ÖZEL: Dr. Zerşinas: Devrim’in En Büyük Hatası Liberallerin İktidara Gelmesiydi
- Medyasafak.net
- RÖPORTAJ
- 08.11.2026
İslami Kültür ve Düşünce Araştırma Enstitüsü öğretim üyesi, İslam Devrimi'nin bugüne dek herhangi bir revizyonizme uğramadığını vurgulayarak, "En büyük hatalarımızdan biri, neoliberallerin ülkenin kültürel ve ekonomik sahasına tahakküm etmelerine müsaade etmemizdi" değerlendirmesinde bulundu.
2 Mart 2019
İslami Kültür ve Düşünce Araştırma Enstitüsü öğretim üyesi, İslam Devrimi'nin bugüne dek herhangi bir revizyonizme uğramadığını vurgulayarak, "En büyük hatalarımızdan biri, neoliberallerin ülkenin kültürel ve ekonomik sahasına tahakküm etmelerine müsaade etmemizdi" değerlendirmesinde bulundu.
Quds Online Siyasi Servisi — Mekân büyük bir kütüphane, zaman ise İslam Devrimi Lideri'nin İkinci Adım Bildirisi’nin yayımlanmasından yalnızca birkaç gün sonrası... Devrim mefhumunu tanıyan, tarih ve felsefeye hâkim, teorik bir metnin derinliklerindeki anlamı çıkarıp bunu tarihi ve nesnel örneklerle yorumlayabilen bir isimle bu bildiri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisi, söz konusu metnin sadeliğine rağmen son derece derin, tutarlı ve akıcı olduğunu; çok boyutlu bir mahiyet taşıdığını vurguluyor.
Şehriyar Zerşinas'ı iyi tanıyan birine, İslami Kültür ve Düşünce Araştırma Enstitüsü'nün bu değerli öğretim üyesiyle nerede röportaj yapılabileceğini sorsanız, hiç düşünmeden bir kütüphaneyi işaret eder. Nitekim buluşmamız, Merkez Kitap Şehri'nin bir köşesinde, görünüşe göre onun her zamanki uğrak yeri olan farklı bir kafede gerçekleşti. Röportaj için üzeri kitaplarla dolu küçük bir masa seçildi ve sohbete başlandı.
Zerşinas, medeniyet inşa edicilik vizyonunu İkinci Adım Bildirisi’nin temel boyutlarından biri olarak değerlendiriyor ve İslam Devrimi'nin potansiyellerinden biri olan maneviyat gibi olgulara dikkat çekilmesini bu bildirinin en ayırt edici özelliklerinden sayıyor.
Bu araştırmacı ve yazara göre, İslam Devrimi'nin üç ana sloganı [Bağımsızlık, Özgürlük ve İslam Cumhuriyeti] da hayata geçirilmiş durumdadır; ancak o, bu üçlünün yanına “Adalet” başlığıyla dördüncü bir slogan daha ekliyor. Adalet şiarının diğerlerine kıyasla yeterincei gerçekleşemediğine inanan Zerşinas, bu durumun temel sorumlusu olarak kırk yıldır ülkenin ekonomik yapılarını idare eden neoliberal yöneticileri işaret ediyor.
Bazı reformist gazetelerin, Devrim Lideri'nin İkinci Adım Bildirisi’ndeki "İslam Devrimi, canlı ve irade sahibi bir fenomen olarak her zaman esnekliğe ve kendi hatalarını düzeltmeye hazırdır; ancak revizyona ve pasifliğe kapalıdır" cümlesine odaklanmasına değinen Zerşinas, İslam Devrimi'nin en büyük hatasının neoliberal yöneticilere alan açmak olduğunu savunuyor.
Çin, Fransa ve Rusya Devrimlerine atıfta bulunan Zerşinas, devrimin kırkıncı yılında kurucu ideallerde revizyona gitmenin bu üç devrimin ortak noktası olduğunu belirterek, İslam Devrimi'ni bu bağlamda diğerlerinden ayıran ontolojik farka dikkat çekiyor.
Neoliberal vizyonun sonuçlarının gün gibi ortada olduğunu ifade eden yazar şunları ekliyor: "Mevcut ekonomik durumumuz; Pride marka otomobilin fiyatı, dolar kuru, işsizlik oranları ve özellikle son iki dönemdeki beylerin yönetim tarzı her şeyi çok net açıklıyor. Neoliberal reçetenin işlevsizliğini kanıtlamak için bundan daha iyi bir mihenk taşı bulunamaz."
İslami Kültür ve Düşünce Araştırma Enstitüsü öğretim üyesi ve araştırmacı Şehriyar Zerşinas ile gerçekleştirilen 54 dakikalık detaylı söyleşinin öne çıkan satır başları şu şekildedir:
- İkinci Adım Bildirisi, Devrim'in tarihsel rolüne ve medeniyet inşası boyutuna özel bir vurgu yapmaktadır.
- İkinci Adım, sadeliğinin yanı sıra çok sayıda teorik katman barındırmaktadır.
- İran'ın bugünkü bağımsızlığı, sözde-modern dönemimizin tüm tarihi boyunca benzersizdir.
- Devrimden önce halk, burjuva özgürlüğünü değil, düşünce özgürlüğünü talep ediyordu.
- Ekonomik ve sosyal adalet, diğer sloganlara kıyasla daha düşük bir gerçekleşme oranına sahiptir.
- Teknokrat-bürokrat neoliberallerin sosyal adalete inancı olmamıştır ve bugün de yoktur.
- Fransız Devrimi'nden kırk yıl sonra Bourbon Hanedanı’nın iktidara dönüşü yaşanmıştır.
- Balzac'ın Sönmüş Hayaller adlı eseri, Fransız Devrimi'nin idealizmine karşı duyulan hayal kırıklığının bir tecessümüdür.
- Ekim Devrimi'nden kırk yıl sonra Kruşçev, revizyonizmin sembolü olmuştur.
- İslam Devrimi’nin revizyonizme sapmaması, İkinci Adım Bildirisi’nin dönüm noktasıdır.
- Çin Devrimi'nden kırk yıl sonra yönetici elitler arasında kurucu ideallerden eser kalmamıştır.
- İslam Devrimi, kırk yılın ardından hem iktidar yapısında hem de toplumsal tabanda başarılı olmuştur.
- Devrim yerleşik hale gelmeseydi, küresel kargaşalar ve işlevsizlik krizleri bizi altüst ederdi.
- İslam Devrimi şu anda tarihi bir dönemeçte medeniyet inşa edici hamlelerini gerçekleştirmenin peşindedir.
- Batı dünyasının çöküş krizi giderek derinleşmektedir.
- İkinci Adım'ın halk tarafından anlaşılabilir ve akıcı olması, onun teorik yönünü gizlemektedir.
- Neoliberal bir programa sahip olan bir yönetici, İkinci Adım Bildirisi’ni eylem planına dönüştüremez.
- İkinci Adım'ın stratejik metnini pratik programlara dönüştürecek planlamacılara ihtiyacımız var.
- Her devrimin gençleşmeye ihtiyacı vardır.
- İşlevsiz bir neoliberal yönetimin esiri durumundayız.
- Neoliberal akım, İran'da bir tür sözde-modern gericiliği temsil etmektedir.
- Devrim liderliğinin ana kadrosunda aristokrasiye dair hiçbir iz göremezsiniz.
- Devrim ile sözde-modernite arasında bir diyalektik içindeyiz.
- Devrim ne kadar zafer kazanırsa, sözde-modernite o kadar geriletilir.
- Mevcut ekonomik durum, rantiyer ve astronomik maaş alan yöneticilerin ekonomi üzerindeki tahakkümünün bir sonucudur.
- Neoliberal reçetenin başarısızlığı için otomobil fiyatından daha iyi bir mihenk taşı bulunamaz.
- Büyük zaferlerimiz, devrimci akımın liyakatli yönetiminin bir sonucudur.
- Devrimci akım, makro ekonomik ve sosyal süreçler için kesin bir reçete tasarlamamıştır.
- Milli medyanın topluma açık ve aydınlatıcı mesajlar iletmede kekemeliği vardır.
- Bu kırk yıl içinde yürütme erki hiçbir zaman tam anlamıyla devrimci güçlerin elinde olmamıştır.
- Mısır ve Meksika ne elçilik duvarına tırmandı ne de “Amerika'ya ölüm” dedi; peki onların günümüzdeki durumu nasıl?
- Gidişatı değiştirmek için yürütme erkinin 10 yıl boyunca devrimci güçlerin inisiyatifinde olmasına ihtiyacımız var.
- Düşmanın yoğun propaganda akımı, neoliberal reçetenin başarısızlığını devrimin hanesine yazmaktadır.
- Haşimi Rafsancani hükümeti, Pehlevi döneminin sözde-modern ekonomisini en kötü reçeteyle yeniden inşa etti.
- Devrim, Pehlevi'nin sözde-modern ekonomik modelini henüz dönüştürebilmiş değildir.
- Yöneticilerimiz bu kırk yıl boyunca ne devrimci bir ekonomik reçeteye ne de buna yönelik bir iradeye sahip olmuştur.
- İranlı neoliberaller, liberalizmi Thatcher ve Macron'dan daha mı iyi uygulamak istiyorlar?
- Fransa'daki toplumsal protestolar neoliberal politikalara yöneliktir.
- Macron, neoliberalizm iradesinin tecessümüdür.
- Neoliberalizmin yarattığı kriz, Trump'ın iktidara gelmesinin ardındaki nedenlerden biridir.
- Kontrolü neoliberallerin elinden almak, devrimci kanat için istisnai bir fırsattır.
- Neoliberal kanada karşı kaybettiğimiz alan, medya alanıdır.
- Toplumun kulağı, devrimci akımın sözlerini duymaya her zamankinden daha fazla hazırdır.
- Seçim sınavının sonucu, devrimci güçlerin yürütme erkinde yer almasına yol açmalıdır.
- Eğer yapıları değiştirirsek, eğilimler de bir ölçüde dönüşür.
- Liberallerin kültür ve ekonomi üzerindeki tahakkümü devrimin en büyük hatasıdır.
- Revizyonizme sapmamak, İslam Devrimi'ni Rus, Fransız ve Çin devrimlerinden ayıran ontolojik farktır.
SÖYLEŞİ BÖLÜMÜ
Fars Haber Ajansı: Devrimin zaferinden kırk yıl sonra, bazı yürütme organlarındaki işlevsizlik, sistemin bir çıkmaza sürüklendiği yönündeki iddiaların dile getirilmesine neden oldu. Böyle bir atmosferde Devrim Lideri, içinde tıkanıklık emareleri görülmediği gibi halkın önüne yepyeni ufuklar da açan bir bildiri yayımladı. Bu bildiriye nasıl bakmalı ve onu nasıl yorumlamalıyız? Sizce bu bildiri, eylemsizlikten kurtulmaları için yürütme organlarının önüne yeni yollar mı koyuyor yoksa başka bir amacı mı var?
Zerşinas: Kanaatimce Ayetullah Hamaney’in bu bildirisi birkaç bölümden oluşuyor ve bu bölümlerin her birine uygun bir kavrayış veya yaklaşım perspektifi geliştirilebilir.
Bir bölüm, bizzat İslam Devrimi’nin vuku buluşu ile felsefesine dair tutarlı, isabetli ve akıcı bir anlatı sunuyor. Bu anlatı, teorik bir derinliğe sahip olmakla birlikte oldukça insicamlı ve durudur; devrimin içinde gerçekleştiği atmosferin ve o ontolojik düzlemin tüm bileşenlerini açıkça ortaya koymaktadır. Bilhassa modernitenin sağ ve sol kutuplarının çıkmazına yapılan vurgu, tarihin manevi hikmeti açısından üzerinde durulmaya değerdir. Bu birinci bölüm; devrimin kendisi, varoluş felsefesi ve hedefleri hakkında tutarlı bir anlatı sunuyor.
Bildiride yer alan bir diğer bölüm ise devrimin medeniyet inşasına yönelik misyonuna ve tarihsel rolüne çekilen dikkattir. Biz genellikle İslam Devrimi hakkında konuşurken, monarşik rejime karşı siyasi ve mücadeleci yönünü, anti-despotik, anti-kolonyal ve anti-emperyalist karakterini fazla ön plana çıkarıyor ve devrimin tarihsel rolünü ve medeniyet inşasına dair ontolojik misyonunu görmezden geliyoruz.
Bana göre bu bildiri, işte bu meseleye özel bir vurgu yapmaktadır ve devrimin kat ettiği mesafeyle uyumlu olarak, ikinci kırk yılda bu medeniyet inşası yönü çok daha belirgin hale gelecektir. Yani, devrimin zati misyonunun bir parçası olan medeniyet kurucu hareket güzergâhına giriyoruz.
Bu bildirinin üçüncü bölümü, devrimin potansiyellerine gösterdiği teveccühtür. Devrim büyük kapasiteleri serbest bırakmıştır ve halen içinde büyük potansiyeller barındırmaktadır; ancak bunlar henüz fiiliyata geçememiştir. Bunun yegâne sebebi ise bürokrat-teknokrat bir yönetimin, neoliberal reçetelerle ülkenin bazı icra makamlarına tahakküm ederek devrimin kendi potansiyellerinin bir kısmını eyleme dönüştürmesine engel olmasıdır. Bu bildiri söz konusu potansiyellere de yaslanmaktadır.
