İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (6): Nefs-i Nâtıka

İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (6): Nefs-i Nâtıka
Bilgi ile sevgi arasındaki öncelik meselesi eskiden beri tartışılır. Bazıları irade ve muhabbete, bazıları ilim ve şuura ağırlık verir. İnsan önce bilir sonra mı sever, yoksa önce sever sonra mı bilir? Ben önce bilginin bulunduğunu düşünüyorum. Şevkî hareket de buna dayanır. İnsanda önce icmalî bir bilme vardır; sonra bu bilgi sürekli icmalden tafsile açılır ve insan böylece yükselir.

 

 

Lâricanî: Bismillahirrahmanirrahim.

Hatırla o günleri; gizlice bize de bir nazarın vardı,

Sevginin mührü yüzümüzde apaçık görünürdü.

Hatırla o günleri; meyhane köşesinde sarhoştum,

Bugün meclisimde eksik olan ne varsa orada vardı.

Değerli seyircilerimize, iyi dostlarımıza ve Marifet programının her zamanki samimi yol arkadaşlarına selamlar. Büyük ilahî filozof Molla Hâdî Sebzevârî’nin bereketli düşünce dünyasındayız; üstadımızın yorum ve çözümlemelerinden yararlanıyoruz. Onun bilgi teorisindeki yöntemi gerçekten çok ilginçti: Meşşâîlerin, İşrâkîlerin, âriflerin ve Molla Sadrâ’nın yollarını anlattı; ardından kendi değerlendirmesine ve sonucuna ulaştı. “Tahkikin hakikati” bahsinde şöyle diyor: “Tahkikin hakikati şudur: Nefs-i nâtıka Allah’ın gölgesidir; sayısal değil, hakiki ve zıllî bir birliğe sahiptir. Bu yüzden aşağıya doğru mertebeleri vardır; ‘bir kısmı diğerinin üstünde nurlar’dır. Bütün kuvveler onun zatî şe’nleridir. Dolayısıyla akleden de, vehmeden de, hayal eden de, hisseden de, hareket ettiren de, besleyen de, üreten de ve benzerleri de odur.”

Buradaki ilginç nokta şu: Cüz’î idrakleri, fiilleri ve hareketleri kuvvelere nispet eden filozoflar tenzihi gözetmiş, teşbihten kaçınmışlardır; fakat böyle yapmakla nefsi sınırlandırmışlardır. “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” (Furkân 25:45). İnsan, “yüceliğinde yaklaşan, yakınlığında yücelen” olduğu için büyük bir âyettir. İsm-i Âzam’ın mazharıdır; bütün tenzihî ve teşbihî isimleri kendinde toplar. Hatta bir bakıma kendisi İsm-i Âzam’dır ve İsm-i Âzam’ın mazharıdır. Nasıl ki isim müsemmâdan haber verirse, insan-ı kâmilin nefs-i nâtıkası da böyle bir haber verişe sahiptir. İşte bu sebeple Mevlâ Ali’ye “Âyet-i Kübrâ” ve “Nebe-i Azîm” denmiştir.

