Hassan Ansari’den notlar (8): Hicri ikinci yüzyılın ortalarına ait değerli bir metne göre Hz. Fâtıma'nın (s.a.) şehadeti
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 17.09.2026
Bununla birlikte, yukarıdaki metni şu hususu belirtmek için alıntıladım: Eğer hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Fezârî gibi bir İbâdî kelamcı Şiilerin bu inancını eserinde aktarıyorsa, bu onun bu inancı Şiilerden bizzat duyduğu (nitekim kendisi Hişam b. Hakem'in çağdaşı ve çalışma arkadaşıydı) ve Şiilerin ikinci yüzyılın başlarında bu inanca zaten sahip olduğu anlamına gelir!
Bay Ardestani'nin uzmanlık dışı görüşüne reddiye
Hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Kûfe'nin (ve Bağdat'ın) önde gelen ve etkili İbâdî kelamcılarından Abdullah b. Yezid el-Fezârî'nin önemli eseri Kitâbu'r-Rudûd (Reddiyeler Kitabı) adlı çalışmasında, imametle bağlantılı meseleler hususunda Şiilerin inançlarına bir bölüm ayrılmıştır. Bu paragrafta yer alan bilgiler, Şiilerin ve onların çeşitli gruplarının bu konulardaki inançlarının eskiliğini (kıdemini) ve geçerliliğini kanıtlaması açısından büyük önem taşımakta olup, tarihi tartışmalar ve araştırmalar bağlamında oldukça dikkate değer belgelerden sayılmaktadır. İlginç olan şu ki; Fezârî'nin Kûfe'de Hişâm b. Hakem'in ticaret ortağı olduğunu, onu çok iyi tanıdığını ve onunla yakın bir ilişkisi bulunduğunu; daha sonra Bağdat'ta Bermekîlerin meclisinde de onunla iletişimini sürdürerek bu meclisteki münazaralara Hişâm, Dırâr b. Amr ve dönemin diğer kelamcılarıyla birlikte katıldığını biliyoruz.
Bize göre Fezârî'nin bu bölümde Şiilerin ve "Râfızî" tabiriyle andığı diğer bir grubun inançları hakkında aktardıkları, büyük ihtimalle bizzat Hişâm b. Hakem'den doğrudan duyduğu veya onun eserlerinden okuduğu inançlardır. Bu açıdan, bu bölümdeki bilgiler iki kat önem taşımaktadır. Yazılarımızın devamında Hişâm'ın Fezârî üzerindeki etkisi hakkında daha fazla duracak ve inşallah Fezârî'nin eserlerindeki çeşitli kelamî ve itikadî meseleleri detaylı bir içerik analiziyle sunacağız.
Bu bölümdeki ilginç noktalardan biri de, Fezârî'nin, imameti Şii bir bakış açısıyla ispatlama bağlamında "Kur'an'ın tahrifi" gibi bir inanca kesinlikle değinmemesidir. Bu da yine o dönemde Şiilerin Kur'an'ın tahrifine inandıkları yönünde bir algı ve şöhretlerinin olmadığını göstermektedir.
Burada onun bu bölümdeki ifadelerini aynen aktarıyoruz:
"Abdullah dedi ki: Sonra başkanlarına başka bir grup geldi ve dediler ki: 'Bir topluluğun kendisinden teberrî ettiği (uzaklaştığı), tekfir ettiği ve kendisiyle savaştığı Ali b. Ebû Tâlib hakkında ne diyorsun?' O da şöyle dedi: 'Onlardan sakının, zira onlar bid'at ehlidirler. Size anlatacaklarımı yazın. Bize rivayet edildiğine göre İslam'a giren ilk kişi Ali'ydi, Resûlullah (s.a.v.) ile en güzel ilişkiye sahip olan oydu. İslam'da ve müşriklerle cihatta Peygamber nezdinde kadri en yüce olan da oydu. Nitekim Peygamber (a.s.) ashabı arasında kardeşlik (muâhât) ilan etmiş, sonra da bizzat kendisi Ali ile kardeş olmuş ve ona şöyle demiştir: 'Senin bana olan konumun, Hârûn'un Mûsâ'ya olan konumu gibidir; şu var ki benden sonra peygamber yoktur.' Yine şöyle buyurmuştur: 'Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol; ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.'