Bildiride görülebilecek bir diğer boyut ise sorunları tanımlama ve bu sorunlara çözüm sunabilmektir. Yani İnkılap Rehberi, üzerinde durmamız gereken bir mesele olarak adalet olgusunu açıkça ifade etmiş ve bunun temel parametrelerini belirlemiştir; örneğin bizim servet edinmeye karşı olmadığımızı, bilakis servetin adil bir şekilde yeniden dağıtımının peşinde olduğumuzu belirtmiştir. Ayrıca şu anki neoliberal yaşam tarzıyla zayıflamakta olan devrimin güçlendirici potansiyellerinden biri olarak maneviyata yaslanmıştır.
- “İkinci Adım”, Sadeliğinin İçinde Çok Sayıda Teorik Katman Barındırmaktadır
Dolayısıyla bildirinin, sorunları teşhis etme ve çözüm üretme mahiyetinde bir başka bölümü daha vardır. Yani bildiri, çözülemeyecek bir sorunumuzun olmadığını, bu ekonomik problemlerin hallinin mümkün olduğunu vurgulamakta ve çözüm yollarının ana hatlarını göstermektedir. Bu da İkinci Adım Bildirisi’nin diğer özelliklerinden biridir.
İkinci Adım; sadeliği, akıcı dili ve genel anlaşılırlığıyla birlikte, hem dönemsel bir gidişat raporu olarak okunabilecek hem de devrimin varoluş felsefesi üzerine bir analiz olarak değerlendirilebilecek çok sayıda teorik katmana sahip kapsamlı bir manifestodur. Aynı zamanda devrimin önündeki potansiyellere, yeteneklere ve imkânlara ilişkin bir analiz niteliğindedir; sorunlara ve bu sorunların nasıl aşılacağına dair stratejik bir belgedir.
- İran’ın Bugünkü Bağımsızlığı, Sözde-Modern Dönemimizin Tüm Tarihi Boyunca Benzersizdir
Fars Haber Ajansı: Bu bildirinin başlığı İkinci Adım; bu başlığın bizzat kendisinin bir mesaj taşıdığı ve bir adımı geride bıraktığımız, artık ikinci adımı atacağımız anlamına geldiği görülüyor. Hâlbuki birileri bizim henüz ilk adımı bile geçemediğimizi telkin ediyordu. Sizce bizim birinci adımda sahip olduğumuz ve Devrim Lideri'nin de bunlara dayanarak birinci adımın geçildiğini ilan ettiği o parlak noktalar nelerdir?
Zerşinas: Eğer İslam Devrimi'nin Bağımsızlık, Özgürlük, İslam Cumhuriyeti ve Adalet şeklindeki dört temel sloganı olduğunu göz önüne alırsak, devrimin üç ana sloganının eksiksiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bağımsızlık kesinlikle elde edilmiştir. İran’ın bugünkü bağımsızlığı, sözde-modern dönemimizin bütün bir tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. Son iki yüz yıllık tarihimize insaflı bir şekilde bakan herkes bunu görebilir. Hatta Kaçarlar döneminin başlangıcından bu yana bugün sahip olduğumuz bağımsızlığın bir eşi daha yoktur.
Bu bağımsızlığın, teorik bir derinliği ve özfarkındalıkla yoğrulmuş niteliksel bir boyutu var; bu açıdan bakarsak belki de tüm tarihimizde emsalsizdir. Yani eğer bağımsızlığın bir söylem formunu aldığını ve bugün bağımsızlık merkezli bir söyleme sahip olduğumuzu dikkate alırsak, bunun bütün tarihimiz boyunca benzersiz olduğunu teslim etmeliyiz. Zira geçmişte, toplumun zihniyetinde yer edebilecek bir ulus-devlet nizamı esasen mevcut değildi. Bugün biz, bir söylemle birlikte var olan, niteliksel, bilinçli ve şuurlu bir boyuta sahip gerçek bir bağımsızlığa sahibiz.
- Devrimden Önce Halk Burjuva Özgürlüğünü Değil, Düşünce Özgürlüğünü Talep Ediyordu
Gelelim özgürlüğe... İran toplumu 1977 ve 1978 yıllarında, devrimin tam kalbinde hangi atmosferde özgürlük sloganları atıyordu? Eğer İran toplumu, bugün iddia edildiği gibi bireysel, sosyal, liberal ve burjuva özgürlüklerinin peşinde olsaydı, bu özgürlükler zaten o günün İran'ında mevcuttu ve İran toplumunun özgürlük istemek için kurşunların önüne atılmasına hiç gerek yoktu.
Eğer özgürlük gerçekten insanların başörtüsü takmaması, kafelere veya kabarelere gitmesi demekse, bunlar devrimden önce de vardı. O halde İran toplumu, sahip olmadığını hissettiği ve namluların ucunda talep ettiği nasıl bir özgürlük istiyordu? İran toplumunun peşinde olduğu şey ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve siyasi özgürlüktü ve bugün İran buna sahiptir.
Yazılı ve kayıtlı tarihimizde; düşünce özgürlüğü akımının, fikir ve ifade hürriyetinin yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkide bugünkü İran'daki gibi kurumsallaştığı bir dönemin emsalini bulamazsınız. Öyle bir durum ki, bir gazetede, kamusal bir kürsüde ya da milyonlarca izleyicisi olan Radyo ve Televizyon Kurumu gibi bir medyada cumhurbaşkanını eleştirebilirsiniz ve başınıza hiçbir şey gelmez.
İran halkının arzuladığı özgürlük 79 Devrimi’nde gerçekleşmiştir. Elbette bugün, alkollü içki tüketimi ya da fuhuş özgürlüğü gibi burjuva tipi sivil ve liberal özgürlükler talep eden gruplar da var. Bazıları bunu gizliyor, bazıları ise açıkça biz bunu istiyoruz diyor. İran toplumu devrimden önce zaten bunların hepsine sahipti; sahip olmadığı şey ise ifade, düşünce ve kitap özgürlüğüydü.
- Ekonomik ve Sosyal Adalet, Diğer Sloganlara Kıyasla Daha Düşük Bir Gerçekleşme Oranına Sahiptir
Üçüncü boyut ise bizzat İslam Cumhuriyeti sloganıdır ki bu da gerçekleşmiştir. Bu dört temel sloganın dışında tartışılabilecek tek şey adalettir. Ekonomik ve sosyal adalet, diğer sloganlara kıyasla daha düşük bir gerçekleşme katsayısına sahiptir. Hiç gerçekleşmedi demiyorum, ancak katsayısı daha düşüktür ve bunun için de gerekçelerim var. Seksenli yıllarda, İran tarihinde emsali görülmemiş, planlı ve bilinçli bir toplumsal süreç olarak servetin yeniden dağıtımı ve sosyal hareketlilik yaşandı. Tarihte hükümetlerin el değiştirdiği veya tarihi dönüm noktalarının ortaya çıktığı ve bir tür sosyal hareketliliğin oluştuğu dönemler olmuştur; ancak bir hükümetin, bir dönüşüm süreci boyunca servetin bir tür yeniden dağıtımına dayalı bu değişimi planlı ve amaçlı bir şekilde gerçekleştirmesi, devrimden sonra yaşanmış bir olaydır.
- Teknokrat-Bürokrat Neoliberallerin Sosyal Adalete İnancı Olmamıştır ve Bugün de Yoktur
Ancak bu eğilim devam edemedi ve bunun nedeni de temelde sosyal adalete inanmayan teknokrat-bürokrat neoliberal yöneticilerin yürütme erkinin kademelerine ve diğer başka alanlarımıza hâkim olmalarıdır; belli dönemlerde yasama erkine de hâkim oldular. Diğer dönemlerde de her zaman nüfuzlu bir güç oldular. Ne yazık ki seksenlerden sonra yürütme erki çoğunlukla bunların elindeydi ve sosyal adaletin tam anlamıyla gerçekleşmesini engellediler.
İdealler alanında böyle bir aksaklığın yaşandığını söyleyebileceğimiz yegâne alan burasıdır. Diğer bir husus ise, devrimin çoşkun hareketini incelediğimizde; devrimimizin kırkıncı yılını, Rus Devrimi, Çin Devrimi ve Fransız Devrimi gibi dünyanın diğer büyük devrimlerinin kırkıncı yılıyla karşılaştırmamız gerektiğidir. Bakalım onlar kırkıncı yıllarında neredeydiler ve devrimin başlangıçtaki ülkü ve hedeflerinden ne kadar sapmışlardı?
- Fransız Devrimi’nden Kırk Yıl Sonra Bourbon Hanedanının İktidara Dönüşü
Fransız Devrimi’ne bir bakalım. Fransız Devrimi 1789’da gerçekleşti ve ana sloganı Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşliktir. Peki bu devrim kırk yıl sonra neredeydi? Fransız Devrimi'nin kırkıncı yılı 1829 veya 1830 yıllarına denk gelir. 1829 yılında, bizzat kendilerine karşı devrim yapılan Bourbon Hanedanı yeniden iktidara dönmüştür. Yani 1815'te Napolyon Waterloo Savaşı'nda yenilgiye uğrayınca Bourbon Hanedanı geri dönmüş ve Fransa tarihinde Restorasyon Dönemi başlamıştır. Yalnızca devrimin kazanımlarından biri olan cumhuriyet yıkılıp monarşi geri dönmekle kalmamış, Bourbon Hanedanı bizzat geri gelmiş ve devrimin serbest bıraktığı tüm potansiyeller sona ermiştir. Hatta Fransız Devrimi'nin tarihsel anlatısında birçok kişi bu devrimin süresinin yalnızca iki yıl olduğunu savunur. Tut ki Napolyon'u da devrimin kapasitelerinden saydınız, Napolyon'dan sonra o iş tamamen bitmiştir.
Yani Fransız Devrimi'nden kırk yıl sonra, bu devrim kendi sloganlarının rotasında ilerlememiştir; yönetici sınıfının ideolojik çizgisi devrimci idealizmden tamamen uzaklaşmış ve yalnızca uzaklaşmakla da kalmamış, artık o ideallerin oğlu olmaktan bile çıkmışlardır.
- Balzac’ın Sönmüş Hayaller Eseri, Fransız Devrimi’nin İdealizmine Karşı Duyulan Hayal Kırıklığının Tecessümüdür
Yönetici kadro, devrimin tam karşıtı olan ve devrimin bizzat kendisine karşı yapıldığı akımın eline geçmiştir! İşte Fransız Devrimi'nden kırk yıl sonraki durum budur. Her ne kadar bu devrimin uzun vadeli kalıcı etkiler bıraktığı tartışmasız olsa da; yönetici sınıf ve toplumsal taban şeklindeki iki değişkene baktığımızda, halk tabanının devrimden tamamen koptuğunu, artık bir bağlılık duymadığını ve devrime karşı bir hayal kırıklığı yaşadığını görürüz. Hatta sahada eyleme geçecek bir kitleleri bile kalmamıştır. Sadece halkın bir kısmının hayal kırıklığına uğradığını söylemiyorum, temelden adanmış ve inançlı bir toplumsal gövde kalmamıştır. Honoré de Balzac'ın yazdığı Sönmüş Hayaller romanında, Fransız Devrimi'nin idealizmi karşısında duyulan bu yenilgi ve hüsran hissinin açık tecessümünü görebilirsiniz.
- Ekim Devrimi’nden Kırk Yıl Sonra Kruşçev: Revizyonizmin Sembolü
Şimdi Rusya'daki Bolşevik Devrimi'ne bakalım. Bu devrim Ekim 1917'de gerçekleşti, peki kırk yıl sonra nereye varıldı? 1957 yılı Kruşçev'in iktidarda olduğu ve gücünün zirvesine ulaştığı zamandır. Kruşçev revizyonizmin müşahhas bir tecessümüdür ve Marksistlerin kendisi de onu böyle tanımlar. Aslında Marksist literatürde Kruşçev; devrimin tüm ideallerinde ve hedeflerinde revizyona gitmenin sembolüdür. Bolşevik devriminden kırk yıl sonra iktidar hiyerarşisinin tepe noktası ve yönetici elitler tamamen bir ideolojik inkâr yaşamış ve toplumsal tabanları da yok olmuştur.
- Devrimin Revizyonizme Sapmaması, İkinci Adım Bildirisi’nin Dönüm Noktasıdır
Toplumsal tabanı da işte bu haldedir. Yani elit tabakayla organik bir bağ içinde, saf ve hala devrime bağlı bir sosyal gövde kalmamıştır. Parti bürokratları tamamen iktidara hâkim olmuş, rejimin adı Sovyetler olarak kalmış ama fiiliyatta Kruşçev'in o beşli tezleriyle tamamen ideolojik tahribata uğramıştır. Ayetullah Hamaney'in İslam Devrimi hatalarını düzeltir ancak revizyona sapmaz şeklindeki vurgusu oldukça ilginçtir; bu bildiri içindeki bir dönüm noktasıdır ve çok büyük bir hakikati dile getiren son derece önemli bir nüanstır.