Dinanî: Bismillahirrahmanirrahim. Hacı burada son derece önemli bir meseleyi ele alıyor. Bu, inanç ve tevhid bahislerinin en önemli meselelerinden biridir; doğru çözülmezse pek çok problem doğar. İnsana “zıllullah”, yani Allah’ın gölgesi diyoruz. Peki Allah’ın gölgesi olur mu? Allah cisim değildir; gölge cisme aittir. Öyleyse burada hangi gölgeden söz ediyoruz ve insan neden Allah’ın gölgesidir? Hacı’nın insanı zıllullah sayması, Allah’ın birliği meselesiyle ilgilidir. Allah’ın bir olduğunda şüphe yoktur. Tevhid ehli olan herkes O’nun birliğine inanır. Fakat buradaki “bir”, sayısal bir (vahdet- adedî) değildir; sayı değildir. Hakiki birlik Allah’ın hakikatidir; yani O, birliğin ta kendisidir, fakat sayı anlamında “bir” değildir. “Bir masa, bir çiçek, bir insan” dediğinizde birlik o şeye sonradan yüklenen bir niteliktir. İnsan insandır, sonra ona “bir” dersiniz; çiçek çiçektir, sonra “bir çiçek” dersiniz. Bu birlik arızîdir. Allah’ın birliği ise arızî değildir; Allah, var olup da sonradan bir olmuş değildir. O, birliğin aynıdır. Bunu tasavvur etmek kolay değildir. Buna hakiki birlik denir. Allah’ın vahdeti “vahdet-i hakka-i hakikî”dir; yani sayısal bir birlik değildir ve onun yanında bağımsız başka bir birlik yoktur. İnsan ise Allah’ın gölgesidir. Buradaki gölge, Hak Teâlâ’nın bir örneği, bir yansıması demektir. “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” diye Kur’ân’ın kendisi buyuruyor (Furkân 25:45). Peki insan niçin Allah’ın gölgesidir? Çünkü insanın birliği de yalnızca sayısal birlik değildir. Hemen “Hasan birdir, Hüseyin birdir” demeyin; elbette Hasan bir kişidir, Hüseyin de bir kişidir, Takî bir kişidir, Nakî bir kişidir. Bunu biliyorum. Ama insan hakikati bakımından da birdir. Bu birliğin nasıl bir birlik olduğunu açıklayayım. İnsanda akletme gücü vardır, vehim vardır, hayal vardır, duygular vardır. Duygular da bir iki tane değildir. Beş dış duyusu, beş iç duyusu, sevgi ve nefreti vardır. Bunların hepsi insanın duygu ve idrak alanına girer. İnsanın duyguları saymakla biter mi? Çoktur. Duyudan hayale geçeriz; hayal, cüz’î sûretleri idrak eder. Hayalden vehme geçeriz. Buradaki “vehim”, günlük dildeki “asılsız kuruntu” anlamında değildir; cüz’î mânaları idrak eden kuvvedir. Meselâ belirli bir kişiyi sevmeniz veya ondan nefret etmeniz böyledir. Sevgi şekli olan bir şey değildir; bir mânadır, fakat cüz’î bir mânadır. Buna vehim denir. Duyu, hayal ve vehimden daha yukarıya çıktığımızda akla ulaşırız. Akıl nedir? Sübhanallah! Akıl o kadar kuşatıcıdır ki onun alanının dışında ne kalabilir? Hiçbir şey. Bütün varlık âlemi akledilebilirdir. “Akledilebilir” ne demektir?

Lâricanî: Aklın kuşatması altındadır.

Dinanî: Aferin. “Aklın kuşatması altında” demek, aklın onu ihata etmesi demektir. Şimdi düşünün: İnsanda duyular, çeşitli hâller ve duygular, hayal, vehim, sevgi, düşmanlık ve daha niceleri aynı anda bulunur. Peki bu nasıl bir birliktir? Akıl başka, hayal başka, vehim başka, duyular başka olduğu hâlde tek bir insan aynı anda bütün bunlara nasıl sahip olur? Üstelik bunların hiçbiri ötekini ortadan kaldırmaz. Aklederken vehmedersiniz; akıl ve vehim varken hayal de vardır; bunlarla birlikte duyularınız ve türlü duygularınız da vardır. Burada “kavram” meselesini gündeme getireyim. İnsan kavram sahibidir. Hayvanların kavramı var mıdır? Hayır. Hayvanların idraki vardır; bundan şüphe etmeyin. Fakat kavram kurmazlar. İçgüdülerine göre yaşar, kendilerine yararlı olanı elde eder, zararlı olandan kaçınırlar. En küçüğünden en büyüğüne, sivrisinekten aslana ve file kadar her hayvan kendisine neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bir şekilde idrak eder. Fakat bu idrak “kavram” mıdır? Hayır; bir idrak ve hâl vardır, fakat kavramsal değildir. Eğer kavramsal olsaydı kavramları birbirine bağlayıp küçük önerme, büyük önerme ve sonuçtan oluşan kıyaslar kurmaları gerekirdi. Mantıkî burhan nedir? Küçük önerme, büyük önerme ve orta terimin belirli şartlarda düzenlenmesiyle sonuç elde etmektir. Meselâ “Âlem değişkendir. Her değişken hâdistir. Öyleyse âlem hâdistir” dersiniz. Bu bir burhandır. Burada birkaç kavramı belli bir düzen içinde birbirine bağladınız. Mantık, kavramlar arasındaki ilişkidir. Hayvan ise kavramları birbirine bağlamaz; idrak eder ve yerinde tepki verir, ama bu tepki kavramsal değildir, bir hâldir. Hâl ile kavram farklı şeylerdir. İnsandan başka hiçbir varlık kavram sahibi değildir; bu yüzden mantık da insana mahsustur. Kavramın olduğu yerde mantık vardır. Hayvanlarda içgüdü vardır; işlerini doğru yapabilirler ama mantıkî kıyas kurmazlar. Bir başka özellik daha var: Kavramın olduğu yerde dil vardır. Kavram yoksa dil de yoktur. Hayvanların idraki vardır ama dili yoktur. Çünkü idrakleri kavramsal değildir; hâlî bir idraktir. Eğer kavramsal olsaydı dile de sahip olurlardı. Dil, kavramın bulunduğu yerde ortaya çıkar. Kavramın ne kadar önemli olduğuna dikkat edin. Şimdi buradan bizim bazı filozofların “idrak nefsânî bir keyfiyettir” sözlerine geleyim; ben bu ifadeye itiraz etmek istiyorum. İdrak ettiğimiz zaman elbette bir hâlimiz vardır ve bu yönüyle ona nefsânî keyfiyet denmiştir. Fakat her hâl kişiye özgüdür. Sevinciniz, korkunuz ya da başka bir hâliniz yalnızca size aittir; başka birine aktarılamaz. Oysa kavram yalnızca size özgü değildir. Kavramın şahsî bir mülkiyeti yoktur; geneldir ve herkesçe anlaşılabilir. Bu çok önemli bir ayrımdır.