Peygamber (a.s.), Ebû Bekir'i Berâe (Tevbe) Suresi'ni insanlara hac mevsiminde okuması ve her antlaşma sahibine antlaşmasının süresinin bittiğini bildirmesi için görevlendirmişti. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) nazil oldu ve ona: 'Bunu senin adına ancak senden olan bir kişi tebliğ edebilir' dedi. Peygamber (a.s.) sureyi Ali b. Ebû Tâlib'e verdi ve hac mevsimine onu gönderdi. Ve Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: 'Benim Kur'an'ın tenzili (indirilişi) üzerine savaştığım gibi, içinizden Kur'an'ın te'vili üzerine savaşacak biri vardır.' Bunun üzerine Ebû Bekir, Ömer ve Resûlullah'ın (s.a.v.) ashabı ayağa kalktı; her biri Resûlullah'tan (s.a.v.) sonra o savaşacak kişinin kendisi olmasını sevinçle umuyordu. O sırada Ali bir köşede ayakkabısını tamir ediyordu (hâsıfu'n-na'l). Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Bunu ayakkabıyı tamir eden kişi yapacaktır.' Yani Ali'yi kastetti.
Peygamber (a.s.) bir gün kendisi için pişirilmiş bir kuşu yemek isterken şöyle buyurdu: 'Allah'ım, yarattıkların arasında sana en sevimli olanını bana gönder ki bu kuştan benimle birlikte yesin.' Allah, Ali'yi getirdi. Peygamber (a.s.) onu görünce sevindi ve şöyle dedi: 'Allah'ım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol; onu yalnız bırakanı yalnız bırak, ona yardım edene yardım et.' Ve Ali'nin faziletleri hakkında bilinen buna benzer diğer hadisleri aktardı. Halk avamından bir grup bunu kabul etti, ona inandı, Ali'yi veli edindi (tevellî) ve ona muhalefet eden herkese karşı onunla birlikte savaştılar. Bunlar Şia, Mu'tezile ve ümmetin genelidir (âmme).
Şia'dan (diğer) bir grup ortaya çıktı ve Ali hakkında aşırıya kaçtılar (gulüvv ettiler). Nitekim râvîleri onlara şu rivayetleri de aktarmıştı: Peygamber (a.s.), 'Ali ümmetimdeki halifem ve benden sonraki vasimdir' demiş, onu insanlara imam tayin etmiş, vahiyle ilgili ümmetine öğretmediği bazı sırları ona vermiş, kendisinden sonra eşlerinin (ezvâc-ı tâhirât) durumunu onun eline bırakmış [Hz. Ali’ye, onları kendi adına boşama yetkisi vermiş, çev.], ikindi vaktini kaçırdığında güneşin battıktan sonra onun için geri döndürüldüğünü (reddü'ş-şems), onun insanların karşılaşacağı Dâbbetü'l-Arz olduğunu, Mûsâ'nın asası ve Süleyman'ın (a.s.) yüzüğünün onda bulunduğunu, onun ateşin/ve insanların bölüştürücüsü (Kâsimü'n-Nâr -Kâsimü'n-Nâs) olup ehlini paylaştırırken 'Bu benim, bu senin' diyeceğini; Ebû Bekir ve Ömer'in (Allah onlardan razı olsun) Resûlullah'ın (s.a.v.) kızı Fâtıma'yı ceninini (çocuğunu) düşürene kadar dövdüklerini (darp ettiklerini); Ali'nin biat etmekten geri kalması üzerine Ebû Bekir'in, Hâlid b. Velîd'e, kendisi selam verip namazdan çıktığında Ali'nin boynunu vurmasını emrettiğini, ancak Ebû Bekir'in teşehhütte otururken fikrini değiştirip selam vermeden önce 'Ey Hâlid, sana emrettiğimi yapma' dediğini... ve buna benzer, o aşırıya kaçanların doğrulayıp kabul ettikleri, onlarla din edindikleri ve Ali'nin önüne geçenleri tekfir ettikleri uydurma ve saptırıcı hadisleri aktarmışlardır.
Onlar, Ali'yi emir tayin etmedikleri için Peygamber'den (a.s.) sonra tüm ümmetin dinden çıktığını (mürted olduğunu), onun zulme ve kahra uğradığını iddia ettiler. Ebû Bekir, Ömer ve onların şahitlik ettiği gibi şahitlik etmeyenlerden teberrî ettiler (uzaklaştılar). İşte bunlar Allah'ın lanetlediği Râfızîlerdir; rivayetler ve kötü te'vil ile bu duruma düşmüşlerdir." (Kitâbu'r-Rudûd, Brill Baskısı, s. 9-10)
Yakın zamanda bir şahıs (Bay Ardestani) Selefî bir kanalla yaptığı mülakatta, Hz. Fâtıma Zehrâ'nın (s.a.) şehadet vakasının Şiilerin rivayet ettiği gibi olmadığını iddia etmiştir. Elbette bu şahsın kendisi de tarih alanında uzmanlığı olmadığını itiraf etmektedir. Ancak buna rağmen, temelsiz yorumlar ve anlamsız şahsî/keyfî görüşlerle bu olay hakkında şüphe uyandırmaya çalışmaktadır. Tabii ki ondan hicri ikinci yüzyıl eserlerine aşina olması veya örneğin Belâzürî'nin Tarih’i ile merhum Sipehr'in Nâsihu't-Tevârîh kitabı arasındaki farkı ve her birinin ilmî önemini ayırt edebilmesi beklenemez!
