ÖZEL: İran-Irak Savaşı Sırasında İsrail'in İran'a Destek Verdiği Efsanesi

ÖZEL: İran-Irak Savaşı Sırasında İsrail'in İran'a Destek Verdiği Efsanesi
İran'ın Saddam ile savaşı sırasında İsrail'den silah aldığı suçlamasının geçmişi onlarca yıl öncesine dayalıdır. Nitekim bu iddia, Batı medyasının ve Saddam'ın propaganda aygıtının, daha da önemlisi yeni iktidardan düşürülüp Fransa'ya yerleşen Beni Sadr'ın bu iddiayı yaymaya başladığı Ayetullah Humeyni dönemine kadar uzanmaktadır.

 

 

 

Abu Erfan Parsi

 

 

 

İddia

 

İran'ın Saddam ile savaşı sırasında İsrail'den silah aldığı suçlamasının geçmişi onlarca yıl öncesine dayalıdır. Nitekim bu iddia, Batı medyasının ve Saddam'ın propaganda aygıtının, daha da önemlisi yeni iktidardan düşürülüp Fransa'ya yerleşen Beni Sadr'ın bu iddiayı yaymaya başladığı Ayetullah Humeyni dönemine kadar uzanmaktadır. İlk yalanlama, haberleri düşman propagandası olarak reddeden ve bırakın silah satın almayı, İsrail'i "muhatap alınmaya bile layık görmediğini" ilan eden Humeyni'nin bizzat kendisinden gelmiştir. O dönemde görevli İranlı bir basın ataşesi konuyu daha da açık bir şekilde ifade etmiştir: "Şah'ın kurduğu cephanelikte o kadar çok silahımız var ki, İsrail silahlarına ihtiyacımız yok."

 

McFarlane Olayı (Irangate)

 

Reagan yönetiminin, Lübnan'da tutulan Batılı rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanını İran'a gönderdiği McFarlane olayı, anlaşmanın altyapısını hazırlamaya yardımcı olan ve Avrupa'da yaşayan İranlı silah tüccarı Menuçehr Kurbanifer (Manouchehr Ghorbanifar) aracılığıyla gerçekleşmişti.

 

Washington'un mantığı şu varsayıma dayanıyordu: İslam Devrimi'nin doğası ve İran halkının yanı sıra belirli Filistinli ve Lübnanlı gruplar arasındaki popülaritesi göz önüne alındığında, İranlı yetkililerle, Lübnanlı militan gruplar üzerindeki nüfuzlarını kullanarak Lübnan'da tutulan Amerikalı esirlerin serbest bırakılmasını sağlayacakları bir mutabakata varılabilirdi. Öte yandan İran'ın mantığı oldukça basitti. İran'ın müttefikleri düşman unsurlarını ele geçirmiş ve onları rehin tutuyordu; onların serbest bırakılmasını sağlayacak herhangi bir anlaşma, düşmanı, İran'ın bizzat kuşatma altındayken hem Doğu hem de Batı blokları tarafından desteklenen Saddam'a karşı yürüttüğü savaş için çaresizce ihtiyaç duyduğu silahları satmaya mecbur etmeliydi. Bu açıdan bakıldığında, zayıf tarafın daha güçlü bir gücü silah satmaya mecbur bırakması, Amerikalıların bölgedeki kendi vekilleriyle yaptıkları gibi silah karşılığında teslimiyet "müzakere etmekten" ziyade, anlaşmanın tam da yapısı itibarıyla anti-emperyalist bir nitelik taşıyordu.

