Hassan Ansari’den notlar (6): İbâdîyye mirası İslâm ve Şiilik araştırmaları için ne ifade ediyor?

Hassan Ansari’den notlar (6): İbâdîyye mirası İslâm ve Şiilik araştırmaları için ne ifade ediyor?
Birinci ve ikinci yüzyıllardan günümüze ulaşan İbâdî mirası sadece Şîa araştırmalarının işine yaramaz. Bu metinler çok sayıda Kur'ân âyeti, hadis ve nebevî fıkıh/sünnet aktarımı içerir. İbâdî eserleri, tarihsel bağlamda revizyonistlerin (İslâm tarihini geç dönem bir kurgu olarak gören şarkiyatçı yaklaşımların) iddialarına diğer tüm literatürden daha sağlam bir ampirik yanıt sunar.

 

 

İslâmî fırka ve mezhepler arasında, erken dönem dinî miras ve eserlerini koruma hususunda belki de hiçbir ekol İbâdiyye (İbâzıyye) kadar şanslı olmamıştır. Hicrî birinci ve ikinci yüzyıllar göz önüne alındığında, bu yargı baskın ve egemen olan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat (veya onların selefleri) için bile geçerlidir. Bunun en temel sosyolojik nedenlerinden biri, İbâdiyye'nin nispeten sınırlı ve marjinal bir topluluk olması; doğrudan Emevî ve Abbâsî hilâfetlerinin kontrolü altındaki İslâm dünyasının ana merkezlerine kıyasla çeperde yer alması nedeniyle dinî ve ilmî yaşamını bağımsız bir şekilde sürdürebilmiş olmasıdır. Bunun elbette onların düşünsel gelişimleri üzerinde olumsuz etkileri de olmuştur. Gerçek şu ki Umman, Cebel-i Nefûse ve Mağrib İbâdîleri, asırlar boyunca daha çok kendi içlerine kapalı bir sosyo-kültürel ortamı tecrübe etmiş; merkezdeki İslâmî ilimler ve entelektüel gelişmelerden nispeten daha az etkilenmişlerdir.

 

Buna rağmen, en azından hicrî üçüncü yüzyılın başlarına kadar İbâdîlerin Kûfe, Basra ve Bağdat'taki varlıkları nedeniyle, bu bölgelerdeki fakih ve kelâmcıların düşüncelerinin İbâdî düşünürler üzerindeki etkisini günümüze ulaşan eserlerinde açıkça görebiliriz. Bu durum, özellikle kelâm alanındaki iki eser külliyatı yakın zamanda yayımlanan Abdullah b. Yezîd el-Fezârî'nin eserleri için daha çok geçerlidir. O, Hişâm b. Hakem'in çağdaşı ve aynı zamanda ticaret ortağıydı. Fezârî'nin eserleri; Mu‘tezile, Cehmiyye ve hatta Hişâm b. Hakem'in düşüncelerinin onun üzerindeki etkisini açıkça göstermektedir.

 

İbâdiyye, üçüncü yüzyıldan itibaren elbette diğer fıkıh, usul ve kelâm mekteplerinin etkisi altında farklı şekillerde kalmıştır. Örneğin, Ehl-i Sünnet'in bazı dinî literatürünü tanımaları yoluyla gerçekleşen bu etkileşimler ve tanışıklıklar yine de yüzyıllar boyunca sınırlı kalmıştır. Bu durum doğal olarak son dört beş yüzyılda değişmiş olup, İbâdîler arasında Ehl-i Sünnet eserlerini tanıma ve kullanma oranı gözle görülür biçimde artmıştır.