Bizim kırkıncı yılımızda ise, hem devrimci halk tabanında hem de gücün üst katmanlarında şevk, şuur, çaba, hareket, yetkinlik ve ihlas hâlâ mevcuttur. Ve bu, dünyadaki devrimlerin hiçbirinin kendi kırkıncı yıllarında sahip olamadığı bir özelliktir.
- Çin Devrimi’nden Kırk Yıl Sonra Yönetici Kadroda Kurucu İdeallerden Eser Kalmamıştır
Çin Devrimi'nin kırkıncı yılı da tıpkı Rus ve Fransız devrimlerinin kırkıncı yılı gibiydi. Çin Devrimi 1949'da gerçekleşti ve kırk yıl sonra, yönetici elitler ile iktidarın üst katmanlarında o asıl kurucu ideallerden eser kalmadı. Ana çekirdekle bağlantılı, saf ve sahada mücadele eden bir halk tabanı da mevcut değildi. 1989 yılı, Pekin'deki Tiananmen Meydanı olayının yaşandığı yıldır. 1976'daki Mao'nun ölümünden sonra parti bürokratlarının tamamen kontrolü ele geçirdiği yıldır. Ardından Hua Guofeng gelmiş, hemen sonrasında Deng Xiaoping iktidarı ele almıştır. Deng Xiaoping sadece ekonomi alanında neoliberal yaklaşımları hâkim kılmakla kalmamış, aynı zamanda Mao’nun düşüncelerinin revizyonist bir yorumunu sunmuş ve bu devrimin tüm ideolojik saflığını ortadan kaldırmıştır. Yani kırk yıl sonra Çin, Fransa ve Rusya devrimlerinin üçü de, devrimlerinin o ideolojik ve ülküsel saflığını tamamen kaybetmişlerdir. Kastettiğim şey toplumun bazı kesimleri buna inancını yitirdi demek değil; bizzat devrimin yönetici ana çekirdeğinin ortadan kalkmış olmasıdır.
- İslam Devrimi Kırk Yılın Ardından Hem İktidar Yapısında Hem de Toplumsal Tabanda Başarılı Olmuştur
Niteliği itibarıyla organik bir bağ kurabilecek bir toplumsal taban da ortadan kalkmıştır. Yani sadece halk nezdinde revizyonizme esir olunmamıştır, devrimin ilk ideallerine inanan saf bir çekirdeği iktidar yapısında da göremiyoruz. Ancak İslam Devrimi, kırk yılın ardından her ikisine de sahiptir. Yani hem iktidar yapısında hem de toplumsal gövdede başarılı olmuştur.
- Devrim Yerleşik Hale Gelmeseydi, İşlevsizlik Krizi ve Küresel Kargaşalar Bizi Altüst Ederdi
İmam Hamaney'in bağımsızlık vurgusunun nedeni, devrimin gerçekten de kurumsallaşıp yerleşik hale gelmiş olmasıdır. Şayet bu kurumsallaşma olmasaydı; şu an yaşadığımız son derece yetersiz ve felç edici neoliberal yönetim krizi gibi büyük buhranlar ve Trump ile küresel kargaşaların yarattığı uluslararası atmosfer, bizi tamamen altüst etmeye fazlasıyla yeterdi. Ama altüst etmiyorsa, bu bir istikrarın var olduğu anlamına gelir. Kırk yıl sonra İkinci Adım’dan söz edilmesinin sebebi, birinci adımın çok sağlam bir şekilde kurumsallaşmış olmasıdır. Şöyle ki devrimden kırk yıl sonra devrimin ideolojik ve idealist saflığı korunmuş, siyasi yapısının ana gövdesi o saf idealist kimliğini muhafaza etmiştir. Ayrıca, sayıları hiç de azımsanmayacak denli güçlü, niteliksel olarak oldukça yetkin, aktif ve dinamik bir devrimci halk tabanı, bu ihlasla, organik bir bağ içinde varlığını sürdürmektedir. Bunlar, o bahsettiğim istikrarın göstergeleridir.
- İslam Devrimi Şu Anda Tarihi Bir Dönemeçte Medeniyet İnşa Edici Hamlelerini Gerçekleştirmenin Peşindedir
Bu kurumsallaşma gerçekleşmiştir; ancak yürütme erkinin ekonomi alanındaki başarısızlık işaretleri o kadar artmış ve göze batar hale gelmiştir ki, devrimin diğer pek çok boyutunu göremiyoruz. Devrim Lideri'nin bu bildiriyi İkinci Adım olarak adlandırmasının nedeni kurumsallaşma, istikrar ve yerleşikleşmenin birçok yönüyle gerçekleşmiş olmasıdır ve şimdi İslam Devrimi, salt yerleşikleşmenin de ötesine geçerek, tarihi bir dönemeçte medeniyet inşa edici hamlelerini gerçekleştirmenin peşindedir. Biz tam anlamıyla tarihi bir dönemeçteyiz. Şayet bir on yılı daha mevcut güzergâhta atlatabilirsek; devrimin sosyal adalet, ekonominin adil dağılımı ve kültür alanında seküler-neoliberal yaşam tarzı ve kültürüyle mücadele gibi temel meselelerini çözebilir; yumuşak savaş akımlarını ve seküler-neoliberal yaşam tarzı destekçilerini geri püskürtebilirsek... Ve geniş çapta ekonomide sosyal adaleti ete kemiğe büründürürken, Direniş Ekonomisinin başlangıç noktası olduğu ekonomiyi güçlendirme adımını hayata geçirebilirsek; o zaman o tarihi dönemeci aşmış olduğumuzu söyleyebiliriz.
Önemli olan şudur: Siz tarihi dönemeci aştığınızda, küresel konjonktür, İran'ın kendi medeniyet inşası sürecini dünya ölçeğinde başlatabilmesi için hazır hale gelir. Zira, tam da İslam Devrimi'nin kendi potansiyellerini kuvveden fiile çıkardığı bu tarihi dönemeçte, küresel boyutta bir dizi trend yaşanmakta ve bu da tarihsel bir can çekişme halini beraberinde getirmektedir.
- Batı Dünyasının Çöküş Krizi Giderek Derinleşmektedir
Benim uzun zamandır Batı ve modern dünyanın çöküş krizi olarak adlandırdığım şey, bugün son noktasında olmasa bile giderek derinleşmektedir ve bu derinleştiği oranda, küresel sistemin omurgası dağılmaya doğru gitmektedir. Bu şirazenin yarın, bir yıl veya on yıl içinde tamamen dağılacağını söylemiyoruz, ancak bu sürecin içine girilmiştir. Küresel sistemin, hegemonik unsuru olan Amerika'nın gerilediği ve yerine ikame edilecek başka bir hegemonik gücün bulunmadığı bir yöne doğru gitmesi, küresel sistemde bir güç boşluğu yaratmakta ve bu durum, İran gibi bir gücün ortaya çıkması için gerekli atmosferi ve alanı açmaktadır; esasen bahsettiğimiz tarihi dönemeç tam da budur. Bir anlamda iç şartlar ile küresel konjonktürün etkileşimi, bizi tarih inşa edici istisnai bir konuma yerleştirmiştir ve işte bu bildiri de tam olarak bu hususa işaret etmektedir.
- İkinci Adım'ın Genel Anlaşılırlığı ve Akıcılığı, Onun Teorik Yönünü Gizlemektedir
Fars Haber Ajansı: Bildirinin teorik yönüne değindiniz. Kamuoyunda bu tür bildiri ve açıklamaların daha önce de yapıldığı şeklinde bir algı oluşabilir. Bu bildirinin teorik yönü ile icrai yönü arasındaki bağlantı nedir? Acaba bu bildirinin içinde icrai bir boyut tanımlanmış mıdır, yoksa onu tamamlayacak başka bir ilavenin yapılması gerekir mi?
Zerşinas: Öncelikle şunu belirteyim; bu bildirinin dili son derece akıcı ve genel kitlelerin anlayabileceği kadar sadedir. Ve işte tam da bu genel anlaşılırlığı ve sadeliği, onun teorik yönünü gizleyebilir. Ancak bildiriyi dikkatle okuduğunuzda; devrimin ortaya çıkış ve kalıcılık nedenlerine dair çok insicamlı bir analiz sunduğunu, fakat bunu yaparken de son derece anlaşılır bir dil ve kurgu kullandığını görürsünüz. Bu, bildirinin temel özelliklerinden biridir. Fakat şunun farkında olmalıyız ki; İkinci Adım bir bildiridir, bir uygulama planı değildir. Her bildiri veya stratejik talimatın eyleme dönüşebilmesi için operasyonel bir programa dönüştürülmesi şarttır. Kanaatimce Ayetullah Hamaney metninin bizzat içinde bu hususa da işaret ediyor.
- Neoliberal Bir Programa Sahip Olan Bir Yönetici, İkinci Adım Bildirisi’ni Eylem Planına Dönüştüremez
Fars Haber Ajansı: Evet; bildiride bu hususa “Yol Haritası” başlığı altında atıfta bulunulmuştur.
Zerşinas: Evet; bildiriler ve manifestolar size genel hatları sunar ve bunlar genellikle üç veya dört parametreye sahiptir. Bir parametre, bulunduğunuz noktaya hangi nedenlerle ulaşıldığını izah eder; bir diğeri, mevcut durumun sahip olduğu potansiyelleri, koşulları ve o duruma ait meseleleri açıklar ki bu parametre hem imkânları hem de sorunları şerh eder. Sonraki aşamada gelecek vizyonları tanımlanır ve en sonunda çözüm yollarına değinilir. Bu bildiri tüm bu nüansları içermektedir; ancak bunun pratiğe geçirilmesi, bildirinin tüm maddelerinin tek tek operasyonel programlara dönüştürülmesini zorunlu kılar. Ne var ki, bu bildirinin eylem planlarına dönüşmesi, ancak kendi kafalarında başka bir reçetesi ve programı olmayan yöneticilerin işbaşına gelmesiyle mümkün olabilir. Neoliberal reçeteleri ve programları kabullenen bir yöneticinin bu bildiriyi bir eylem planına dönüştürmesi imkânsızdır.
- İkinci Adım’ın Stratejik Metnini Pratik Programlara Dönüştürecek Planlamacılara İhtiyacımız Var
Tabii ki yöneticinin görevi metni eylem planına dönüştürmek değildir; bizim asıl, bu stratejik metni operasyonel programlara tahvil edecek stratejistlere ve planlamacılara ihtiyacımız var. Bunlar daha ziyade makro düzeydeki politika üretme işleridir ve bu bildirinin bir yönü de zaten makro politika inşasıdır. Bizim bu makro politikaları operasyonel programlara dönüştürmemiz elzemdir. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, söz konusu programı sahada uygulayacak iradeyi gösterecek bir yönetici profiline ihtiyacımız olacak. İşte burada eksik bir halkamız var; zira bu bildiri bir programa dönüşse dahi, mevcut yöneticilerin bunu kabul edip etmeyeceği meçhuldür; çünkü onlar meselelere neoliberal söylemin veya ideolojinin penceresinden bakıyorlar. Bazıları bu bildirinin yönelimlerini bütünüyle ütopik ve gerçekdışı bulabilir, zira bu bildiriyi kavrayacak ontolojik düzlemden uzaklar.
Her düşünce ilk başta genel düzeyde ortaya atılır, daha sonra aşama tafsil-ayrıntı aşamasına geçmelidir. Bu, bünyesinde teorik veçheler barındıran stratejik bir makro-bildiri, bir tür manifestodur. Bu bildirinin eylem planlarına dönüştürülüp detaylandırılması, çeşitli alanlarda icmalden tafsile inmesi elzemdir. Teorik tartışmalar düzleminde icmalden tafsile döküldükten sonra ancak yavaş yavaş sahada operasyonel bir programa evrilebilir. Bu, salt bir devlet belgesinin ötesindedir; içinde hem kurucu sloganları, hem mevcut durumun gerçekçi bir analizini, hem de geleceğe dair bir vizyonu barındırdığı gibi; günümüzün potansiyel ve sorunlarını teşhis etme yetisine de sahiptir. Ayrıca, devrimin medeniyet inşası gibi makro stratejileri hakkında bir dizi teorik boyutu da içinde taşımaktadır.
Fars Haber Ajansı: Görünüşe göre bu bildirinin özünü devrimcilik ruhu oluşturuyor ve gençleşme olgusu bile bu ruhun altında tanımlanıyor. Peki devrimcilik ruhuna yönelik bu kadar şiddetli saldırıların yaşandığı bir dönemde, böylesi bir dezenformasyon ve saldırı fırtınasının içinden sıyrılıp, devrimci ruha dayalı bir sistem inşasına varacak ufukları nasıl görebiliriz? Zira İnkılap Rehberi’nin özel vurgu yaptığı bu gençleşme kavramı dahi tek başına çeşitli meydan okumalar içeriyor.