İnsan duyulara, hayale, vehme, akla, türlü duygulara ve idraklere, kavramlara, mantığa ve dile sahip olduğu hâlde yine tek bir varlıktır. İnsan türünden söz ediyorum: İnsan türü birdir. Ama bu tek tür, âlemde ne varsa onların örneklerini kendinde taşır. Bu âlemde hiçbir şey yoktur ki bir örneği insanda bulunmasın.

Ey ilâhî kitabın nüshası olan sen,

Ey hükümdarın cemalinin aynası olan sen,

Âlemde ne varsa senden dışarı değildir;

Her ne dilersen kendinden iste; çünkü hepsi sensin.

Yani her şey sende bir örnek bulur. İnsan, tür olarak bir olduğu hâlde âlemin bütün örneklerini kendinde taşır. Bir kitabın fihristi nasıl kitabın içeriğini topluca gösterirse insan da varlık âleminin fihristidir. İşte âlemin fihristi olan insan, Hak Teâlâ’nın gölgesidir. Hak Teâlâ her yerdedir ama hiçbir yerde sınırlı değildir. Bana Allah’ın bulunmadığı bir yer gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. “Yüceliğinde yakındır, yakınlığında yücedir.” Bizim sıradan varlıklarda durum böyle değildir: Bir cismi tavana koyduğunuzda aşağıda değildir; aşağıya koyduğunuzda tavanda değildir. Fakat Hak Teâlâ hem yücedir hem yakındır; yüceliği yakınlığını, yakınlığı yüceliğini ortadan kaldırmaz. İnsan da zıllullah oluşu bakımından buna benzer. Bunu Hz. Peygamber’in Mi’racında düşünebiliriz. İsrâ gecesinde “iki yay kadar, hatta daha yakın” bir makama ulaştı (Necm 53:9); bundan öteye hiçbir mahlûkun geçemeyeceği bir yakınlık. Buna rağmen aynı anda kendi evinden ayrılmış bir cisim gibi düşünülmemelidir. Rivayette, döndüğünde kapı halkasının hâlâ hareket etmekte olduğu anlatılır. Mesafe bakımından ne kadar yol aldı? Ölçüye sığmayacak kadar çok; fakat bizim bildiğimiz mekânsal hesapla neredeyse hiç. İşte “yüceliğinde yakın, yakınlığında yüce” sözü bunu anlatır. Allah her yerdedir ama hiçbir yerde mahpus değildir. Gül de diken de O’nun kuşatması altındadır; fakat “Allah burada sınırlanmıştır” diyemezsiniz. Biz buna kayyûmî ihata diyoruz: Kuşatır ve hazırdır, fakat sınırlanmaz. Sınırsız kuşatma Allah’a mahsustur.

İnsan da zıllullah olduğu için böyle bir genişliğe sahiptir; hem bu dünyaya hem öte âleme dönük bir varlıktır. Meselâ siz küllî [tümel] kavramları idrak ediyorsunuz. Oysa bu maddî âlemde “küllî” diye parmağınızla gösterebileceğiniz bir şey yoktur. Elinizi neye koysanız cüz’îdir [tikel]. Fakat küllîyi idrak ediyorsunuz. Bu idrak yalan mıdır? Hayır, gerçektir; hem de son derece ciddî bir gerçektir. Küllîleri idrak etmeseydik anlayamaz, düşünemezdik. Peki bu âlemde bulamadığımız hâlde gerçek olan küllî idrak nereden gelir? Çünkü başka bir âlemle irtibatımız vardır. Biz iki âlem arasında bir berzahız; çoğu zaman bunun farkında değiliz. Bu dünyayla meşgul olduğumuz için öteki âlemden gaflet ediyoruz, ama irtibatımız sürüyor. Hacı’nın “zıllullah” sözü bunu anlatır. “Şüphesiz son varış Rabbinedir.” (Necm 53:42). Bir de şu ifade var: “İsim, müsemmâdan haber verendir.” İsim ve ilâhî isimler meselesi çok önemlidir. İsim müsemmâdan haber veriyorsa Allah’ın sıfatları bize neden haber verir?