 

İbâdiyye, daha hicrî ilk yüzyıldan itibaren Kûfe, Basra ve Bağdat'taki dinî ve kelâmî tartışmalara katılıyordu. İbâdîlerin kendileri, çeşitli siyasi nedenler ve demografik dağılımlarının niteliği sebebiyle farklı kelâmî ve mezhebî alt gruplara bölünmüşlerdi. Tarih boyunca İbâdîlerin bir grubunun Mu‘tezilî olmayan, Cebriyye'ye yakın belirgin eğilimleri vardı. Ancak üçüncü yüzyıl ve sonrasında bir grup İbâdî açık bir Mu‘tezilî eğilime sahipken, İbâdîlerin geneli (Nükkâr kolu dâhil) Mu‘tezilî olmayan bir tenzih eğilimi gösteriyordu. Yani tevhid tartışmalarında Cehmiyye ve Mu‘tezile'nin teşbih karşıtı (anti-müşebbihe) düşüncelerinin yanında yer alıyor, ancak cebir ve ihtiyar (kader ve özgür irade) konusunda Mu‘tezile'nin tutumunu benimsemiyorlardı. Elbette onların eğilimi katı bir Cebriyye de değildi; Fezârî ve Nükkâr'ın düşüncelerinde Eş‘ariyye'deki "kesb" teorisine benzer bir eğilim görülebilir.


 

İman ve Küfür Merkezliliği

 

İbâdî eserlerini, ilk yüzyıllardaki Mu‘tezile, Mürcie, Şîa ve Sünnî mekteplerin temsilcilerinin eserlerinden ayıran en temel unsur, iman ve küfür meselesine verdikleri önem ve merkezîliktir. İman ve küfür konusunda, kendilerini "Şüpheciler" (Şükkâk) olarak adlandırdıkları Mürcie düşüncesine ve "Sünniyye" olarak hitap ettikleri Ehl-i Sünnet'e karşı çıkmışlardır. Düşüncelerinin temel prensipleri bu bağlamda bir yanda Mu‘tezile, diğer yanda Zeydiyye ile genel bir uyum içindeydi. Bununla birlikte İbâdiyye, diğer Hâricî mektepler ve gruplar gibi bu teolojik açmazla en çok meşgul olan kelâm mekteplerinden biriydi.

 

Nasıl ki imâmet, İmâmiyye mektebinin odak noktası ise; iman/küfür de İbâdî düşüncesinin merkez noktasıdır. Neyin imanın ölçütü olduğu ve neyin insanı anında iman noktasından küfre (İbâdîler için) veya şirke (Sufriyye gibi gruplar için) sürüklediği tartışması esastır. İman ve küfür karşısında Müslüman bir bireyin (İbâdîlerin kendileri için kullandıkları tabirle; zira onlar için iman İslâm'a eşittir) siyasi ve toplumsal konumunu velâyet, berâet (uzaklaşma/dışlama) ve vukuf (tarafsız kalma/duraklama) üçlemesi belirler. İbâdî kelâm ve inanç kitaplarının büyük çoğunluğunu yüzyıllar boyunca ve bugüne kadar bu üçlü kavramsal çerçeve oluşturmaktadır.


 

"Sîre" Literatürü ve Tarihsel Kurgu

 

İbâdiyye, hicrî birinci ve ikinci yüzyıllara ait birçok dinî ve mezhebî metninin korunmuş olması gibi büyük bir avantaja sahiptir. Sadece ikinci yüzyıldan değil, birinci yüzyıldan bile günümüze ulaşan eserler mevcuttur. Abdullah b. Yezîd el-Fezârî'nin eserleri bunun sadece bir örneğidir. Hicrî birinci yüzyılın ortalarında Abdullah b. İbâz'ın döneminden itibaren onlara ait bir literatüre sahibiz.