Zerşinas: Bu meselenin birkaç farklı yönü var. İnkılap Rehberi’nin beyanının bir yönü; devrimciliğe ve ülkedeki gençlik enerjisinin harekete geçirilmesine yönelik bir tür davettir. Dolayısıyla, Ayetullah Hamaney’in doğrudan hitabı, bu bildirinin asli muhatabı olan gençlik grubuna yöneliktir. Meselenin bir diğer boyutu ise ülkede yaşanması gereken bazı zaruri gelişmelerdir: Neoliberal yöneticilerin katılaşmış, donuk, işlevsiz ve tamamen liyakatsiz bürokratik-teknokratik kliği kenara itilmeli ve genç güçlerin önü açılmalıdır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus şudur: Genç kadrolardan veya devrimci yönetim anlayışından söz ettiğimizde, kastımız istisnasız sokaktaki her bir gencin makam ve mevkilere oturtulması değildir. Gençler de kendi içlerinde bir liyakat ve nitelik derecelendirmesine tabidir. İçlerinde, potansiyelleri fiiliyata daha yakın olan ve entelektüel tabakaya mensup gençler var. İşte devrimci gençlik neslinin temsilcileri olarak yönetim mevkilerini devralması gerekenler onlardır. Ülkenin devrimci yönetim mekanizmasında bir tür gençleşmeye şiddetle ihtiyacımız var ve bu inkâr edilemez bir gerçekliktir. İslam Devrimi'nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu kan değişimi yaşanmalıdır; fakat bu değişim, sokağın köşesinde duran sıradan bir gencin öylesine bir iktidar koltuğuna oturtulması anlamına gelmez. Kastedilen, meselenin idrakine, yeteneğine ve siyasi basirete sahip devrimci seçkin gençliktir.
- Her Devrimin Gençleşmeye İhtiyacı Vardır
Dolayısıyla Devrim Lideri, bu meseleyi toplumun genel kültür alanında gündeme taşıyarak esaslı bir yolu açmış oluyor. Yani bir nevi yeni bir ufuk açarak zihinlerdeki engelleri yıkıyor; ancak bunun operasyonel düzleme geçmesi için büyük bir çabaya ve çalışmaya ihtiyaç var. Yapılacak reformların büyük bir kısmı, toplumun bu fikre inanmasına ve bunun bir toplumsal talebe dönüşmesine bağlıdır; zira elitlerin yönetim kademelerindeki bu rotasyonu, halkın bu talep etme ve hesap sorma süreci içinde gerçekleşecektir. İşte bu aşamada, devrimci genç seçkinler tedrici olarak eski yöneticilerin yerini alır. Unutulmamalıdır ki, dünyadaki her devrimin bu gençleşme olgusuna ihtiyacı vardır.
Kanaatimce Ayetullah Hamaney, bizzat gerçekleştirdiği bazı atamalarla bu süreci zaten başlatmış bulunuyor. Son dönemde art arda kurumlara devrimci genç nesilden yöneticiler atadığını görüyoruz. Bu sürecin mutlaka devam edeceğine inanıyorum. Bunun da ötesinde, O, kamuoyunun zihnindeki o tabuyu yıkmış ve gençleşmeyi, genel toplumsal atmosferde olumlu, övgüye değer ve saygın bir olgu olarak gündeme taşımıştır. Bu durum toplum nezdinde zamanla güçlü bir talebe evrilecek, bu talep kendi mekanizmalarını inşa edecek ve iktidarın el değiştirmesi sürecini beraberinde getirecektir. Bütün bunlar şu an için henüz potansiyel aşamadadır ve yavaş yavaş uygulama safhasına geçilmelidir.
- İşlevsiz ve Başarısız Bir Neoliberal Yönetimin Esiri Durumundayız
Fars Haber Ajansı: Ve bu sürecin tamamlanması için muhtemelen bir kırk yıla daha ihtiyacımız var.
Zerşinas: Bu süreci kesin bir şekilde kırk yıl veya otuz yıl olarak sınırlandıramayız. Ancak bu süreç, önümüzdeki müteakip yıllar boyunca atılması gereken sağlam bir adımdır. Dikkatle okuduğunuzda, Hamaney'in hitabının bir bölümünün tamamen geleceğe dönük olduğunu görürsünüz. Gençlere, bu kurucu ideallerin birçoğunun gelecekte mutlaka gerçekleşeceğinden emin olmalarını ve bugün sadece bahsini ettiğimiz şeyleri gelecekte kendi gözleriyle göreceklerini söylüyor. Bu uzun soluklu bir süreçtir ve bugünden yarına tamamlanacak bir olgu değildir. Biz bugün ne yazık ki son derece başarısız ve işlevsiz bir neoliberal yönetimin kıskacındayız; ancak bu durum kader değildir, yaklaşan başka bir seçimle bu prangadan kurtulmamız pekâlâ mümkündür.
Liyakatsiz ve işlevsiz yönetim ortadan kalktığında; genç yeteneklerin, sorun çözen yenilikçi genç zihinlerin ve yepyeni devrimci reçetelerin ortaya çıkıp boy verebileceği olağanüstü bir atmosfer oluşacaktır. Bu bile kendi başına tıkanmış yolları bir anda açıverecektir. Devrim Lideri, teorik düzeyde de olsa statükocu zihniyetin yıkılması vizyonunu kamuoyuna arz etmiştir. Bu değişim, bizim devrimci yürüyüşümüzün tarihsel bir zaruretidir ve mutlaka hayata geçirilmelidir.
Fars Haber Ajansı: Devrimin, iktidarın ana çekirdeğinde başlangıçtaki asli şiar ve sloganlarını muhafaza ettiğini ifade etmiştiniz.
Zerşinas: Evet, sadece şiar ve sloganlarını değil, bizzat kimliğini ve hüviyetini de.
Fars Haber Ajansı: Belki kamuoyunda, sistemin yetkilileri ve kadrolarının belli bir kesiminin sergilediği o özel lüks yaşam tarzı bu iddiaya karşıt bir örnek olarak öne sürülebilir. Nitekim 79 Devrimi’nin ilk yıllarında Şehit Recai gibi yöneticilerin yaşam biçimi bambaşkaydı; ancak bugün o sade yaşam tarzına sadık kalan kişileri bulmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Buna cevabınız nedir?
Zerşinas: Bana göre İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasal düzlemi içinde ve bizzat toplumun kamusal alanı içinde, yani hem ülkeyi yöneten iktidar yapısında hem de ülkenin genel kamusal atmosferinde, birbirine kökten zıt iki makro cenah mevcuttur. Bu cenahların her ikisi de toplum nezdinde fiilen mevcuttur, toplumsal tabana, kitleye ve güce sahiptirler; aynı şekilde, güç yapısının ve yönetici kadronun bizzat kalbinde de yer alırlar. Bu iki ana cenah, iki farklı yönelimi temsil eder; bunlardan biri, adalet arayışını ve bağımsızlık idealini temsil eden, devrimin başlangıcındaki kurucu ideallere ve asıl ruhuna sadık olan devrimci cenahtır. Ben bu ayrımı muhafazakâr ya da reformist gibi suni etiketlerle sınırlamıyorum, adını doğrudan devrimci cenah koyuyorum. Ve bu bağlamda bütün muhafazakârların ille de bu devrimci bloğa dâhil olduğu da doğru değildir.
- Neoliberal Akım, İran’da Bir Tür Sözde-Modern Gericiliği Temsil Etmektedir
Bunun karşısında yer alan diğer cenah ise geniş bir yelpaze oluşturur ve bu akımın temel teorik dayanağı ve sloganı neoliberalliktir; dolayısıyla yönelimleri de tamamen neoliberal paradigma çerçevesindedir. Bu akım bilerek veya bilmeyerek, İran'da bir nevi sözde-sahte-modern gericiliği temsil etmektedir. Şayet bu süreç tam anlamıyla egemenliğini kurarsa, İran'ı yapısal olarak 79 Devrimi öncesindeki duruma geri döndürecektir. İşte bu yüzden onlara açıkça gerici diyorum. Zira bu akım, sözde-modernite paradigmasını İran'da yeniden bütünüyle egemen kılmak istemektedir. Kabul etmek gerekir ki onların ideolojik anlatısı son otuz yıldır neoliberal karakterdedir; tam da bu nedenden ötürü ben bu hareketi “Neoliberal Sözde-Modern Gericilik” olarak isimlendiriyorum. Bu, ülkemizdeki bir diğer cenahtır.
- Devrim Liderliğinin Ana Kadrosunda Aristokrasiye Dair Hiçbir İz Göremezsiniz
Demin ifade ettiğim devrimin önder kadrosunun çekirdeği derken, asıl kastım bizzat Ayetullah Hamaney ile onun yol arkadaşları ve o yola yürekten bağlı olan gruptur. O asli devrimci çekirdekte aristokrasiye-eşrafçılığa dair bir zerre iz bulamazsınız; bilakis orada devrimci sade yaşama, ihlaslı idealizme, halkçı bir adalet arayışına, adeta Hz. Ali (a.s.) dönemi devlet yönetim standartlarına yaklaşan en dürüst ve en samimi bağlılığı müşahede edersiniz. Bu reddedilemez bir gerçekliktir. Benim eleştiri oklarımı yönelttiğim güruh bu ikinci neoliberal cenahtır; nitekim ülkenin bürokratik mekanizması büyük ölçüde bu cenahın elindedir. Parlamentoda oldukça etkindirler ve az çok Yargı Erki içerisinde de varlık göstermektedirler. Yürütme Erki ise zaten neredeyse tamamen onların kontrolündedir.
Siyasi gücün ana mekanizmasındaki bu sadakat ve bağlılıktan kastım, devrimci cenah olarak bilinen asli akımdır. Çin, Rusya ve Fransız devrimlerini örnek olarak verirken kastettiğim şey, oralarda devrim sonrasında bunun dahi kalmamış olmasıydı. Yani Fransa, Çin ve Rus devrimlerinde kırk yılın sonunda siyasi iktidarın ideolojik merkezinde ilk baştaki o saf devrimci ateşten ve içtenlikten eser kalmamıştır. Ancak İran İslam Cumhuriyeti'nde bu ruh hâlâ mevcuttur.
Fars Haber Ajansı: O ülkelerin liderleri dahi artık bu ideallerden, kurucu ilkelerden bahsetmez oldular.
Zerşinas: Evet, kesinlikle bahsetmiyorlar. Mesela Kruşçev'i örnek alalım. Kruşçev'in beş tezi vardır. Sovyetler'in başlangıçtaki “dünya devrimi” şiarı yerine “barışçıl bir arada yaşama” kavramını ortaya atmış; bizim esasen devrimci bir derdimiz yok diyerek kapitalist dünya ve Amerika ile barışçıl bir arada yaşama fikrini dikte etmiştir.
Rus devriminin alametifarikası olan proletarya vurgusunun karşısına, bütün halkın partisi sloganını çıkarmıştır. Proletarya devleti yerine bütün halkın devleti kavramını yerleştirmiştir. Özünde, kurucu sloganların tamamı yerle bir edilmiştir. Ben açıkça diyorum ki; bizdeki devrimin siyasi güç mekanizmasında, hala devrimci sade yaşamı benimseyen, devrimin başlangıçtaki kurucu hedeflerine ve ilkelerine sadık kalmış bir kanat mevcuttur. Bu kanat idealisttir, devrimcidir ve temel sloganlara sıkı sıkıya bağlıdır.
- Devrim İle Sözde-Modernite Arasındaki Bir Diyalektiğin İçindeyiz / Devrim Ne Kadar Zafer Kazanırsa, Sözde-Modernite de O Kadar Geri Püskürtülür
Fars Haber Ajansı: Peki bu devrimci kanat, böyle şiddetli bir kutuplaşmanın ve zıtlığın ortasında hiç etkilenmeden kalabilecek kadar güçlü müdür?
Zerşinas: Kesinlikle! Bu süregelen bir çatışma, bir tezattır. Devrimci akımın da kendine has bir toplumsal tabanı ve kemikleşmiş bir ideolojik kimliği var; belirli alanlarda da etkin bir potansiyele sahip, aynı şekilde karşı cenahta da bu kapasite mevcut. Bu iki cenahın zıtlığı toplumun her bir uzvunda ve İran İslam Cumhuriyeti'nin tüm siyasal arenasında açıkça hissediliyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi; bizler ülke olarak devrim ile sözde-modernite arasında süregiden şiddetli bir diyalektik içindeyiz. Devrim ne ölçüde muzaffer olursa, sözde-modernite de aynı ölçüde geriletilecektir; şayet sözde-modernite toplumsal alanda ilerleme kaydederse, bu ilerleme oranında devrim gerilemek zorunda kalacaktır. Devrim Lideri'nin 2016 veya 2017 yılı baharındaki o konuşmasını hatırlayın. Orada birbirine tamamen zıt iki farklı vizyondan bahsetmişti. Biz bu iki zıt yönelimi toplumun her hücresinde görüyoruz.