Lâricanî: O’nun zatından.

Dinanî: Aferin, zatından haber verir. Benim ve sizin sıfatlarımız da bizim zatımızdan haber verir. Her varlığın sıfatı, onun zatına dair bir işaret taşır. Fakat zatın kendisine doğrudan ulaşamayız. Hak Teâlâ’nın zatına elbette ulaşamayız; hatta eşyanın zatına da doğrudan ulaşamayız. Biz eşyanın sıfatlarıyla karşılaşırız. Şu çiçeğin rengini, ağırlığını ve başka niteliklerini görürsünüz; ama “çiçeğin zatı” elinize geçmez. Bu bakımdan isim ve sıfat, müsemmâdan haber verir. Peki “isim” yalnızca lafız mıdır, yoksa hakikatin kendisi de isim midir? “Rahmân” kelimesi Allah’ın ismidir, “Rahîm” kelimesi de öyle. Fakat esas isim, rahmet hakikatidir. Rahmetin hakikati Allah’ın ismidir; rahmâniyetin hakikati, kayyûmiyetin hakikati, kudretin ve ilmin hakikati Allah’ın isimleridir. “Rahmân”, “Rahîm”, “Âlim” gibi lafızlar ise o isimlerin isimleri-adlarıdır. Demek ki asıl isim lafız değil, Hak Teâlâ’nın isim ve sıfat hakikatleridir.

Lâricanî: Hacı burada gerçekten şaşırtıcı bir şey söylüyor. Üstadım, tasavvufta mürşidin, pîrin ve kutbun özel bir yeri vardır. Fakat Molla Hâdî bunu bilgi teorisiyle çok güzel bir biçimde birbirine bağlıyor. Özellikle insan-ı kâmilin fenâya ulaştığı yerde, kendi fenâsını bile fark etmemesi gerektiğini söylüyor. “Ben fâni oldum” dediği anda hâlâ bir “ben” kalmış demektir; o “ben” de ortadan kalkmalıdır.

Çünkü ben artık ben değilim; o “ben” O’ndandır.

“Hû” tecelli edince geriye başka ne kalır?

Bu gerçekten çok ince bir nokta! Hacı hem filozof hem âriftir. Mevlânâ da bunu çok güzel söyler:

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” velilerin nakşıdır;

Çünkü o, Tanrı güneşinin nuruna delildir.

Bu vadide bu delilsiz yürüme;

Halil gibi, “Ben batanları sevmem” de. (En’âm 6:76)

İnsan sürekli bu şuuru taşımalı ki hakikat onda tahakkuk etsin. Eğer “batanlar”da kalırsa kendisi de batar, yani sınırlanır.

Dinanî: Hacı burada çok ince bir noktaya değiniyor. İnsanın fiillerini ayrı kuvvelere nispet etmesinin tenzih yönü bulunduğunu söylüyor. Meselâ “Gözüm gördü, kulağım işitti, elim dokundu, burnum kokladı, dilim tattı” deriz. Bunların hepsi bir bakıma doğrudur: Tatmayı tat alma duyusuna, koklamayı koku duyusuna, işitmeyi kulağa nispet ederiz. Fakat gerçekte koklayan, işiten, gören ve söyleyen kimdir? İnsanın kendisidir; nefs-i nâtıkadır. Bütün bu fiiller nefse aittir. Biz kolaylık için “göz gördü, kulak işitti” deriz. Hacı, bunun tenzih maksadı taşıdığını söylüyor; fakat hakikatte “nefis, birliği içinde bütün kuvvelerdir.” Bütün kuvveler onun şe’nleridir.

Lâricanî: Üstadım, Molla Hâdî burada çok ince noktaları birbirine bağlıyor; özellikle mazhar ile Muzhir arasındaki ilişkiyi. İnsan-ı kâmili İsm-i Âzam’ın mazharı olarak görüyor ve “isim müsemmâdan haber verir” şeklindeki rivayet edilen sözü kullanıyor. Bu haber vermenin hakikatini de bilgi ve şuur olarak açıklıyor. Meselâ sizin söylediğiniz gibi “Rahmân” rahmet hakikatinden haber verir. Peki mutlak rahmeti, mutlak rahîmiyeti, mutlak kudreti ve mutlak ilmi eksiksiz biçimde haber veren kimdir? İnsan-ı kâmildir. Çünkü insan Hak Teâlâ’nın gölgesidir.