 

Amerikan delegasyonunun İran'a girişi bile, istenmediklerini anlayan Amerikalılar için sorunlu oldu. Doğruluğunu okuyucuların takdirine bıraktığım, 2021 yılında yayınlanan İranlı bir kaynağa göre McFarlane, sahte bir isim ve sahte bir pasaportla seyahat eden İrlanda uçağındaki beş yolcudan biri olarak İran'a geldi. İrlanda uçağının seçilmesi muhtemelen bilinçli bir tercihti. İran'ın İrlanda direnişiyle olan sempatik ilişkisi göz önüne alındığında, böyle bir uçağın örneğin bir Sovyet veya İngiliz uçağına kıyasla tepki çekme olasılığı daha düşüktü. İranlılara, McFarlane'in yolcular arasında olduğu ve Beyaz Saray ulusal güvenlik danışmanı olduğu önceden bildirilmiş olsaydı, İran'ın politikası resmi olarak ABD ile ilişkileri engellediğinden ona vize vermezlerdi. Bu nedenle ülkeye sahte bir kimlikle girdi. Ancak havaalanında, yolcunun aslında İranlı yetkililerle müzakere etmek için gelen Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı McFarlane olduğu açıklandı. İranlı yetkililer itiraz etti ve hiçbir üst düzey yetkili onu kabul etmeye yanaşmadı. Sonuç olarak McFarlane, nihayet Savunma Bakanlığı'ndan bir temsilciyle görüşmeden önce iki ya da üç gün bekledi. Kendisine yapılan muameleden derin bir üzüntü duyan McFarlane'in, kürk satın almak için Sovyetler Birliği'ne gitmiş olsaydı Sayın Gorbaçov ile defalarca görüşmüş olacağını, oysa İran'da tek bir üst düzey yetkilinin bile kendisiyle görüşmeye yanaşmadığını söylediği bildirilmektedir.

 

İran devlet medyasında 2019 yılında yazılan bir makalede daha da ileri gidilerek, McFarlane İran'a iner inmez İranlı yetkililerin geliş amaçlarını belirlemek üzere havaalanındaki şahısları derhal gözaltına almaya karar verdiği iddia edildi. Uçak askeri bir üsse götürüldü ve yolcular burada gözaltına alındı. İranlı yetkililer ne yapacaklarını tartışırken üç buçuk saat boyunca orada kaldılar. Konu nihayetinde karar vermesi için İmam Humeyni'ye havale edildi. İmam Humeyni şu talimatı verdi: "Onlarla konuşmayın, mesajlarını almayın, sadece ne dediklerine ve İran'a ne amaçla geldiklerine bakın." Daha sonra bir otele nakledildiler ve burada Reagan'ın gönderdiği bir mesaj ile İranlı yetkililer için "hediyeler" getirdiklerini iddia ettiler. Eğer bu haber doğruysa, verilen tepki —gözaltı, şüphe ve üst düzeyde teması reddetme— İsrail'den silah arayan bir devletin davranışı sayılamaz. Bu daha ziyade, istenmeyen ve izinsiz bir girişimle karşılaşan bir devletin davranışıdır.

 

Anonim Piyasa İşlemlerine Karşı Devlet Düzeyinde Tedarik

 

Suçlamanın ilk kök saldığı ve hikâyenin önemli ölçüde karmaşıklaştığı yer burasıdır. İran'ın rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Amerikan silahları aldığı doğrudur; bu, dünyanın geri kalanı Saddam'ın arkasında dururken düşmanı silah zoruyla taviz vermeye zorlayan inkâr edilemez derecede anti-emperyalist bir manevradır. Bu silah alımlarını teyit eden bazı İran medya organları, Amerikan silahlarının transferini gerçekleştirmekten sorumlu satıcının Yahudi olabileceğini, ancak İranlı yetkililerin o dönemde onun geçmişinden görünüşe göre haberdar olmadığını bildirmiştir. Ancak bu raporlar, söz konusu kişinin Yahudi bir İsrail vatandaşı olduğunu iddia etmemektedir ki ben bu ihtimali makul buluyorum. Dolayısıyla, İran'ın belirli silahları Amerikan yönetimi adına hareket eden Yahudi tüccarlar aracılığıyla elde ettiğini varsaysak bile, bu yine de İran'ın İsrail silahları aldığı anlamına gelmeyecektir.


 

  • Birincisi, bu tüccarların Yahudi kimliği onları tek başına İsrailli yapmaz.

