an ayeti iktibas edilmiştir. Bu olgu başlı başına, bazı revizyonist tarihçilerin Kur'an metninin geç dönemde teşekkül ettiğine dair teorilerini çürütmek için somut bir kanıt teşkil etmektedir.
Son yıllarda, son derece değerli iki risale derlemesinde Abdullah b. Yezid el-Fezârî'nin bazı eserleri yayımlandı. Bu metinlerin gün yüzüne çıkmasıyla birlikte içerdikleri tarihsel ve teolojik önem de dikkat çekmeye başlamıştır. Hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Kûfe'nin (ve Bağdat'ın) önde gelen, etkili İbâzî kelamcılarından olan Abdullah b. Yezid el-Fezârî, erken dönem İmâmî kelamının kurucu figürlerinden Hişâm b. Hakem'in ticaret ortağıydı. Onu çok iyi tanıyor ve kendisiyle yakın bir iletişim sürdürüyordu. Bağdat'ta Bermekîlerin meclisinde de Hişâm ile irtibat halindeydi ve o meclisteki ilmî münazaralara Hişâm ve Dırâr b. Amr gibi dönemin diğer önemli kelamcılarıyla birlikte katılıyordu. Bu eserler; tevhid, iman, kaza ve kader tartışmalarının yanı sıra, hicrî ikinci yüzyılda özellikle Hâricîler ve İbâzîlere özgü meseleler başta olmak üzere çeşitli kelamî ve itikadî konuları içermektedir. Abdullah b. Yezid el-Fezârî'nin akıbeti hakkında elimizde kesin veriler bulunmasa da, muhtemelen Hişâm b. Hakem'in ölümünden sonra birkaç yıl daha yaşadığı ve ömrünün son demlerinde Yemen'e gittiği rivayet edilmektedir. Bu meseleyi daha sonra ayrıca ele alacağız. Neredeyse kesin olarak ifade edilebilecek husus, onun eserlerinin İmam Şâfiî'nin er-Risâle'sinden önceki bir döneme tarihlendiğidir; bilindiği üzere o dönemden günümüze ulaşabilen metin sayısı oldukça sınırlıdır.
Fezârî, hicrî ikinci yüzyılın önde gelen kelamcılarından Dırâr b. Amr'ın çağdaşıydı. Eserlerinin bazılarında ona atıfta bulunmakta olup, kimi yazılarının Dırâr'ın vefatından (h. 190 civarı) sonrasına ait olduğu açıktır. Dırâr b. Amr'ın Kitâbü't-Tahrîş adlı eserinin bir nüshasını yıllar önce Yemen'de tespit etmiş ve üzerine bir değerlendirme kaleme almıştım (inşallah tahkikli metni de yayımlanacaktır)[i]. İkinci yüzyıldan günümüze ulaşan kitaplarımız mevcuttur; ancak bunların büyük bir kısmı, nihai tedvin ve redaksiyonları muhtemelen Fezârî'nin döneminden sonrasına dayanan hadis mecmuaları formundadır. İkinci yüzyıldan kalma bazı dinî ve siyasî risaleler de bulunmakla birlikte, bunların hacmi Fezârî'nin keşfedilen eserleriyle kıyaslanabilecek boyutta değildir. Ebû Yûsuf'un bazı metinleri gibi ikinci yüzyıla ait sınırlı sayıda fıkıh eseri de mevcuttur; fakat muhtemelen bunların mevcut nüshaları hicrî üçüncü yüzyılın başlarında nihai şeklini almıştır. Bunlar arasında Şâfiî'nin er-Risâle'si diğer tüm eserlerden daha fazla merkeze oturmuştur. Hatta usûl-i fıkıh alanındaki ilk eserin bu olduğu bile iddia edilmiştir. Bu elbette tarihsel gerçeklikle örtüşmeyen bir iddiadır ve Fezârî'nin bu eserleri, fıkıh usulünün Şâfiî'den çok daha önce şekillendiğine, geliştiğine ve kavramsal olgunluğa eriştiğine dair güçlü birer kanıttır. Şâfiî'nin er-Risâle'sinin mevcut formunun ne ölçüde bizzat Şâfiî'nin kendi kaleminden çıktığı da şüpheye açıktır. Mevcut metin, daha ziyade Şâfiî'nin öğrencisi Rebî' b. Süleyman'ın tedvinidir ve kuşkusuz sonradan yapılan müdahalelerden masun değildir. Esasen Şâfiî'nin er-Risâle'si, onun fıkhî öğretilerinin daha çok geliştirilmiş ve yeniden kurgulanmış bir kaydıdır; bazı araştırmacıların er-Risâle'nin Kahire nüshasının bizzat Rebî'nin el yazısı olduğu yönündeki iddiaları da ciddi soru işaretleri barındırmaktadır.