Dinanî: Gölge, gölge sahibinden haber verir. İnsan gerçekten tuhaf ve derin bir varlıktır; insanı tanımak kolay değildir. Bugün “insan bilimi” üzerine çok konuşuluyor, ama insanın küllîleri idrak etmesi bile başlı başına büyük bir sırdır. Ben “akletme kuvvesi” tabirini pek sevmiyorum; akıl bence bir kuvve değildir. Akıl, küllîleri idrak eden küllî bir hakikattir. Maddî âlemde küllî diye bir nesne yoktur, ama insan sonsuz sayıda küllî kavramı idrak edebilir. Sanat da böyledir. Sanatın üzerinden çoğu kez kolayca geçiyoruz. İnsan sanat üretir; hayvan sanatkâr mıdır? Hayır. Sanatın kaynağı nedir? Akıldır. Bazıları sanatı yalnızca duygu sayar; bence sanatın kaynağı akıldır. Sanat öyle bir şeydir ki bir yönüyle “idrak edilir ama tarif edilemez.” Çekicidir, insanı kendine çeker; fakat mahiyetini kusursuz bir tanıma dökmek kolay değildir. Akıldan doğar ve insanın akıllı oluşu onun yüceliğini gösterir. Hayvanlarda duyu, hayal ve vehim bulunabilir; fakat onlarda akıl, kavramsal düşünce, mantıkî kıyas ve dil yoktur. Dil bir açılmadır; varlık dilde açığa çıkar.

İnsan akıl ve kavrama sahip olduğu için geçmişe de yönelir. Hayvanlar tarih düşünmez. Hiçbir hayvan geçmiş çağları araştırmaz; insan ise geçmişte ne olduğunu öğrenmek, geçmişi bugüne getirip çözümlemek ister. On bin yıl, dört bin yıl önce yaşanan hadiseleri bugün okuyup tahlil eder. Bu tarih bilinci insana özgüdür. Hayvan “şimdi ve burada” yaşar; bu bakımdan ne kadar rahattır! Bizim kaygılarımızın büyük kısmı ya geçmişle ilgilidir -”Keşke şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım”- ya da gelecekle -”Ne olacak?” diye endişe ederiz. Hayvan geçmişin pişmanlığını ve geleceğin kaygısını bu biçimde taşımaz. Biz yalnızca şimdi ve burada yaşayabilseydik belki çok rahat ederdik; fakat insanın yapısı buna izin vermez. Geçmişimizi değerlendirir, yaptıklarımızdan veya yapmadıklarımızdan pişman olur, geleceği düşünür ve kaygılanırız.

Lâricanî: Üstadım, buradaki ince nokta şu: İnsan-ı kâmil müsemmânın sırlarından tam anlamıyla haber veren kişidir. Bunun en yüksek örneği Mevlâ Emîrü’l-Mü’minîn Ali’dir. Duâ-i İftitâh’ta da şöyle okuyoruz: “Selâm olsun Senin kuluna ve velîne, Resulünün kardeşine, yaratılmışların üzerindeki hüccetine, büyük âyetine ve büyük habere.” Hem “Âyet-i Kübrâ” hem de rivayetlerde “Nebe-i Azîm” deniyor. Bu “büyük haber” gerçekten çok derin bir ifade.

Dinanî: Çok derin. “Nebe” haber demektir. Peki insan neyin haberini verir de bu haber “büyük” olur? Ehad olan Allah’ın isim ve sıfatlarının. İnsan olmasaydı ilâhî isim ve sıfatların bu şekilde açığa çıkışından kim haber verebilirdi? İnsan Allah’ın gölgesi olduğu için O’nun isim ve sıfatlarını haber verir. Bundan daha büyük hangi haber olabilir? Bu sebeple insan-ı kâmil “Nebe-i Azîm”dir. Mevlâ Ali ve Hz. Peygamber bu kâmil insanın en yüksek örnekleridir. İnsan-ı kâmil olmasaydı ilâhî sıfatların tamamı zuhur etmezdi. Başka varlıklar ilâhî sıfatların bazı yönlerini gösterebilir; fakat insan onların tamamına mazhar olabilecek kabiliyettedir. Allah’ta bulunan kemallerin gölge ve yansıma düzeyinde insanda bir karşılığı vardır. İnsan Allah’ın gölgesidir.

Lâricanî: Can, sınamada haberden başka nedir ki?