İçeride, adalete karşı tamamen kayıtsız olan ve adalet kavramını zerre umursamayan bir vizyon var. Öyle bir vizyon ki; bir bakanı kalkıp görev süresince tek bir ev dahi inşa etmemiş olmakla iftihar edebiliyor. Tren raydan çıkıp da onlarca insan can verdiğinde, bakanı kameralar karşısına geçip gülümseyerek Allah'a şükür hepsi sigortalıydı diyebilen bir vizyon! Veyahut kendi liyakat yoksunluğu yüzünden yolcu uçağı düştüğünde, halktan bir kuru özür dilemeyi dahi kendine ar bilen bir yönetim anlayışıdır bu! Bu; aristokrat ruhlu, rantiye, teknokrat-bürokrat, halka tepeden bakan ve halkın sorunlarına tamamen kayıtsız kalabilen neoliberal yöneticilerin vizyonudur.
Bunun karşısında ise devrimci ve idealist yöneticilerin sahip olduğu diğer vizyon var. Bu iki vizyonun her biri kendi bağlı olduğu cenahın bünyesinde devlet mekanizmalarına nüfuz etmiştir ve birbiriyle kıyasıya bir mücadele içindedir.
- Mevcut Ekonomik Durum, Rantiyer ve Astronomik Maaş Alan Neoliberal Yöneticilerin Ekonomi Üzerindeki Tahakkümünün Bir Sonucudur
Asıl mesele şudur; ekonomide ipler tamamen o neoliberal, teknokrat-bürokrat, rantiyer, aristokrat ve astronomik maaşlı yöneticilerin elindedir ve bugün ülkenin ekonomik durumu tam olarak bu tahakkümün sonucudur. Ancak, ilanihaye orada kalacak halleri yok; nasıl iktidara geldilerse, aynı şekilde onları kenara çekmek de mümkündür. Zira bunlar o mevkilere oy sandığı ile geldiler ve yine oy sandığı ile alaşağı edilebilirler. Mesele, toplumun asıl suçlunun kim olduğunu idrak etmesidir; çünkü bu zümre, arkalarına aldıkları güçlü medya desteğiyle toplumu ustalıkla manipüle etmekte ve olup bitenin anlaşılmasını engellemektedir. Şayet toplum, yanlış bir siyasal tercihin nasıl sonuçlar doğurabileceğini anlar ve bugünkü kötü ekonomik tablonun asla devrimci vizyonun veya idealizmin bir sonucu olmadığını, bilakis tam da uygulanan o neoliberal politikaların zehirli meyvesi olduğunu bütün çıplaklığıyla idrak edebilirse; işte o zaman o halka tepeden bakan, astronomik maaş alan, rantiye ve neoliberal yöneticiyi sandıkta kesinlikle silip atacaktır. Bunun için çok büyük bir mücadeleye de gerek yoktur; ona oy vermez, o yönetici ve temsil ettiği zümre yönetimden tasfiye olur ve devrimci yöneticiler gelerek o bozuk gidişatı bütünüyle değiştirir. Benim altını çizdiğim şey bu iki cenahın kıyasıya sürdürdüğü ontolojik çatışmadır.
- Neoliberal Reçetenin Ekonomik Başarısızlığı İçin Otomobil Fiyatından Daha İyi Bir Mihenk Taşı Bulunamaz
Fars Haber Ajansı: Ülkedeki bu iki ana akımın kamplaşmasına değindiniz; biri devrim söylemini temsil ederken, diğeri liberalizmin temsilcisi. Devrimin beşinci on yılına girerken, bu iki akımın performans ve söylemsel üstünlük açısından konumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zerşinas: Neoliberal cenahın ve o çarpık neoliberal kalkınma modelinin ne tür felaket sonuçlar doğurduğu güneş kadar açıktır. Ülkedeki bugünkü ekonomik vaziyetimiz, Kia Pride marka otomobilin geldiği fiyat, sürekli tırmanan dolar kuru, kronikleşen işsizlik oranları ve özellikle son iki hükümet döneminde beylerin sergilediği umursamaz yönetim anlayışı her şeyi gayet açık ortaya koymaktadır. Şahsen, neoliberal kalkınma reçetesinin ne kadar başarısız ve liyakatsiz olduğunu ispatlamak için bundan daha keskin ve isabetli bir mihenk taşı bulabileceğimizi sanmıyorum. Gerçi, ekonomi alanında neoliberal reçetenin 1989’dan bu yana uygulamaya konulduğuna inansam da, yavaş yavaş işlevsizliğini belli etmiş ve bu sistem kendi ürettiği krizleri ancak bugün gözler önüne sermiştir.
- Elde Ettiğimiz Büyük Zaferler, Devrimci Akımın Liyakatli Yönetiminin Bir Sonucudur
Diğer yandan, devrimci yönetim anlayışının işaretleri ve başarılı sonuçları da birçok alanda net olarak ortadadır. İslam Devrimi'nin sahip olduğu o stratejik derinlik ve İran'ın bölgesel çapta elde ettiği büyük zaferler, bu vizyonun eseridir. Bu stratejik zaferler basit birer şaka değildir. Amerika'nın o Büyük Ortadoğu Projesi'ni çıkmaza sokup hezimete uğratmanız lafta kolaydır belki ama sahada tahayyül bile edilemeyecek bir başarıydı. Lütfen İslam Devrimi öncesindeki atmosfere geri dönüp bir bakın; Arap milliyetçiliğinin ve Marksist grupların tüm o protesto hareketlerinin enerjisi sahaya inmiş ancak İsrail'den bir karış toprağı dahi geri almaya yetmemişti. Oysa Devrimci İslam’ın potansiyeli harekete geçtiğinde İsrail'i Lübnan'dan söküp attı; emperyalist güçlerin Suriye'deki kirli oyunlarını bozdu; Irak, Yemen, Suriye ve Lübnan'daki tüm güç dengelerini ve denklemlerini kökünden değiştirdi. Bunlar asla basit işler değildir; biz bugün bunlardan rahatça bahsediyoruz, çünkü bu muazzam direniş ve zaferler bize çok sıradan gelmeye başladı.
- Devrimci Akım, Makro Ekonomik ve Sosyal Süreçler İçin Kesin Bir Reçete Geliştirmedi
Sadece tarihte biraz geriye dönüp, işgalci rejimin 1948'de kurulmasından itibaren; o ulusçu ve Marksist sol akımların üç koca on yıl boyunca verdikleri onca uğraşın pratik sonucunun ne olduğuna bir bakmanız yeterlidir; hiçbir şey yapamadılar. Yapa yapa nihayetinde ancak bir grup gerilla örgütü kurdular ve rastgele gidip birkaç İsrailliyi öldürdüler; bunun dışında ellerinden hiçbir şey gelmedi. Zaten işin sonunda olan şuydu: Milliyetçi akımın sembol ismi Enver Sedat, o işgalci rejimi resmen tanıdı ve kendi ülkesinde İsrail Büyükelçiliği'nin açılmasına izin verdi. Bir diğer sembol isimleri Yaser Arafat ise sonunda bir bölgenin basit bir belediye başkanı konumuna düştü ve sözde özerk bir yönetimi kabul ettiği için bile kendini kurtarıcı sanıp mutlu oluyordu. Bir de dönüp bu tarafa, Devrimci İslam'ın neler başardığına bir bakın.
Bu çok büyük, muazzam bir iştir! Peki bu başarı, hangi irade, hangi doktrin ve hangi yönetim vizyonuyla gerçekleştirildi? Aynı başarılar başka stratejik alanlarda da var. Ne var ki asıl sorunumuz şurada; yürütme erki büyük oranda devrimci kadroların inisiyatifinde olmadığı için, makro ekonomik ve sosyal süreçler adına detaylı ve işlevsel bir reçete geliştiremedik ve haliyle ortada bir reçete olmadığı için bunu sahaya da yansıtamadık. Bunun bedeli olarak da maalesef makro ekonomik ve sosyal dönüşüm süreçlerimizde kendi kendimize, bu işe yaramaz neoliberal reçetenin tuzağına esir düştük ve günün sonunda o vahim tabloya ulaştık.
- Neoliberal Kalkınma Reçetesinin Felaket Doğuran Sonuçları Gün Yüzüne Çıkıyor
Fars Haber Ajansı: Öyleyse siz, İran'daki liberal kanadın şu an bir zayıflık pozisyonunda olduğuna inanıyorsunuz.
Zerşinas: Hayır, hayır! Asla onlar zayıf bir konumdalar demiyorum. Tam tersine adamlar bugün fiili olarak Yürütme Erkini ellerinde bulunduruyorlar. Aynı şekilde Yasama Erkinde oldukça etkindirler ve ülkenin makro ekonomik ya da kültürel politika alanlarındaki ana karar mercileri yine onların kontrolü altındadır.
- Milli Medyanın Halka Açık ve Aydınlatıcı Mesajlar İletmede Kekemeliği Var
Fars Haber Ajansı: Yani kastettiğim zayıflık şuydu; kendi savundukları o liberal söylem, söz verdikleri refahı getiremeyerek kendi ürettikleri modelin işlevselliğini ve liyakatini sahada ispatlamakta aciz kaldı.
Zerşinas: Evet, meseleyi şu şekilde ifade edebilirim: Uyguladıkları o işlevsiz neoliberal reçetenin doğurduğu felaket sonuçlar artık saklanamaz şekilde tüm çıplaklığıyla açığa çıkıyor. Bu noktadan sonrası, bu acı gerçeği topluma ne kadar güçlü ve dürüst bir şekilde aktarabileceğimize bağlıdır ve bana göre bu aydınlatma görevinde başrol İran Radyo ve Televizyon Kurumu'na düşmektedir. Şayet İran Radyo ve Televizyon Kurumu, o güçlü ve manipülatif medya dezenformasyon pompajına karşı proaktif bir rol üstlenemezse durum vahim demektir. Zira şunu net görelim; neoliberal ve reformist cephe basın ve sosyal medya alanında korkunç derecede güçlüdür ve aynı zamanda yabancı medya ağlarının devasa desteğini de arkalarına almış durumdalar. Ülke içinde de ciddi bir güç sahibiler ve bilhassa yazılı basın üzerinden kendi doğal kapasitelerinin çok ötesinde bir algı yönetiyorlar. Bunun tek bir sebebi vardır; o da bizim Milli Medyamızın bu algı operasyonuna karşı koymada liyakatsiz kalmasıdır. Bu medya, aydınlatıcı ve gerçekçi mesajları topluma açık ve net bir şekilde aktarma kabiliyetinden mahrumdur; adeta kekemedir.
Milli Medyamız, bazı yanlış yayınlarının yarattığı nihai etkiyle öyle tuhaf işlere imza atıyor ki, günün sonunda o yapılan yayın tamamen neoliberallerin ekmeğine yağ sürüyor. Eğer biz bu hakikati topluma düzgün bir şekilde aktaramazsak, yani hakikatin berrak ve manipülasyondan arınmış doğru bir tasvirini ortaya koyamazsak; işin sonunda bu çark dönüp dolaşıp yine aynı menteşe üzerinde dönmeye devam edebilir.
- Bu Kırk Yıl İçinde Yürütme Erki Hiçbir Zaman Tam Anlamıyla Devrimci Güçlerin Kontrolüne Geçmemiştir
Fars Haber Ajansı: Nihayetinde devrimci akımın da bir şekilde kendini topluma ve siyasete ispat etmesi gerekiyor. Zira bazı kesimler; bu kırk yıllık süreçte devrimci akımın şu ana kadar ya kendini tam olarak ifade edemediğini ya teorik bir zafiyet içinde olduğunu ya da kendi öz cevherini ve sahadaki işe yararlığını kanıtlayamadığını öne sürüyor.
Zerşinas: Ben bu iddiaya karşılık sadece birkaç temel soru soracağım; bana şunun cevabını söyleyin: Seksenli yıllarda Kalkınma Cihadı teşkilatı eliyle İran'ın kırsal kesiminde yaratılan o muazzam ve köklü dönüşüm; keza Okuma-Yazma Seferberliği ile gerçekleştirilen o büyük devrim; aynı şekilde, bölgesel çapta güvenlik ve yeni jeopolitik iktidar sahasında yakaladığımız o stratejik atılım ve kazanımlar... Allah aşkına bunlar hangi vizyonun, hangi planın eseridir?
- Mısır ve Meksika Ne Elçilik Duvarına Tırmandı, Ne de Amerika'ya Ölüm Sloganı Attı; Peki Buna Rağmen Onların Şu Anki İçler Acısı Durumunu Görüyor musunuz?
Fars Haber Ajansı: Toplumun bir kısmındaki bu eleştiriden kasıt daha çok genel kamuoyunun algısal düzeyidir; yani sıradan halkın bu gerçekliklere ve icraatlara hangi pencereden baktığıdır.