 

İbâdîlerin temel geleneklerinden biri, teolojik duruşlarını ilan eden bildirgeler sunmak amacıyla itikadî manifestolar kaleme almaktı. Bu metinlere "sîre" veya çoğuluyla "siyer" diyorlardı (Zeydiyye'nin de bu tür bir literatürü vardır ancak yapısal farklılıklar taşır). İbâdîler nezdinde bu sîreler, temelde yukarıda bahsedilen velâyet-berâet-vukuf tartışması çerçevesinde yazılıyordu. Böylece, "ümmet"in imanı/küfrü hususunda bir duruş bildirgesi niteliği taşıyordu. Onların sosyo-teolojik bakış açısına göre hakiki iman/İslâm "cemaati" sadece İbâdîlerdi ve ümmetin geri kalan bireyleri ve mektepleri bu halkanın dışındaydı.

 

Bu görüşü meşrulaştırmak için İbâdîler, sîrelerde ümmetin tarihini (bir "kurtuluş tarihi" / Heilsgeschichte anlatısı şeklinde) gözden geçirerek Hz. Peygamber'in siyerinden başlıyor, Hulefâ-yi Râşidîn döneminde "cemaat" içinde ihtilafın nasıl ortaya çıktığını kendi bakış açılarıyla açıklıyorlardı. Buradaki asıl amaç, diğer mekteplere karşı kendi politik ve teolojik tutumlarını savunmak için tarihe atıfta bulunmaktı. Bu "diğerleri" sadece Hâricî olmayanları kapsamıyordu; asıl çatışmaları Hâricîlerin diğer fırkalarıyla ve hatta İbâdî mektebinin kendi içindeki muhaliflerleydi. İslâm tarihi boyunca kendi dinî, mezhebî ve siyasi inançlarını meşrulaştırmak için muhtemelen hiçbir düşünce mektebi İbâdiyye kadar "tarihe" bu denli yoğun bir atıfta bulunmamıştır.

 

İbâdiyye'nin Osman dönemi, Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Ali'nin hilâfetinin bir kısmı, Cemel Vak‘ası ve hakeme başvurulana kadar Sıffîn Savaşı hakkındaki tarihsel okumaları Şîa'nın tutumuyla uyuştuğundan; birinci ve ikinci yüzyıllarda derlenen İbâdî sîre metinleri, Şîa'nın hilâfet hakkındaki tarihsel tezlerinin köklülüğünü belgelendirmek için kullanılabilecek en önemli bağımsız dokümanlardandır. Özellikle bu sîreler, tıpkı Şîa gibi Emevî hilâfetine karşı açıkça muhalif bir tutum sergilemektedir.


 

Revizyonist Tarih Yazımına Karşı İbâdî Mirası

 

Birinci ve ikinci yüzyıllardan günümüze ulaşan İbâdî mirası sadece Şîa araştırmalarının işine yaramaz. Bu metinler çok sayıda Kur'ân âyeti, hadis ve nebevî fıkıh/sünnet aktarımı içerir. İbâdî eserleri, tarihsel bağlamda revizyonistlerin (İslâm tarihini geç dönem bir kurgu olarak gören şarkiyatçı yaklaşımların) iddialarına diğer tüm literatürden daha sağlam bir ampirik yanıt sunar. İlk iki yüzyıldan kalan İbâdî eserlerindeki dinî dünya görüşü, daha sonra "İslâmî ortodoksi" (ana akım İslâm anlayışı) olarak adlandırılacak yapıyla genel hatlarıyla tam bir uyum içindedir.

 

Bir kısmı Emevî dönemine dayanan bu metinler; "Emevî ideolojisinin İslâmî düşüncenin biçimini ve içeriğini kurguladığı", "Kur'ân'ın nihaî halinin yahut nebevî hadis ve sünnetin büyük bölümünün ikinci yüzyılın sonları ile üçüncü yüzyılın başlarının bir ürünü olduğu" yönündeki revizyonist görüşlere tam anlamıyla meydan okumaktadır. Zira İbâdîlerin birinci yüzyılda Emevîlerle hiçbir sosyolojik veya politik bağı yoktu; bilakis, onların dinî ve siyasi düşüncelerinin tam karşısında yer alıyorlardı. Birinci yüzyıla ait İbâdî sîrelerinde yansıyan dinî düşünce ve inançların, Emevî ideolojisinin tahkim edilmesinin bir sonucu olduğu kesinlikle iddia edilemez.