Hanefî ve Şâfiî fıkhı ile Ehl-i Sünnet'in üçüncü yüzyıldaki fıkhî, usulî ve itikadî söyleminin merkezî konumundan ötürü tarihsel süreçte metinsel müdahalelere uğrama potansiyeline sahip olan Ebû Yûsuf, Şâfiî ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'nin eserlerinin aksine; Fezârî'nin eserleri, bir yandan İbâzî mezhebinin sosyolojik olarak ana akımın dışında kalması, diğer yandan bizzat Fezârî'nin yazılarının İbâzî geleneği içinde de çeperde yer alması sebebiyle tahrifata, değişime ve yeniden yazıma çok daha az maruz kalmıştır. Fezârî'nin eserlerinden günümüze ulaşan ve keşfedilen nüshalar genellikle daha geç dönemlere ait istinsahlar olsalar da, içerik ve metinbilimsel (filolojik) analizler bunların orijinal metinler olduğunu ve hicrî ikinci yüzyılın sonlarının sosyo-kültürel ve teolojik bağlamına tam bir uyum gösterdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, yüzyıllar süren istinsah geleneği içinde zaman zaman bazı kelime ve ibareler değişime uğramış olsa bile, bu metinlerin tarihsel otantisitesinden (orijinalliğinden-asaletinden) pek şüphe edilemez.
Bu eserler bütünü hakkında söylenecek çok şey var. Daha önceki bazı derslerimde ve konuşmalarımda bu kitapların tarihsel ve sosyolojik önemine değinmiştim. Burada asıl amaçlanan husus; son yıllarda keşfedilip yayımlanan Fezârî'ye ait bu çalışmaların, revizyonist (yeniden kurgulamacı) İslam araştırmacılarının erken dönem İslam tarihine dair öne sürdükleri birtakım teorilerin temelsizliğini göstermesi açısından son derece hayati bir belge niteliği taşıdığına dikkat çekmektir.
- Birincisi: Bu eserlerde, günümüzdeki mevcut Mushaf metniyle birebir örtüşen çok sayıda Kur'an ayeti iktibas edilmiştir. Bu olgu başlı başına, bazı revizyonist tarihçilerin Kur'an metninin geç dönemde teşekkül ettiğine dair teorilerini çürütmek için somut bir kanıt teşkil etmektedir.
- İkincisi: Fezârî'nin eserlerinin polemikçi ve diyalektik (kelamî) doğasına rağmen, metinlerde kayda değer oranda hadis rivayet edilmiş ve "Sünnet"in otoritesine güçlü bir vurgu yapılmıştır.
- Üçüncüsü: Bu eserler fıkıh usulü etrafındaki kavramsal tartışmaların tarihsel kökenini Şâfiî'nin er-Risâle'sinden çok daha önceki bir evreye taşımakta ve bazı revizyonistlerin İslam fıkhının ve şeriatının evrimsel aşamaları hakkında çizdiği tabloya meydan okumaktadır. Bu kitaplar aynı zamanda, çağdaş dinî entelektüalizmin fıkıh ve şeriatın konumu ile kutsal metnin (Kur'an'ın) fıkhî bir okumayla nasıl etkileşime girdiği yönündeki iddialarını da tartışmaya açmaktadır. Nitekim bu metinler, kutsal metnin fıkhî ve şer'î zeminde anlaşılma pratiğini en azından ikinci yüzyıla kadar kesin olarak geri götürmektedir.
Son ve belki de en kritik nokta ise; bu kitaplardaki itikadî tartışmaların niteliği ve bu metinler aracılığıyla hicrî ikinci yüzyıldaki Müslüman âlimlerin teolojik, dinî ve sosyo-politik meşguliyetlerini analiz etme imkânıdır. Revizyonist ekolün, erken dönem Müslüman inanç sistemine dair kurguladıkları ve geç dönem itikadî gelenekten tamamen kopuk olduğunu ileri sürdükleri o "iptidai" tablonun aksine; bu eserler, İslâmî itikat geleneğinin çok erken bir evrede (İslam'ın ilk yüzyılı dolaylarında) büyük ölçüde sonraki klasik dönemde bilinen formuna benzer bir yapısal bütünlükle teşekkül ettiğine dair tartışılmaz kanıtlardır. Bu metinlerde beliren dinî ve fıkhî epistemoloji ile düşünsel ve teolojik meseleler, üçüncü ve dördüncü yüzyıllardaki kelamî literatürle büyük bir paralellik ve süreklilik arz etmektedir.