Haberi çok olanın canı da daha büyüktür.

Âdem’e “Onlara isimlerini bildir” dersi verildi;

Hakk’ın sırlarını ona tek tek açıkla. (Bakara 2:33)

Ne kadar güzel! “Onlara isimlerini bildir”; ardından “Âdem onların isimlerini onlara bildirince...” deniyor (Bakara 2:33). O haber neydi? Hak Teâlâ’nın isimlerinin haberiydi.

Melekler Âdem’in dersine talebe oldular;

Bu dersin mahremi ne devdir ne peri.

Bu yüzden Âdem onların secde ettiği oldu;

Çünkü onun canı onların varlığından daha genişti.

Dinanî: Gerçekten çok güzel söylemiş. Secde edilen şey toprak değil, insandır. Biz namazda toprağa secde ediyoruz; bunda söz yok, alnımızı toprağa koyarız. Fakat insan, Hak Teâlâ’nın gölgesi ve bütün isim ve sıfatlardan haber veren varlık olduğu için meleklerin secdesine konu olmuştur. Peki hangi insan? İnsan-ı kâmil; yani ilâhî sıfatları olabildiğince eksiksiz gösteren insan.

Bizim rivayetlerimizde de zâhirî ve bâtınî hüccet ayrımı vardır. “Allah’ın insanlar üzerinde iki hücceti vardır: biri zâhirî, biri bâtınî.” Bâtınî hüccet akıldır. İnsan yaratıldığı andan itibaren bu bâtınî peygamberle birliktedir. Akıl olmasaydı zâhirî peygamberi tanıyabilir miydi? Peygamberlerin sözlerinden yararlanabilir miydi? Bâtınî peygamber olan akıl, insanı zâhirî peygamberlere yöneltir. Allah’ın lütfunun bir tecellisi olduğu gibi kahrının da bir tecellisi vardır. Lütfun yansıması cennet, kahrın yansıması cehennemdir. Bunların insanda da bir karşılığı vardır; insanın bâtını bazen cennetlik, bazen cehennemlik bir hâle gelebilir. “Onlar karınlarına ancak ateş doldururlar.” (Nisâ 4:10)

Lâricanî: Bedenin bir parçadır, canın ise küllün küllüdür.

Kendini, zillet içinde olsan da yetersiz görme.

Attâr da ne güzel söylemiş.

Dinanî: Evet, “zillet içinde olsan da kendini yetersiz görme.” Aşağı bir mertebede bulunman, orada kalmaya mahkûm olduğun anlamına gelmez; yükselebilirsin. Topraktasın, bu yeryüzü âlemindesin ama kendini küçük görme; çok yükseklere çıkabilirsin. Biraz önce “yakınlığında yüce, yüceliğinde yakın” dedik ya; insanın özelliği budur. Topraktayken yükselebilir, yüksekteyken de aşağıya inebilir. Bu büyüklerin ne güzel sözleri var.

Lâricanî: Kudsîler baştan başa sana secde etmişlerdir.

Dinanî: Gerçekten güzel söylemiş.

Lâricanî: Cüz de küll de senin varlığında gark olmuştur.

Dinanî: İnsanı çok iyi anlatmış.

Lâricanî: Hacı burada “tahkikin hakikati” başlığı altında çok güzel ifade ediyor: İnsan-ı kâmilin nefs-i nâtıkasının bu haber verişi sebebiyle Mevlâ Ali’ye “Âyet-i Kübrâ” ve “Nebe-i Azîm” denmiştir; bu mânanın Hz. Ali’ye tatbik edildiğini söylüyor. Ardından başka bir alana geçerek nefsin “cismâniyyetü’l-hudûs ve rûhâniyyetü’l-bekā” oluşuna işaret ediyor. Bu ilkeden de aynı sonuca ulaşılabilir.

Dinanî: Evet. Bu, Sadrü’l-Müteellihîn’in temel görüşlerinden biridir; Hacı da onun büyük bir şârihi ve bu anlamda açıkça Sadrâcıdır. “Nefis başlangıçta cismanî, sonrasında ruhânîdir.” İnsan başlangıçta cisimdir; henüz ruhânî bir varlık hâlinde değildir. Nutfe ve cenin olarak başlar, dünyaya geldiğinde hiçbir şey bilmez; bedensel bir varlıktır. Hudûs-ortaya çıkış bakımından cismanîdir, fakat sonrasında, beka yolunda ruhânîleşir. Hem de öyle bir ruhânî mertebeye ulaşabilir ki yükselişinin ve uçuşunun ufku sıradan ölçülerle kavranamaz; “iki yay kadar, hatta daha yakın” mertebesine (Necm 53:9) kadar çıkabilir. İşte gerçek tekâmül insanda gerçekleşir. Başlangıçta sırf beden gibi görünen nutfe ve cenin, sonunda ne mertebelere ulaşabiliyor!