 

Kur'ân ve hadis metinlerinin tarihlendirilmesi için de durum aynıdır. Bugün, hicrî ikinci yüzyıla ait İbâdî metinleri üzerinden nebevî hadislerin kayda değer bir bölümünü belgelendirebilir ve bunların soy kütüğünü ikinci yüzyılın ortalarına, hatta daha öncesine dayandırabiliriz. Dolayısıyla Kur'ân âyetleri ve hadis tarihi bağlamında, hicrî birinci ve ikinci yüzyılın ortalarından günümüze ulaşan İbâdî metinleri revizyonist tezleri çürütmek için eşsiz bir tarihsel kaynaktır.

 

Aynı durum fıkıh tarihi için de geçerlidir. Ebû Gānim el-Horasânî’nin el-Müdevvene'si başta olmak üzere ikinci yüzyılın sonlarına ait fıkıh derlemeleri (müdevvenât), İslâm fıkhının o dönemdeki gelişiminin; İmam Mâlik’in el-Muvatta’sı, Ca‘fer es-Sâdık’ın ve Ebû Yûsuf’un eserleriyle kıyaslanabilecek kadar net bir tablosunu yansıtır. İkinci yüzyılda İslâm dünyasının merkezindeki (Kûfe ve Bağdat) ilmî akımdan daha az etkilenmiş olan İbâdîler arasında böyle bir geleneğin varlığı, fıkıhtaki tüm bu farklı eğilimlerin hicrî birinci yüzyılda ortak bir kökene dayandığını göstermektedir. Ayrıca, İbâdî fıkhı Mekke fıkhından etkilendiği ve kökleri kısmen İbn Abbas'a dayandığı için; Mekke fıkhı ile benzerlikleri olan İbâdî fıkhı ve İmâmî fıkhı arasındaki ilişkileri incelemek sosyolojik bir zorunluluktur (Örneğin İbn Ebû Akīl el-Ummânî gerçekten Ummanlıysa, fıkhının İbâdî fıkhıyla ne ölçüde bağlantılı olabileceği araştırılmaya değerdir).

 

İbâdî fıkıh, hadis ve kelâm metinlerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'ten bazı diğer isimlerden aktarılan rivayetler bile yer almaktadır ki bunlar kendi bağlamında son derece dikkat çekicidir. İmâmiyye ve İbâdiyye, Hz. Ali'nin imâmeti konusunda tarihsel bir ihtilaf yaşamalarına rağmen; tenzih eğilimlerinin yanı sıra Kur'ân'ın yaratılmışlığı (halku'l-Kur'ân), cebir/ihtiyar gibi kelâmî konularda ve bir dizi fıkhî meselede sosyolojik bir etkileşimi andıran önemli benzerliklere sahiptirler. [Namazda ellerin bağlanmaması, Fatiha’dan sonra “amin” denmemesi, mest üzerine meshin caiz sayılmaması bu fıkhî benzerlikler arasında yer alır; Medya Şafak]


 

Literatürün Hacmi ve İzolasyonu

 

İlk iki yüzyıldan kalan metinlere ek olarak, bugün elimizde üçüncü ve dördüncü hicrî yüzyıllara ait devasa miktarda bir İbâdî metinleri külliyatı bulunmaktadır. Sünnî olmayan hiçbir İslâmî literatür bu hacimle kıyaslanamaz. Üçüncü yüzyıl ile beşinci/altıncı yüzyıllar arasına ait, ciltleri bazen yüze ulaşan kitaplar mevcuttur.

 

Bununla birlikte, tarihsel okumalarda iki husus gözden kaçırılmamalıdır:

 

  1. Bu kitaplar, merkezî fıkıh ve kelâm mekteplerinde eşzamanlı olarak gelişen tartışmaların derinliğini pek yansıtmazlar ve bu entelektüel değişimlerin uzağındadırlar.