Zerşinas: Bunlar iki ayrı ve bağımsız meseledir. Bazen çıkar deriz ki: Bu vizyon sahada başarısız oldu ve bunu uygulayacak yetenek bulunamadı. Bu bir varsayım. Ama diğer bir zamanda gerçeğe dönüp deriz ki: Hayır, başarılı olan o icraatlar topluma doğru ve etkili bir şekilde aktarılamadı. Nitekim ben de az önce size; bu hakikatleri toplum nezdinde duyurmakta, o medya ve iletişim arenasında çok ciddi sorunlarımız var dedim. Şunu iyi görün; kimse kalkıp da bu devrimci reçetenin işe yaramadığını veya hiç uygulanamadığını söyleyemez; tam aksine, bu reçete belli alanlarda uygulandı ve harika sonuçlar verdi. Evet bazı alanlarda da uygulanamadı. Daha doğrusu; Yürütme Erki, şu an üzerinde epey tartışılabilecek bazı yapısal sebeplerden ötürü, bu kırk yıllık devrim tarihi boyunca hiçbir zaman tam ve eksiksiz bir şekilde devrimci güçlerin inisiyatifine geçmemiştir.
- Gidişatı Değiştirebilmek İçin Yürütme Erkinin Kesintisiz On Yıl Boyunca Devrimci Güçlerin İnisiyatifinde Olmasına İhtiyacımız Var
Bizim Yürütme Erkimize seksenli yıllarda maalesef bütünüyle aydın geçinen, dışarıdan devrimci gibi görünen ama özünde tamamen eklektik ve vizyonsuz bir zümre tahakküm kurmuştu. Ve ne yazık ki, sonraki on yılların o asli neoliberal kadrosunu da bizzat bu ekip kendi elleriyle oluşturdu. Bu neoliberal cenah, 1989'dan itibaren ülkede makro düzeyde ekonomik ve sosyal güzergâhlar açmış; ülkeye karşı yürütülen o yumuşak savaş akımına ciddi ve sistematik bir şekilde destek vermiş ve onları resmen örgütlemiştir. Ekonomi arenasında kendine has yeni türedi bir kapitalist sınıf yaratarak toplumun o otantik sınıfsal yapısını büyük ölçüde altüst ettiler. Kısacası bu zümre çok fazla hata yaptı ve bu süre zarfında Yürütme Erki hiçbir zaman devrimci cenahın tam kontrolünde olmadığından onlar da gelip bu yanlış rotayı değiştiremedi.
İşte tam da bu yüzden; devrimci cenahın bu yanlış gidişatı değiştirebilmesi, makro ekonomik ve kültürel politikaları köklü bir şekilde yeniden yapılandırabilmesi için Yürütme Erkinin en az kesintisiz on yıl boyunca tamamen devrimci cenahın iradesinde olmasına şiddetle ihtiyacımız var. Oysa biz bu kesintisiz on yıllık zaman dilimini asla bulamadık. Peki bu aksaklık neden ve nasıl oldu?
- Düşmanın Yoğun Propaganda Akımı, Neoliberal Reçetenin Ekonomik Başarısızlığını Ustalıkla Devrimin Hanesine Yazmaktadır
Yürütme Erkinin hükümetin kontrolümüze geçememesinin en temel sebeplerinden biri, daha önce de ifade ettiğim o medya kekemeliği durumudur; bununla birlikte, düşmanın o devasa propaganda bombardımanı, uygulanan neoliberal reçetenin yarattığı feci başarısızlığı her daim ustalıkla devrimin boynuna dolamayı başarmıştır. Bu psikolojik manipülasyon, çok profesyonelce yürüttükleri bir operasyondur ve aynı kirli algı oyununu bugün de hız kesmeden sürdürüyorlar. İnkılap Rehberi’nin bizzat İkinci Adım metninde bu konuya değindiği o vurgu da tam olarak bu tehlikeli duruma işaret etmektedir. Ben şimdi o kısmı İkinci Adım Bildirisi metninden aynen okuyorum; oradaki Batı'ya yaranmayı anlatan kurdun pençesini öpme metaforunu ne kadar güzel ifade etmiş:
"Ülke genelindeki aziz gençler şunu çok iyi bilsinler ki; ülkenin tüm sorunları için bütün çözüm yolları ancak ve ancak ülkenin kendi içindedir. Birilerinin; ekonomik sorunlarımız sırf bu uluslararası yaptırımlardan kaynaklanıyor ve yaptırımların temel sebebi de bizim anti-emperyalist direnişimiz ile düşman karşısında teslim olmamamızdır; öyleyse tek çare, düşmanın önünde diz çökmek ve kurdun o kanlı pençesini öpmektir şeklinde bir hezeyana kapılması, tarih önünde asla affedilemez büyük ve stratejik bir hatadır. Bu tepeden tırnağa yanlış olan analiz; her ne kadar zaman zaman ülke içindeki bazı idrak yolları kapanmış gaflet ehlinden sâdır olsa da; bunun asıl gizli kaynağı ve menşei, bu algıyı yüzlerce farklı lisan ile içimizdeki karar vericilere ve kamuoyunun bilinçaltına sinsi bir şekilde aşılayan dışarıdaki o emperyalist fikir ve komplo merkezleridir."
İtiraf edelim ki biz bu dezenformasyon problemini henüz çözemedik. Ve yine bana göre, bu medya savaşındaki yenilgide İran Radyo ve Televizyon Kurumu'nun kusuru ve vebali çok büyüktür. Birtakım yalan mesajları sürekli zihnimize adeta enjekte ediyorlar ki; bazen bizzat kendi inançlı insanlarımız bile bu sanal gerçekliğe teslim olmuş durumdalar. Ve ben ne zaman bu uyduruk iddiaları çürüten bazı somut örnekleri önlerine koysam, hepsi büyük bir şaşkınlıkla afallıyorlar. Bir de şunu söylüyorlar: Efendim, biz sürekli “Amerika'ya ölüm!” dediğimiz için, zamanında o elçiliğin casusluk binasının duvarından atladığımız için ve mevcut küresel emperyalist sistemle bu denli didiştiğimiz için bugün ekonomimiz bu halde!
Ben her zaman bu temelsiz iddianın asılsızlığını kanıtlamak için dünyada şu an fiilen var olan üç farklı ülkeyi örnek olarak önlerine koyarım. Sonra da derim ki; hani siz sabahtan akşama kadar bizim ekonomik sefaletimizin yegâne sebebinin küresel nizam ile inatlaşmamız, yabancı sermayenin ülkeye girmemesi ve Amerika'nın bize yaptırım uygulaması olduğunu iddia etmiyor muydunuz? Tamam, o zaman buyurun Mısır'ı örnek verelim; Mısır'ı bugün canınızın çektiği herhangi bir makroekonomik ölçütle masaya yatırın, hangi iktisadi endeksle değerlendirirseniz değerlendirin, Mısır'ın bugünkü hali bizim durumumuzdan fersah fersah daha beterdir. Ülkenin yoksulluk sınırı endeksinden tutun da; koskoca İskenderiye gibi dev bir şehrin içme suyunu dahi temin edemeyecek kadar çökmüş o kurumsal altyapı felaketine kadar... Gidin o mezarlıklarda yaşayanların sayısına, o sokak çocuklarına, o korkunç işsizlik oranlarına, fırlayan enflasyon rakamlarına bakın! Hangi veriyi dikkate alırsanız alın, bizimkinden çok daha trajik bir durumdalar.
Oysa şuna bir bakın; Mısır, o nefret ettiğimiz teslimiyetçi Enver Sedat döneminden bugüne kadar ne Amerika ile savaştı, ne bir tek elçilik duvarına tırmandı, ne bir defa olsun Amerika'ya ölüm sloganı attı; üstüne üstlük bugün bile tepesinde tamamen Amerikan yanlısı bir cunta hükümeti duruyor. Mısır'ın başındaki Sisi yönetimi, bizzat Batı güdümlü generallerin eliyle işbaşına getirilmiştir. E peki, mademki küresel emperyalist sisteme itaat etmek ve ülkenin kapılarını yabancı sermayeye sonuna kadar açmak bir ülkenin bütün ekonomik sıkıntılarını sihirli bir şekilde düzeltecek ve harika bir refaha kavuşturacaktı; o zaman çıkın lütfen bana şunu söyleyin: Mısır'ın bu reçeteye uymasına rağmen bu acınası hali nedendir? Bu açıkça gösteriyor ki biz birtakım teorileri ve hipotezleri sahadaki somut gerçeklerle yüzleştirebilir ve çürüklüğünü ispatlayabiliriz. Bu neoliberaller çıkıp utanmadan şu argümanı öne sürüyorlar; efendim ülkeye yabancı sermaye gelmiyormuş ve dünya ile kavgalı olduğumuz için ekonomik durumumuz felaketmiş. Bunu uyduranlar ve inananlar tamamen bizim içimizdeki o neoliberal beyefendilerdir; bunu açık ya da üstü kapalı yüzlerce farklı lisanla her gün beynimize aşılıyorlar. Eğer Batı dünyasıyla yapıcı bir diyalog kurmazsak başımıza şu felaketler gelir veya Nükleer Anlaşma imzalanırsa içme suyumuz bile mucizevi şekilde düzelir, kum fırtınaları biter diyerek ahkâm kesen zihniyet; özünde tam olarak işte bu teslimiyetçi zihniyettir.
Bu apaçık gerçek bize çok net bir şeyi gösteriyor; ülkelerin esas ekonomik dertleri ve kurtuluşu, ülkeye yabancı sermayenin girip girmemesiyle ya da o ülkelerin küresel düzene köle olup olmamasıyla hiç alakalı değildir; asıl mesele, bizzat kendi iç ekonomik sisteminin o çarpık altyapısının kendi iç dinamikleriyle kökten ıslah edilmesi gerekliliğidir.
- Haşimi Rafsancani Hükümeti, Pehlevi Döneminin Sözde-Modern Ekonomisini Zaten Var Olan En Kötü Reçeteyle Yeniden İnşa Etti
Size vereceğim ikinci bir somut kanıt ise Meksika'dır. Herkesin bildiği gibi Meksika, koca Latin Amerika kıtasının en yoksul ve dış borcu en yüksek ikinci ülkesidir. Oysa Meksika, Amerika Birleşik Devletleri ile sınır komşusudur; Amerikan sermayesinin adeta arka bahçesidir. Üstelik onlar yakın tarihte bizim gibi hiçbir devrim de yapmadılar ve o meşhur Zapatista isyanının bastırılmasından bu yana da hiçbir iş çıkarmadılar. ABD'nin karşısında uslu uslu duruyorlar; ne gidip bizim yaptığımız gibi herhangi bir elçilik duvarına tırmandılar, ne de küresel emperyalist düzenle kavga ettiler; ne de bir defa olsun Amerika'ya ölüm diye bağırdılar. Peki sonuç ne oldu? Bugün bütün açıklanan resmi makroekonomik parametrelerde durumları bizimkinden çok daha beter haldedir.
Eğer neoliberallerin sürekli iddia ettiği gibi ülkeye yabancı sermayenin girmesi, Amerika ile ilişkilerin kurulması ve o beyefendilerin kendi ağızlarıyla bize dayattıkları tabirle “yapıcı etkileşim” cidden refah doğuruyorsa; bana lütfen izah edin neden aynı reçete Meksika'da hiçbir halta yaramadı? Hadi çıkın ve bana bunun sebebini açıklayın! Üçüncü örneğimiz Peru; o da koca Latin Amerika kıtasının en fakir ülkesi olarak bilinir. O da küresel sistemle hiçbir sorun çıkarmamış; adamlar bizim gibi kavga falan da etmemiş, o beyefendilerin o çok bayıldıkları tabirle “kabadayılık da taslamamış ve sırf düşman icat etmeye” asla kalkışmamış! Kısacası tam ve eksiksiz olarak küresel düzenin kulu konumundadır; peki hal böyleyken bile neden böyle sürünüyorlar? İşte bütün bu somut örnekler bize çok net hakikatleri fısıldıyor. Şayet hala tatmin olmadıysanız aklınızın dilediği kadar bu tip facialı örneklere rastlayabilirsiniz. Tüm bunlar bize açıkça şunu haykırıyor: Herhangi bir devletin genel ekonomik şartları, her dış faktörden önce ve her şeyden de katbekat daha fazla, o ülkenin kendi iç ekonomik yapısına bağlıdır ve bu iç ekonomik yapı, bizzat o ekonomiye yön veren o reçetenin nihai bir eserinden başka bir şey değildir.