Bununla birlikte, yukarıdaki metni şu hususu belirtmek için alıntıladım: Eğer hicrî ikinci yüzyılın ortalarında Fezârî gibi bir İbâdî kelamcı Şiilerin bu inancını (Hz. Fâtıma'nın darp edilmesi ve çocuğunun düşmesi inancını) eserinde aktarıyorsa, bu onun bu inancı Şiilerden bizzat duyduğu (nitekim kendisi Hişam b. Hakem'in çağdaşı ve çalışma arkadaşıydı) ve Şiilerin ikinci yüzyılın başlarında bu inanca zaten sahip olduğu anlamına gelir! İkinci yüzyılın başlarındaki Şiiler, doğal olarak bu haberleri şurada burada ve kendi meclislerinde aktarıyorlardı. Hatta Zeyd b. Ali (a.s.) Emevîlere karşı kıyam ettiğinde, bir grubun ondan ilk iki halife hakkında kendi tutumunu açıklamasını istemesinin sebebi de bizzat buydu. Elbette Zeyd b. Ali, Kûfe'deki Emevî karşıtı kesimler arasında birlik sağlama yönündeki genel siyasetine aykırı bulduğu için kendi görüşünü açıklamamıştır.
Doğal olarak hicrî ikinci yüzyılın başlarında bu rivayetleri aktaranlar, onları kendi atalarından duymuşlardı. Yani bu inanç, hicri birinci yüzyılın ikinci yarısında Kûfe'deki farklı Şii kesimler arasında nakledilmekteydi; hem de henüz sahabenin genç tabakasından ve Sakîfe vakasında hazır bulunanlardan bazılarının hayatta olduğu bir dönemde! Bu rivayetler asılsız olup Şiiler tarafından uydurulmuş olsaydı, henüz hayatta olan o şahısların bunları kesin bir dille yalanlamak için yeterli motivasyon ve gerekçeleri zaten vardı.
Fezârî'nin bu aktarımı, çağdaşı Dırâr b. Amr'ın Kitâbu't-Tahrîş adlı eserinde de yer almaktadır. Dırâr, Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî öncesi dönemde, ikinci yüzyılın en önemli kelamcılarındandır ve pek çok Mu'tezilî ve hatta daha sonraları Eş'arî kelamcı onun bazı fikirlerinin etkisi altında kalmıştır.
Görüş bildirmenin ilk şartı, uzmanlık ve kaynaklara hâkimiyettir. Eğer gerekli ilmî birikiminiz yoksa lütfen ilmî meselelerde görüş bildirmeyiniz.
(24 Kasım 2025 Pazartesi)
Kaynak: https://ansari.kateban.com/post/5510
Prof. Dr. Hassan Farhang Ansari, İslam düşünce tarihi, felsefe, kelam (Mutezile, Zeydiyye, İmamiyye) ve İslam yazmaları alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Geleneksel medrese eğitiminde içtihat makamına ulaşmasının ardından Tahran Üniversitesi (1993) ve Lübnan Üniversitesi'nde (1997) lisans, Paris Sorbonne-EPHE'de (2009) doktora eğitimini tamamlamıştır. Kariyeri boyunca Tahran Büyük İslam Ansiklopedisi Merkezi (1989-2002) ve Berlin Hür Üniversitesi'nde (2005-2013) araştırmacı olarak görev yapan Ansari, 2013 yılından bu yana Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde (IAS) daimi üye ve misafir profesör olarak çalışmaktadır. Önemli eserleri arasında Studies in Medieval Islamic Intellectual Traditions (2017), L'imamat et l'Occultation selon l'imamisme ve eş editörlüğünü yaptığı Accusations of Unbelief in Islam: A Diachronic Perspective on Takfir bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Sabine Schmidtke ile birlikte "Zaydi Manuscript Tradition" projesini yürütmekte ve Brill tarafından yayımlanan Shii Studies Review dergisinin yönetici editörlüğünü üstlenmektedir.
Medya Şafak