 

  • İkincisi, İranlılar Amerikan yönetimiyle müzakere ettiklerini anlıyorlardı ve onlara göre anlaşmanın özü de buydu. Bu nedenle dikkatlerini silahların kalitesi ve uygun fiyatlılığı ile Amerikalıların anlaşmayı yerine getirmedeki iyi niyetleri üzerinde yoğunlaştırdılar. Reagan yönetiminin temsilcisi olarak hareket eden kişilerin kimliklerine veya kişisel geçmişlerine özel bir önem atfetmediler.

 

  • Üçüncüsü, bu kişilerin başka ülkelerle veya istihbarat örgütleriyle olabilecek herhangi bir bağlantısı İran açısından tamamen konudan bağımsızdı ve işlem üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Tüccarlar Amerikan yönetiminin temsilcileri olarak hareket ediyorlardı ve İranlılar silahların Amerika Birleşik Devletleri üzerinden tedarik edildiğinin farkındaydı.

 

  • Dördüncüsü, eğer İranlılar tüccarlardan herhangi birinin başka bir yabancı hükümet veya istihbarat servisi, özellikle de İsrail adına hareket ettiğinden şüphelenmiş olsalardı, onlarla muhatap olmazlardı.

 

  • Son olarak, en uç varsayımsal senaryoda bile —tüccarların Amerikalı Yahudiler olduğunu ve silahların aslında İsrail'den gönderildiğini varsayarsak— İranlılar bunların İsrail menşeli olduğundan yine de haberdar olmayacaklardı. Onların bakış açısına göre bunlar, Amerikalı casusların serbest bırakılması karşılığında İran'ın Washington'u yapmaya zorladığı bir anlaşmanın parçası olarak ABD tarafından tedarik edilen Amerikan silahlarıydı.

 

Bu bağlamda suçlayıcılar, küresel silah pazarındaki Yahudi aracıların varlığı ile İsrail ve İran arasındaki devletten devlete transferi kasıtlı olarak birbirine karıştırmaktadır. Böyle bir transfer hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

 

Silah İddiasının Ötesinde

 

Bazıları İsrail'in İran'a silah sevkiyatı yaptığı suçlamasının da ötesine geçerek İsrail'in Saddam Hüseyin'e karşı İran'ı destekleyerek savaşa bile katıldığını iddia etmektedir. Bu iddia, o dönemin jeopolitik analiziyle —yani İran'ın Lübnan'daki İsrail karşıtı faaliyetleri, İran'ın 1979 sonrası devlet ideolojisi, bu devrimci devletin Filistinli hareketlerle ilişkisi ve en önemlisi de ABD'nin savaş sırasında Saddam Hüseyin'e verdiği açık, şeffaf ve kesin destekle— çürütülebilir.

 

İran devletinin ideolojisine gelince, İsrail'in ulusal güvenlik mimarisi, özellikle 1980'lerden bu yana, İslam Cumhuriyeti'nin varoluşsal bir tehdit oluşturduğu öncülü üzerine inşa edilmiştir. İslam Cumhuriyeti, Dini Lideri'nin İsrail'i ortadan kaldırılması gereken "kanserli bir tümör" olarak tanımladığı yeni kurulmuş bir devletti ve dış politika kurumları Siyonist rejimi ABD'den sonra yüzleşilmesi gereken en büyük düşman olarak görüyordu. Bu bağlamda, İsrail'in kendisini çevreleyen ülkeleri potansiyel güvenlik tehditleri olarak gördüğü düşünüldüğünde, İsrail'in hem İran'ın hem de Saddam'ın uzun süreli çatışmalar yoluyla birbirlerini tüketmelerini tercih etmiş olabileceği argümanını tartışmaya açık olmakla birlikte makul bulurum. Ancak İsrail'in "savaş sırasında İran'ı desteklediği" iddiası, İsrail'in kendi en temel güvenlik çıkarlarına karşı kasıtlı olarak hareket ettiğine inanmamızı gerektirmektedir.