- Devrim Hala Pehlevi'nin O Hastalıklı Sözde-Modern Ekonomik Modelini Köklü Olarak Dönüştürebilmiş Değildir
Eğer bugün bizim içinde bulunduğumuz mevcut iktisadi koşullarımız sancılı ise, bunun yegâne müsebbibi yıllardır dayatılan o neoliberal hastalıklı reçetenin kendisidir. Biz Pehlevi rejiminden; işlevsiz, kriz üretmeye teşne, burjuva kapitalizminin yozlaşmaya uğramış o şekilsiz sözde-modern ekonomik yapısını olduğu gibi miras olarak devraldık. Ve eğer bugün devrime yöneltilebilecek haklı bir itiraz varsa ki şahsen ben de bu eleştirinin son derece haklı olduğunu düşünüyorum; asıl sorulması gereken o temel soru şudur: Peki neden, devrimin üzerinden koca bir kırk yıl geçmiş olmasına rağmen bugüne değin bu köhne sözde-modern ekonomi modelini kökünden dönüştürüp devrimci bir ruha uyarlayamadık? Bu Pehlevi'den miras kalan o yapısal sözde-modern ekonominin neden başarısızlığa mahkûm olduğu meselesi şu anda röportajımızın ana odağı değil; ancak bunun nasıl bir felaket olduğuna dair tek bir örneğine değinecek olsam; o da bütün sistemin omurgasındaki o yapısal dengesizliğin ta kendisidir. Çünkü bu ekonomi modeli, kendi doğası gereği sürekli enflasyon ve kronik işsizlik oranları üretmek zorundadır; ve nihayetinde beraberinde ağır resesyon ve yüksek enflasyon krizlerine yol açması kaçınılmaz bir sondur. Şayet bu kronik sorunlardan tamamen kurtulmak istiyorsanız; öncelikle bu çarpık sözde-modern yapıdan temelli sıyrılmanız zaruridir. Ve bu radikal kurtuluş hamlesi için gerçek bir devrimci reçeteye ve yine tam anlamıyla bu iradeyi sergileyebilecek devrimci bir yönetime ihtiyacımız vardı ve hâlâ var.
- Yöneticilerimiz Bu Koskoca Kırk Yıl Boyunca Ne Devrimci Bir Ekonomik Reçeteye Sahip Oldular Ne de Böyle Bir Dönüşümü Gerçekleştirmeye Yönelik Bir İrade Ortaya Koydular
Bu geride bıraktığımız koskoca kırk yıl zarfında yöneticilerimiz, bu temel sorunları çözecek devrimci bir reçeteye ne fikren sahip oldular; ne de bunu uygulamaya cesaret edecek bir irade sergilediler. Tam aksine olay bambaşka bir şekilde gelişti; 1989 yılından bu yana, daha sarih bir ifadeyle Haşimi Rafsancani hükümeti döneminden günümüze kadar gelen süreçte, o neoliberal çarpık reçete çıktı ve devrimin sarsıntısıyla zaten o dönem ciddi yara almış ancak tamamen de yok olmamış olan o sözde-modern ekonomiyi tekrardan diriltip yeniden inşa etti. Özünde olay şuydu: sözde-modern ekonomiyi, en kötü, en vahşi ve en berbat reçete olan o neoliberal reçeteyle baştan aşağı yenilediler. Sadece o çarpık yarı-modern ekonomiyi devrimci bir karakterle dönüştürüp iyileştirmemekle kalmadılar; bilakis, aynı hastalıklı modeli tutup getirdikleri en kötü versiyonla diriltip ayağa kaldırdılar. İşte onların bu süreç boyunca yaptıkları icraat tam da buydu ve bugün bizler milletçe bunun getirdiği yıkıcı sonucu da hep beraber en çıplak haliyle görüyor ve yaşıyoruz.
Bizim asıl sorunumuz işte tam da bu gerçeği kamuoyuna düzgünce aktaramıyor oluşumuzdur. Bu açıkça bizim zafiyetimizdir. Hani o sıklıkla bahsettiğim kekemelik dediğimiz şey de tam budur. Neoliberal cenahtaki beyefendiler bu gerçekleri saptırarak asıl yapısal sorunu çok daha farklı bir kılıfa sokup halkın zihnine öyle empoze ediyorlar. Onlar çıkıp arsızca şöyle bir söylem üretiyorlar: Eğer sizler istiklal ve adalet arayışındaysanız, işte bugün ekonomik durumunuz doğal olarak bu perişan halde olmaya mahkûmdur. Hâlbuki gerçek, onların söylediğinin tam olarak zıttıdır! Bizim ülke olarak, ekonomide bizzat istiklal ve adalet ilkelerine dayalı gerçek bir tutum sergilemediğimiz, tam aksine neoliberal sapmalara bulaştığımız içindir ki; bugün ülkece vardığımız sonuç böyle felaketvari bir tablo olmuştur!
- İranlı Neoliberaller Acaba Kendi İçlerinde, Liberalizmi Thatcher ve Macron'dan Bile Daha Başarılı mı Uygulamak İstiyorlar?
Fars Haber Ajansı: Geçtiğimiz günlerde epey dikkat çeken bir gelişme cereyan etti: Az evvel konuşmanızda atıfta bulunduğunuz ve tek bir ev dahi inşa etmemiş olmakla övündüğünü belirttiğiniz o bakan, istifa metninde öyle birtakım gerekçeler öne sürdü ki; aslında o bu durumun, kendi yönettiği bakanlık faaliyet alanında yaşanan tüm o sorunların kendi liyakatsizliği yüzünden değil de liberalizmin o sözde tam reçetesinin devlet tarafından eksiksiz bir biçimde uygulanamamasından kaynaklandığına inandığını gösterdi. İşin daha da trajikomik tarafı; onun destekçisi konumundaki medya organları da yepyeni bir neoliberal neslin filizlenip boy göstermeye başladığının müjdesini vererek; hükümetin tam teşekküllü bir liberal modeli ekonomide tatbik edememesi yüzünden böylesi krizlerin baş gösterdiğini telkin etmeye kalkıştılar.
Zerşinas: İddia ettikleri o neoliberal reçetenin aslında bir çözüm olup olmadığını anlayabilmemiz için ve yine bu neoliberal politikaların burada bu kadar yıkıcı neticeler vermesinin asıl sebebinin, cidden tam manasıyla uygulanamaması mı olduğunu test edebilmemiz adına; neoliberal reçetelerin eksiksiz ve katıksız bir biçimde uygulandığı ülkelerde ne türden yıkıcı facialar ortaya çıkardığına şöyle kısaca bir göz atmamız fazlasıyla yeterlidir. Bu reçete, Mübarek dönemi Mısır'ında uygulandı, gidin bir bakın ki ülkede nasıl bir sosyal yıkıma yol açmış. Bu neoliberal bu reçete, 1980'li yıllarda Arjantin'de harfiyen tatbik edildi; ve o döneme değin bütün Güney Amerika'nın en endüstrileşmiş ve ekonomik olarak en kudretli ülkesi konumunda olan o Arjantin'i tutup süratle bütün Güney Amerika kıtasının dış borca en fazla batmış sefil bir ülkesi konumuna düşürüverdi. Gidin bir zahmet bakın bakalım, neoliberal vizyon Meksika'da ne tür feci yıkımlara sebebiyet vermiş! Bir de dönüp aynı şekilde bu reçetenin Ürdün'ü ne hale getirdiğine de insafla dikkat edin. Elimizde buna dair o kadar çok örneğimiz var; sadece ek olarak Yunanistan'da Avrupa'nın ortasında nasıl bir trajediye imza attıklarına da lütfen ciddiyetle bakın.
Karşımızda öyle bir Yunanistan örneği var ki ülke ekonomik olarak tam anlamıyla küle döndü. Daha üç dört sene öncesine kadar tam bir borç batağı ve iflas koşullarıyla karşı karşıya kalan çaresiz Yunan halkı, neoliberallerin bu vahşi reçetesinden bizar olduğu için umutla sandığa giderek o dönemin en radikal sol partisine oy verdi. Lakin onlar da kısa bir süre zarfında dişe dokunur, kalıcı hiçbir icraat ortaya koyamayınca siyaset sahnesine mecburen merkez bir parti geri dönmek zorunda kaldı.
Bilinen bir atasözümüz vardır: "Hırsız da burada, keçi de burada." Durum aynen öyle, her şey göz önünde. Hiç durmayın, gidin kendi gözlerinizle açıkça görün; o neoliberal reçetenin uygulandığı her coğrafyada ne türden bir yıkım yarattığına bizzat şahit olun.
Sadece bugünkü Fransa'ya ve bu politikaların oradaki insanların başına ne tür felaketler getirdiğine bir bakın; Macron, Fransa tarihinin gördüğü en neoliberal cumhurbaşkanıdır. Mitterrand sonrası dönemden itibaren Jacques Chirac, Sarkozy, Hollande ve en nihayetinde Macron'dan oluşan bir siyasi silsileyle karşı karşıyayız. Mitterrand’dan sonra işbaşına gelenlerin tümü az ya da çok neoliberalizm izleri taşıyordu; ancak Macron'daki o fanatik neoliberalizm dozu, kendisinden önceki bütün liderlerden çok daha yüksek ve keskin bir niteliktedir. Hollande'ın çıkış noktası Sosyal Demokrat Parti olduğu için, onun politikaları nispeten daha utangaç ve görece çekingen bir seyir izliyordu.
- Fransa'taki Toplumsal Protestolar Doğrudan Neoliberal Politikalara Yöneliktir / Macron, Neoliberalizm İradesinin Somut Halidir
Chirac, yapısı gereği muhafazakâr geleneklere kısmen sadık kaldığı için neoliberal hamleleri sahaya çok keskin bir biçimde süremiyordu. Ancak Sayın Macron, şüphesiz Fransa tarihinin gelmiş geçmiş en katıksız neoliberal cumhurbaşkanıdır. Sırf bu durumun ülkeyi ne hâle getirdiğine bir bakın: Kendisi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturalı daha iki sene bile olmadan ülkenin dört bir yanında isyanlar koptu, kitlesel işçi direnişleri baş gösterdi. Peki, tüm bunlar neyin eseridir? Söyler misiniz; bütün bunlar, o yere göğe sığdırılamayan neoliberal reçetenin eksiksiz tatbik edilmesinin yıkıcı kanıtlarından biri değil midir? Sokaklara şöyle bir bakın: İstisnasız her cumartesi Sarı Yelekliler sokaklara dökülüyor; öncesinde de işçiler ve sendikalar o adaletsiz çalışma kanununa başkaldırıp itiraz ediyordu. Uzun lafın kısası Fransa son iki yıllık dönemde, doğrudan neoliberal politikaları hedef alan olağanüstü boyutlarda bir sosyal tansiyon ve şiddetli bir kriz sarmalının içindedir. Neden mi? Çünkü Emmanuel Macron, o acımasız neoliberal zihniyetin ve iradenin vücut bulmuş hâlidir ve üstelik bu yıkıcı yolda da son derece kararlıdır.
İngiltere'de Margaret Thatcher'ın o vahşi neoliberal reformlarını gidin, okuyun ve inceleyin. Amacım; neoliberal rüyalarda yaşayan ve ülkemizde "Bunun saf versiyonunu uygularsak kesinlikle harika neticeler alırız." diyerek bu ideolojiyi yücelten zümrelere, neoliberalizmin gerçek dünyada ne tür felaketlere yol açtığını bir kez daha hatırlatmaktır. Söyler misiniz; siz, o fanatik uygulayıcı Thatcher’dan daha mı kusursuz bir neoliberalizm inşa edeceksiniz? Hatırlayalım: Thatcher, ünlü liberal iktisatçı Friedrich von Hayek’in en fanatik müridiydi. Başbakanlık koltuğuna oturduğu ilk dönemde yaptığı en yıkıcı icraatlardan biri neydi, biliyor musunuz? İngiltere’de sosyal demokratların emeğiyle halk için kurulan o geniş ve ücretsiz evrensel sağlık sigortası mekanizmasını tamamen paramparça etmesiydi. Bunun doğrudan bir sonucu olarak, halkın dar gelirli kesimi en hayati tedavi imkânlarından bile tümüyle mahrum bırakıldı; sendikalara karşı faşizan baskılar kuruldu. Tüm bunlara ilaveten, üniversite eğitiminin geleneksel ücretsiz kamusal hak olma özelliği ve devletin sağladığı daha birçok kamusal imkân vatandaşların elinden gasp edildi.
Lütfen gidin ve o dönem büyüyen öğrenci ve işçi direnişlerini objektif olarak inceleyin. Alex Callinicos'un yazdığı o makaleyi okuyun; orada neoliberal eğitim mantığının İngiliz akademi yapısı üzerinde nasıl bir tahribata yol açtığını ve kamusal düzeni nasıl sadece zenginlerin erişebildiği, paralı ve eşitsiz bir yapıya dönüştürdüğünü idrak edin. Gidin, bizzat o meşhur Oxford Üniversitesi'nde dahi yaratılan yıkımı görün. Bütün bunlar gözümüzün önünde duran, artık saklanamaz apaçık gerçekler değil midir? Peki neden onca acı tecrübeye rağmen gerçekleri inkâr edip ısrarla bu liberal dogmaları savunmaya devam ediyoruz? İşte bu anlattığım felaket, o övünülen katıksız neoliberalizmin ta kendisidir.
- Neoliberalizmin Yol Açtığı Ekonomik Buhran, Trump’ın İktidara Yükselmesinin Temel Sebeplerinden Birisidir
Neoliberalizm dünyada nereye uygulanırsa uygulansın, sonuç her daim birebir aynı olmuştur. Bu sürecin Amerika'da, bilhassa 1980'lerden bu yana izlediği yola bir dönüp bakın. Sizce bugün Trump’ın seçimlerden galip çıkmasının arkasındaki temel dinamik nedir? Şüphesiz ki vahşi neoliberalizmin ekonomi üzerinde yarattığı derin kriz ve halkın yoksullaşmasıdır. Gerçi Trump, ekonomik düzlemde bizzat neoliberalizmin ta kendisini icra etse de ideoloji ve kültür cephesinde durum böyle değildir; orada, neoliberalizme cephe alan söylemler ve sloganlar benimsemiştir.