Tüm bu bulgular, üçüncü yüzyıldaki İslâmî inanç ve fıkıh sistemlerinin Emevî dönemi mirasından radikal bir kopuşla ve çok geç bir tarihsel gelişimin ürünü olarak ortaya çıktığını savunan revizyonist tezleri derinden sarsmaktadır. Bu metinlerde Kur'an, Sünnet, akıl, icmâ, ahbâr, fıkıh, tevhid doktrini, imamet inancı ve şeriat hakkında ortaya konulan argümanlar o denli gelişmiş, sistematikleşmiş ve olgunlaşmıştır ki; şüphesiz bu fikirlerin tarihsel ve sosyolojik kökleri en az bir asır geriye, birinci yüzyılın sonlarına kadar uzanmak zorundadır. Zira bu eserler, erken dönem İslam toplumunun kelamî, itikadî ve tefsirî sofistikasyonla çok erken tanıştığını ve meseleleri derinlemesine müzakere edebildiğini kanıtlamaktadır.
Fezârî'nin bu eserleri sayesinde, ikinci yüzyıl İslam toplumunun sosyo-dinî zihniyet dünyasını haritalandırabiliyoruz. Bunun en çarpıcı örneği, "akıl" kavramına teorik, istidlâlî (çıkarımsal) ve kesbî anlamıyla atfedilen merkezî roldür. Bu veriler, örneğin akıl kavramının batınî bir anlamdan Yunan (Helenistik) felsefesindeki rasyonel anlamına evrilmesinin ancak hicrî ikinci yüzyıldan sonra gerçekleştiğini savunan teorilerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim Profesör M. Ali Amir-Moezzi'nin iddialarının aksine, bazıları Fezârî'den daha geç bir dönemde yaşamış olan Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s.) ahbâr ve rivayetlerindeki "akıl" mefhumunun epistemolojik muhtevası; İmamların çağdaşlarının ve bilhassa Fezârî'nin eserlerinde başvurduğu teorik ve istidlâlî rasyonaliteden farklı veya kopuk okunamayacağını göstermektedir.
Çağdaş dinî yenilikçilerimiz genellikle tarihselliğe ve metin araştırmalarına mesafeli durmakta, metinbilimsel ve tarihsel sosyoloji zemininde akademik bir tartışmaya girmenin zorunluluğunu maalesef göz ardı etmektedirler. Bu sebeple, Fezârî'nin eserlerine odaklanmak ve teolojik söylemlerini bu yeni birincil kaynaklara göre revize etmek muhtemelen onların pek işine gelmeyecektir. Ancak akademik tarih araştırmaları yürüten revizyonistler açısından, Fezârî'nin yeni keşfedilen bu yazılarının, hicrî ikinci yüzyılın ikinci yarısına ait son derece kritik belgeler olarak, önümüzdeki yıllarda kendi metodolojik ve tarihsel varsayımlarına karşı çok ciddi bir meydan okuma oluşturacağı kuşkusuzdur.
(Salı, 4 Ekim 2022)
Kaynak: https://ansari.kateban.com/post/5226
Prof. Dr. Hassan Farhang Ansari, İslam düşünce tarihi, felsefe, kelam (Mutezile, Zeydiyye, İmamiyye) ve İslam yazmaları alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Geleneksel medrese eğitiminde içtihat makamına ulaşmasının ardından Tahran Üniversitesi (1993) ve Lübnan Üniversitesi'nde (1997) lisans, Paris Sorbonne-EPHE'de (2009) doktora eğitimini tamamlamıştır. Kariyeri boyunca Tahran Büyük İslam Ansiklopedisi Merkezi (1989-2002) ve Berlin Hür Üniversitesi'nde (2005-2013) araştırmacı olarak görev yapan Ansari, 2013 yılından bu yana Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde (IAS) daimi üye ve misafir profesör olarak çalışmaktadır. Önemli eserleri arasında Studies in Medieval Islamic Intellectual Traditions (2017), L'imamat et l'Occultation selon l'imamisme ve eş editörlüğünü yaptığı Accusations of Unbelief in Islam: A Diachronic Perspective on Takfir bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Sabine Schmidtke ile birlikte "Zaydi Manuscript Tradition" projesini yürütmekte ve Brill tarafından yayımlanan Shii Studies Review dergisinin yönetici editörlüğünü üstlenmektedir.
Medya Şafak
[i] Ensari'nin 2008'deki duyurusunun ardından yıllar geçmesine rağmen eser yayımlanmayınca, Türkiye'den Hüseyin Hansu ve Mehmet Keskin aynı nüshaya ulaşmış ve kapsamlı bir edisyon kritik (tahkik) sürecini bizzat tamamlamışlardır. Bu çalışma 2014 yılında Litera Yayınları (Şirketü Dârü'l-İrşâd) etiketiyle yayımlanarak eserin dünyadaki tek tam neşri olmuştur.