Lâricanî: Bu cüz-küll ilişkisini cismaniyet ve beka, ruhâniyet arasındaki ilişki olarak da okuyabiliriz.

Dinanî: Evet, aynen öyle. İnsan yükselirse bir bakıma “küll” hâline gelir; âleme ihata eder. Fakat bu dünyada sıradan duyu hayatına saplanıp hakikatini kaybederse bir cüz, sıradan ve dar bir varlık hâline gelir.

Lâricanî: İlginçtir; burada şevkî hareketten, hatta cevherî hareketin şevkî oluşundan söz ediyor.

Dinanî: Evet, cevherin içinde şevk de vardır; hareket tekâmüle doğrudur. “Şevkî hareket” ifadesi, hareketin kör ve bütünüyle şuursuz olmadığını ima eder. Şevk, bir tür bilginin ve farkındalığın eseridir. Bu akışta gayb âleminden gelen bir şuur vardır. İnsan hareket-i şevkiyye sahibidir; çünkü şuur sahibidir. Şuur olmazsa şevk de olmaz.

Bilgi ile sevgi arasındaki öncelik meselesi eskiden beri tartışılır. Bazıları irade ve muhabbete, bazıları ilim ve şuura ağırlık verir. İnsan önce bilir sonra mı sever, yoksa önce sever sonra mı bilir? Ben önce bilginin bulunduğunu düşünüyorum. Şevkî hareket de buna dayanır. İnsanda önce icmalî bir bilme vardır; sonra bu bilgi sürekli icmalden tafsile açılır ve insan böylece yükselir.

Lâricanî: İmam Seccâd da çok güzel buyurur: “Onları sevgisinin yoluna sevk etti, sonra iradesinin yolunda yürüttü.” Ne kadar güzel bir ifade!

Dinanî: Gerçekten çok güzel. Ehl-i Beyt’in sözleri inci ve cevher gibidir! Şevk, bilgiyi açığa çıkarıp geliştirir; fakat şevki doğuran da şuurdur. Şevk bilginin eserlerindendir. Bilgi ve şuur olmazsa şevk doğmaz; şuur insanda şevki doğurur, şevk de hareketi meydana getirir.

Lâricanî: Üstadım, Hacı buradan şu sonuca varıyor: Akleden, idrak eden ve hareket ettiren, nefsin bizzat kendisidir; fakat nefsin mertebeleri vardır. Onun birliği, “dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi” olanın birliğinin zıllî bir yansımasıdır (Mü’min 40:15).

Dinanî: Sübhanallah! İdrak eden de, hareket ettiren de, akleden de nefstir. Biraz önce söylediğim gibi idrak nefsindir. “Gözümle gördüm” deriz; göz araçtır, fakat gören ve idrak eden nefstir. “Kulağımla işittim” deriz; kulak araçtır, ama işitmenin idraki nefse aittir. Nefis bu araçlarla idrak eder.

“Dereceleri yükselten” ifadesine dikkat edin. İnsan tek bir derecede değildir; sürekli daha yüksek mertebelere çıkabilir. İnsan nereye kadar çıkar da “Artık bundan ötesi yok” denebilir? Hak Teâlâ “dereceleri yükselten”dir; insan da O’nun gölgesi olduğu için zıllî anlamda derece derece yükselebilir. “Ben bir yere vardım, artık daha yukarı çıkamam” diyemez. Bu yolun ufku sonsuza açılır. Çiçek yalnızca çiçektir; sivrisinek sivrisinektir, fil fildir, aslan aslandır. Her birinin belirli bir tür sınırı vardır. Fakat insan nedir? İnsanda sivrisineğin, filin, aslanın, kurdun, meleğin ve hatta meleği aşan mertebelerin imkânları vardır. İnsan hakkında ne söylerseniz eksik kalır.

Vehme sığmayan ne varsa, ben o olurum.

Diğer varlıklar için “İşte budur, sınırı budur” diyebilirsiniz. Masa masadır, çiçek çiçektir. Fakat insanı tek bir hâle sabitleyemezsiniz; bir nefes içinde bile başka bir hâle geçebilir.

Sonra yokluk olurum; yokluk bir org gibi

“Biz O’na döneceğiz” diye ses verir. (Bakara 2:156)

Buradaki yokluk, fenâ içinde fenâ; dönüşüm içinde dönüşümdür. İnsan anbean, nefes nefese yenilenir. Her nefes, her fikir, her bakış yeni bir oluş getirir. “Biz O’na döneceğiz” sözü ne büyük bir çekim ve hareket taşır!