 

  1. Bu eserlerin sosyo-kültürel açıdan kendi içlerine kapalı olmaları sebebiyle, fıkıh, kelâm ve hadis ansiklopedilerinin (müdevvenât) çoğunda içerik ve lafız tekrarı sıkça görülür.

 

Abdullah b. Yezîd el-Fezârî gibi merkezî havzalarda (Mu‘tezile ve Şîa ile) etkileşim içinde yetişmiş isimlerin eserleri sonraki İbâdî kelâmını etkilemiş olsa da; İbâdî kelâm metinleri genel olarak Mu‘tezile, Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye'nin sonradan yaşadığı büyük değişimleri yakalayamamıştır. Nitekim İbn Sînâ sonrası kelâm düşüncesine eklemlenen felsefî dil, ilk yedi asrın İbâdî metinlerinde neredeyse hiç görülmez.


 

Akademik Araştırmalar İçin Üç Temel Uyarı

 

Son olarak İbâdiyye'nin fıkıh, kelâm ve mezhep mirası üzerinde çalışacak araştırmacılar için şu üç metodolojik nokta vurgulanmalıdır:


 

  • Metinlerin Orijinalliği: Yeni araştırmalar genellikle birinci ve ikinci yüzyıllara ait İbâdî metinlerinin orijinalliğini kabul etse de; bu metinlerde (hacimleri küçük olsa da) tarihsel süreçte bazı tahrifat, değişiklik veya düzeltmelerin yapılmış olma ihtimali göz ardı edilmemelidir.

 

  • Erken Dönem Kaynak Aktarımı: Dördüncü ve altıncı yüzyıllar arasındaki İbâdî kitaplarının en büyük akademik değeri, el-Kindî'nin Beyânü'ş-Şer‘ ansiklopedisi gibi eserlerin, çok daha eski metinlerin eksiksiz aktarımlarını [“isnad-cum-matn” çerçevesinde] içermesidir. Bu sayede kayıp erken dönem sîrelerine ulaşmak mümkündür.

 

  • Modern Baskıların Güvenilirliği: Tahmin edilebilecek politik ve mezhebî nedenlerden ötürü, yirminci yüzyılda birçok İbâdî eserinin modern neşirlerinde ciddi sansürler ve editoryal müdahaleler uygulanmıştır. Akademik bir araştırmada bu matbu nüshalara her zaman ihtiyatla yaklaşılmalıdır.

 

(Salı, 4 Ekim 2022)

 

 

Prof. Dr. Hassan Farhang Ansari, İslam düşünce tarihi, felsefe, kelam (Mutezile, Zeydiyye, İmamiyye) ve İslam yazmaları alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Geleneksel medrese eğitiminde içtihat makamına ulaşmasının ardından Tahran Üniversitesi (1993) ve Lübnan Üniversitesi'nde (1997) lisans, Paris Sorbonne-EPHE'de (2009) doktora eğitimini tamamlamıştır. Kariyeri boyunca Tahran Büyük İslam Ansiklopedisi Merkezi (1989-2002) ve Berlin Hür Üniversitesi'nde (2005-2013) araştırmacı olarak görev yapan Ansari, 2013 yılından bu yana Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde (IAS) daimi üye ve misafir profesör olarak çalışmaktadır. Önemli eserleri arasında Studies in Medieval Islamic Intellectual Traditions (2017), L'imamat et l'Occultation selon l'imamisme ve eş editörlüğünü yaptığı Accusations of Unbelief in Islam: A Diachronic Perspective on Takfir bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Sabine Schmidtke ile birlikte "Zaydi Manuscript Tradition" projesini yürütmekte ve Brill tarafından yayımlanan Shii Studies Review dergisinin yönetici editörlüğünü üstlenmektedir.

 

 

Kaynak: https://ansari.kateban.com/post/5221

 

 

Medya Şafak