 

Dahası, Saddam Hüseyin'in İran'ı işgal etme kararını teşvik eden ve kolaylaştıran başlıca gücün Amerika Birleşik Devletleri olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir; bu kararın alınmasında büyük ölçüde İran'ın ABD büyükelçiliğini ele geçirmesi, Amerikalı diplomatları esir alması ve Washington'un bu eylemleri fiili bir savaş ilanı olarak görmesi etkili olmuştur. Bu ilk lobicilik faaliyetlerinin ötesinde, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in vazgeçilmez hamileri olan büyük Avrupa devletleri, çatışma boyunca Irak'tan yana tavır almış, uydu istihbaratı ve silah tedarikinden diplomatik ve ekonomik önlemlere kadar neredeyse mevcut her türlü araçla Saddam'ı desteklemişlerdir. Bu destek, Irak'ın terörü destekleyen devletler listesinden çıkarılmasını ve Irak’a tarımsal krediler sağlanmasını da içeriyordu. Washington'un Saddam lehine müdahale etmesinin ardından İran ve ABD'nin Körfez'de doğrudan çatıştığını ve her iki tarafın da kayıplar verdiğini unutmamak da önemlidir. Sonuç olarak, İsrail'in Amerikan politikasını atlatarak İran'ı bağımsız olarak silahlandırması —Amerika Birleşik Devletleri'nin kendisinin baskı altında silah sağlamaya mecbur bırakılması yerine— İsrail'in güvenliğini garanti altına alan ittifakın bizzat kendisini zedeleme riski taşıyacaktı.

 

Hepsinden önemlisi, İran'ın İsrail'e yönelik düşmanlığı İslam Cumhuriyeti'nin ilk günlerinden itibaren belirgindi. Devrimin bu konudaki ilk ve en belirgin adımlarından biri Şubat 1979'da yeni kurulan devrimci hükümetin İran'ın İsrail'le ilişkilerini kesmesi, Tahran'daki eski İsrail rejimi temsilciliğini devralması ve binayı Filistin Kurtuluş Örgütü'ne devretmesiyle atıldı; örgüt daha sonra ilk Filistin diplomatik misyonunu burada kurdu. Yaser Arafat bu vesileyle bizzat Tahran'ı ziyaret ederek devrimi açıkça selamladı ve İran'ın Filistin davasına destek vereceğine dair söz aldı. Dahası 1982 yılına gelindiğinde İran ve Devrim Muhafızları personeli, İsrail güçlerine karşı savaşan çeşitli Filistinli ve Şii güçleri silahlandırmak, finanse etmek ve desteklemek de dâhil olmak üzere, İsrail işgaline karşı Lübnan İç Savaşı'na doğrudan müdahil olmuştu. Bir CIA belgesine göre (ki bunu Twitter'da da paylaştım), 1982'deki İsrail işgali sırasında Lübnan'da yaklaşık 2.000 İran personeli bulunuyordu ve 500'e yakın İranlı bizzat Beyrut'ta kuşatma altında FKÖ ile birlikte İsrail güçlerine karşı savaşıyordu. Sırf bu durum bile, İran'ın Filistin direnişine verdiği daha önceki destek bir yana bırakıldığında, yeni kurulan İslam Cumhuriyeti'ni İsrail için potansiyel olarak varoluşsal bir tehdit haline getirirdi. İran artık İsrail'in acil güvenliğini ve bölgesel konumunu etkileyen bir çatışmaya doğrudan müdahil olmuştu. İran'ın daha sonra Hizbullah'ın kurulmasındaki rolü, Amerikan ve İsrail güçlerinin Lübnan'ı işgali sırasında uğradıkları olağanüstü kayıplar —ve bu kayıpların birçoğunun doğrudan sorumlusu olarak İranlı aktörleri görmeleri— bu algıyı daha da güçlendirdi. Bu koşullar altında, devrimci devletin kendisine yönelik düşmanlığını ne kadar erken gösterdiği göz önüne alındığında, İran'ı desteklemek, bırakın bağımsız olarak silah tedarik etmeyi, İsrail için intihar olurdu.

 

 

 

Kaynak: https://aep1979.substack.com/p/the-myth-of-israeli-support-for-iran?r=796s6l&utm_campaign=post&utm_medium=web

 

 

Çeviri: Medya Şafak