Her nefeste dünya da biz de yenileniriz;

Beka içinde bu yenilenmeden habersiziz.

Her bakışınız yenidir; ömrünüzde iki bakışınız yoktur ki tümüyle aynı olsun! Şimdiki nefesiniz önceki nefes değildir; ona benzese de aynısı değildir. Her işitme de yeni bir işitmedir. İşte “dereceleri yükselten” olmanın zıllî mânası budur.

Bir de şu hadis ne kadar güzel açıklanıyor: “Müminin kalbi Rahmân’ın arşıdır.” Demek ki müminin kalbi de zıllullah oluşa uygun bir genişlik taşır. Allah bu kalpte “yer buluyor” deniyorsa, bu kalp ne kadar geniş olmalıdır?

Lâricanî: Sonsuz olması gerekir.

Dinanî: Allah sonsuzdur. Sonsuz olanın bu sınırlı görünen gönülde tecelli edebilmesi, insan gönlünün de başka bir anlamda sonsuza açık olduğunu gösterir. Sübhanallahilazîm.

Lâricanî: Hacı şöyle de diyor: “Vâsi’ ve Alîm Hazret’in küçük arşı ve o büyük mülkün mazharı, o yüce makama yaraşır bir genişlikte olmalıdır.”

Dinanî: Evet, yani kalbin böyle bir genişliğe sahip olması gerekir. Kudsi hadiste şöyle denir: “Beni ne yerim ne göğüm kuşatır; fakat mümin kulumun kalbi beni kuşatır.” Yani gökler ve yerler beni ihata edemez; ama müminin kalbi benim tecellime mazhar olabilir. Müminin kalbi ne kadar geniştir!

Lâricanî: Ne güzel açıklamış:

Allah müminin gönlüne sığar;

Çünkü müminin gönlü sonsuzdur.

Gönül evine abdestsiz el sürme;

Çünkü bu ev Kibriyâ’nın haremidir.

Dinanî: Evet, güzel söylemişler.

Lâricanî: Bir nebevî hadiste de şöyle geçiyor: “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere yarattı.” Hacı burada birkaç hadisi arka arkaya getiriyor.

Dinanî: “Sûret” meselesi… Allah’ın maddî bir sûreti yoktur. Buradaki sûret iki ana tecelliyle düşünülebilir: cemâl ve celâl sıfatları. Allah cemâl ve celâl sahibidir; insan da Hak Teâlâ’nın cemâl ve celâlinin mazharıdır. İnsanda cemâl yönü de celâl yönü de vardır; lütuf da vardır kahır da, sevgi de vardır öfke de. İnsan öfkelendiğinde korkunç olabileceği gibi merhamet ettiğinde de çok büyük bir merhamet gösterebilir. Bu sebeple insan Hak Teâlâ’nın cemâl ve celâlinin mazharıdır.

Lâricanî: Ne güzel. Buradaki örneklere uygun biçimde, tenzihî ve teşbihî sıfatları birlikte taşıyan bir mazhar söz konusu. İnsan-ı kâmil için de “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir” (Şûrâ 42:11) âyetinin işaret ettiği tenzih ve sıfat dengesi örnek alınabilir.

Dinanî: Evet, insan-ı kâmilde de cemâl ve celâl sıfatlarının mazhar oluşu birlikte düşünülür. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ 42:11). İnsan-ı kâmilin de kendi mertebesinde eşi ve benzeri yoktur. Bu yüzden bizim Peygamberimizin gölgesinin bulunmayışı da O’nun zıllullah oluşuyla ilişkilendirilir: Kendisi Hak’ın gölgesi olduğundan ayrıca bir gölgeye ihtiyaç yoktur, denmiştir.

Lâricanî: Çok tatlı bir sohbet oldu. Hacı’nın bu kelimeleri böylesine düzenli biçimde yan yana getirmesi gerçekten hikmetli bir mimarî gibi. Çok istifade ettik.

Yine gel, daralmış gönlüme can yoldaşı ol;

Bu yanmışın gizli sırlarına mahrem ol.

Gönlüne kederden bir toz konmasın diye,

Ey gözyaşı seli, mektubun ardından akıp git.

Bir sonraki buluşmaya kadar, değerli üstadımızla birlikte bütün siz kıymetli seyircilerimize veda ediyoruz. Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

 

Kaynak: https://philosophyar.net/marefat/18-september-2015/

 

                                                   

Çeviri: Medya Şafak