Zaten bugün Trump'ın küreselleşme olgusuyla giriştiği asıl mücadelenin mahiyeti nedir ki? Küreselleşme dalgası seksenli yıllarda tam da neoliberal küreselleşme vizyonuyla başladı. Gidin bir bakın; Dünya Ticaret Örgütü gibi yapıları nasıl icat ettiler, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nu nasıl dönüştürdüler? Ve gelin, bugün bu trendlerin ABD'nin kendi içinde ne tür acı neticeler ürettiğine bir bakın. Bütün bunlar neyin sonucudur?
Bir diğer husus ise gayet olağan bir politik manevradır: Bir lider elindeki reçeteyi uygulayıp günün sonunda ağır bir hezimete uğradığında, sırf prestijini kurtarmak ve yaklaşan seçimlerde halktan tekrar oy koparabilmek kurnazlığıyla hemen çıkıp şu bahaneye sığınır: "Aslında benim kafamdaki model bu değildi, reçetem bambaşkaydı ama bir türlü eksiksiz uygulanamadı." Bu, son derece ucuz bir siyasetçi yalanıdır.
Ben de şimdi buradan onlara açıkça meydan okuyor ve soruyorum: Neoliberal makro-politikaların hangi unsurunu devlette uygulamadınız da şimdi kalkıp utanmadan "Biz daha yenisini uygulayacağız!" diye konuşabiliyorsunuz? O vahşi özelleştirme dalgasını ekonomiye siz enjekte etmediniz mi? "Yapısal Uyum" dedikleri o meşhur neoliberal ekonomi politikalarını siz icra etmediniz mi? Neoliberalizmin alametifarikası olan sosyal adalet ideallerine sırt çevirmeyi, o kayıtsızlık stratejisini kendi yönetiminizde bu topluma siz dayatmadınız mı? Bütün bunları teker teker, harfiyen icra ettiniz ve tüm bunların faturası da bugün karşımızdaki bu acı hüsran tablosu oldu.
Fars Haber Ajansı: Neoliberal vizyonun işlevsizliği giderek açığa çıktığına göre, siyaset arenasında bu söylemin bayraktarlığını yapanların akıbetine dair nasıl bir projeksiyonda bulunursunuz?
Zerşinas: Bu gidişat, tamamen iki cenah arasındaki çatışmanın seyrine bağlıdır. Bize henüz kesinleşmiş bir gelecek dayatılmış değil. Asıl görmemiz gereken, bu büyük hesaplaşmanın tam orta yerinde nasıl konumlanacağımız ve ne yapacağımızdır.
• Kontrolü Neoliberallerin Hegemonyasından Çekip Almak Adına, Devrimci Cenah İçin Yakalanan En İstisnai Fırsat
Fars Haber Ajansı: Soruyu biraz daha detaylandırmak istiyorum: Acaba bu neoliberal fraksiyonun, ilerleyen zamanlarda siyaseten duvara toslayacağı, çıkmaza gireceği ve neticesinde toplum sahnesinden kesin olarak tasfiye edileceği söylenebilir mi? Yoksa tam tersine, bu klik büyümeye devam edip gelecek on yıllarda dahi halkın iradesinden alacağı ivmeyle o kilit iktidar koltuklarına yeniden oturabilir mi? Şayet başa gelirlerse, aynı yıkıcı darbeleri vurmaya devam mı edecekler?
Zerşinas: Kanaatimce İslam Devrimi, henüz tam potansiyeliyle sahaya inmemiş olsa da olağanüstü bir kapasiteye sahiptir. Şayet devrimin bu eşsiz kapasitesi bir gün açığa çıkarılabilirse, ufkumuz kesinlikle muazzam derecede aydınlanacak; sadece karşımızdaki mevcut krizlerin değil, çok daha devasa makro sorunların bile üstesinden gelinebilecektir. İnkılap Rehberi’nin bildirisindeki vurguların bir bölümü, tam olarak devrimin içindeki bu gizli potansiyellere ilişkindir.
Ne var ki şu anda üzerinde durmamız gereken en can alıcı mesele şudur: Neoliberal reçetelerin sahada doğurduğu feci pratik neticeler, artık gizlenemeyecek kadar apaçık bir hâlde herkesin gözü önüne serilmiştir. Toplum, o işlevsiz neoliberal vizyonun başarısızlığını bugün etinde ve kemiğinde hiç olmadığı kadar derin hissetmektedir. Tam da bu yüzdendir ki artık kamuoyu, neoliberal propagandanın yalan söylemleri karşısında devrimci bir reçeteyi dinlemeye tarihin her döneminden çok daha hazırdır.
Bugün ülke olarak içine düştüğümüz bu buhran, uygulanan neoliberal reçetenin iflasının doğrudan sonucudur ve bu durum, devrimci cephe için olağanüstü bir fırsat penceresidir. Bu öylesine bir fırsattır ki tarihinde ilk defa yürütme erkini neoliberal zümrenin hegemonyasından bütünüyle kurtarma ve neticesinde makro devrimci politikaları sahada uygulamaya geçirme imkânı doğmuştur. Eğer devrimci kanat olarak bunu başarırsak, şüphesiz ki bu an devrimin gidişatında büyük bir dönüm noktası olacak ve yepyeni bir dönem başlayacaktır. Sorunuzun nihai yanıtı, işte bu parametrelerde ve dinamiklerde yatmaktadır.
Neoliberalizmin gerek küresel ölçekte gerekse kendi sınırlarımız dâhilinde işlevsizliğini açıkça sergilediğine dair en ufak bir şüphe yoktur. Keza bugün bütün toplumların o bozuk neoliberal nizama bir alternatif arayışında olduğu, yani daha devrimci bir sese kulak vermeye tarihin hiçbir döneminde bu denli hazır olmadığı da su götürmez bir gerçektir. Ne var ki burada asıl görev bizim omuzlarımızdadır: Yeniden yeterli medya gücünü tesis edemezsek; kendi yayın ve kitle iletişim organlarımız bu kriz anında bile o atalet hâlini üzerinden atamazsa; cesurca dik durup gerçekleri dürüstçe haykıramazsak ve olayların perde arkasını topluma layıkıyla izah edemezsek korkarım ki siyasal rotalarımız tekrar yanlış mecralara sapacaktır. Eğer aydınlatıcı ve eleştirel rolümüzü üstlenip o kekemeliğimizi aşamaz, hayati mesajlarımızı kamuoyuna başarılı bir üslupla taşıyamazsak bu fırsat kaçacaktır. Lakin şunu bir kez daha vurgulamak isterim: Neoliberalizmin dünya çapında yere serildiği, şüphe götürmez somut bir hakikattir.
İspanya'nın şu mevcut içler acısı hâline bir bakın. Gidin, İtalya'nın içine düştüğü o kaosu görün. Keza Fransa'nın o yanan durumunu seyredin. Hatta şu disiplinli sandığınız Almanya'nın vaziyetini görün. Biliyor musunuz, Merkel'in bugüne kadar o koltukta kalabilmesinin yegâne sebebi; neoliberal politikaları uygularken etrafındaki diğer mevkidaşlarına kıyasla çok daha yavaş, temkinli adımlar atmasıdır. Fakat bugün, o ılımlı adımlarına rağmen kendisi bile bir zafiyet içine girmiş durumdadır. Bir bakar mısınız; Avrupa'nın her köşesinde güç kazanan faşist hareketlerin, Neo-Nazi fraksiyonların ve aşırı sağ akımların yükselişinin arkasında yatan sebep nedir?
Bunun temel sebebi, neoliberal politikaların iflas etmesinden başka bir şey değildir. Lütfen siyaset arenasındaki o büyük rota değişimlerini gözlemleyin: ABD ve koca Avrupa kıtasında, toplumun yerleşik parti düzeneğine karşı geliştirdiği o muazzam güvensizliği ve nefreti görün. Bu genel inançsızlığın işin sonunda nasıl olup da Trump gibi sıra dışı bir figürün iktidara gelmesine zemin hazırladığını fark edin. Üstelik bilindiği üzere Trump, mensubu olduğu köklü Cumhuriyetçi Parti'nin bile tipik bir temsilcisi sayılmaz. Trump'ın bu şekilde başa gelmesi, o bildik siyaset yapma ritüellerinin topyekûn iflas ettiğinin bizzat kanıtıdır. Bütün bu aktardığım olgular, mevcut gidişatın kaçınılmaz neticesidir.
Ancak yine de mesele dönüp dolaşıp şuraya gelmektedir: Bizler, meydana gelen bu acı sonuçlar üzerinden nasıl bir aydınlanma metodu üreteceğiz? Bu sorunun cevabı tamamen milletimizin gayretine ve basiretine bağlıdır. Kanaatimce toplumun bugün alternatifleri duymaya açık olan kapasitesi, tarihin hiçbir evresinde görülmediği kadar yüksektir. Lakin biz pasif kalır ve mesajımızı halka iletmeyi başaramazsak ne yazık ki bu neoliberaller o iktidar koltuklarını işgal etmeye devam edecektir.
- Neoliberal Cepheye Karşı Üstünlüğü Kaptırdığımız Yegâne Saha, Medya Meydanıdır
Fars Haber Ajansı: Sizin boşluk olarak bilhassa altını çizdiğiniz bu eksiklik, yegâne medyanın aydınlatıcı rolüyle alakalı, veyahut sadece insanların vereceği oylar ile mi sınırlıdır; Yoksa, bunun dışında daha derinde yatan başka bir zaaf daha mı mevcuttur? Benim sormak istediğim asıl mesele şudur; Halihazırda Anayasayı Koruma Konseyi gibi çok kritik bir devletsel denetim mekanizması varken, nasıl oluyor da bütün bu eleklere rağmen işin nihai çıktısı, bu aynı neoliberal kanadın iktidarıyla sonuçlanabiliyor? Acaba burada bizim zafiyetimiz, demin anlattığınız gibi münhasıran bir medya iletişim sorunu mudur, Yoksa; biz aynı zamanda entelektüel bir yoksulluk mu çekiyoruz, yoksa düşünürlerimiz mi bir kısırlık içerisindedir, veyahut o alandaki yapısal problemlerle mi yüz yüzeyiz?
Zerşinas: Evet! Sizin de bu soruda sıraladığınız o etkenlerin hepsi birer birer bu işin içindedir. Bir defa, şunu bilmemiz gerekiyor ki; her şeyden önce bizim, bu yozlaşmış neoliberal söylem karşısında çok ciddi bir entelektüel karşı taarruz inşa etmemiz elzemdir; gerçi bu bir dereceye kadar yapılmıştır; lakin şu da bir hakikat ki çok büyük bir oranda da eksik bırakılmıştır. Bu meselenin kendi başına ayrı bir boyutudur. Anayasayı Koruma Konseyi’nin bu konudaki o hayati incelemeleri, keza bu kurulların o yeterlilik incelemelerinde, o devrimci ruh ve liyakat kriterini çok daha yüksek bir çıtaya yükseltmesi gerektiği hususundaki tespitiniz bütünüyle haklıdır ve ben de tamamen tasdik ediyorum; Ancak kanaatime gelirsek, bizim asıl büyük oranda oyunu tamamen heba ettiğimiz o gerçek alan, medya iletişimi alanı ve düşmanın o devasa algı akımına karşı gösterdiğimiz mücadele cephesidir.
Oysa düşman medyası o alanda korkunç derecede etkilidir. Sizin o dile getirdiğiniz diğer etkenleri elbette yadsımıyorum; yani şu acı gerçeği kabul etmeliyiz ki devrimci cenah; Batı’nın bugünkü krizlerini irdeleme konusunda, İran'ın güncel sosyolojisini yorumlama hususunda, devrimin kendi mevcut devasa potansiyellerini analiz etme hususunda, ve devrimin karşılaştığı tüm krizlerle nasıl savaşabileceğini tasarlama konusunda, ve dahi şu melun neoliberalizmin o eleştirel analizini ve reddiyesini yapma konusunda, gerçekten inanılmaz ölçüde pasif kalmıştır; Düşünce kuruluşlarımız ve araştırma merkezlerimiz bu ideolojik arenalarda zerre kadar teorik bir fikir üretimi gerçekleştirmemektedir. Bütün bu saptamalarınızı ben de bütünüyle onaylıyorum; fakat ben yine de tüm bu şartlara rağmen inanıyorum ki, şu andaki mevcut kriz atmosferinde bile, toplumun kulağı, bir dizi hakikati duymaya hazırdır ve şahsen ben bunu sokakta gözlemliyorum. İnanın kamuoyunun o açık zihni, dört yıl öncesine kıyasla çok daha hazır durumdadır; Ben şahsen bunu bizzat öğrencilerle yaptığım o sohbetlerde ve sahadaki konferanslarımda bizzat müşahede ediyorum ve onların bu yöndeki o gerçek reaksiyonlarını görüyorum.
- Halkın Kulağı, Devrimci Akımın Söylemlerini Duymaya, Tarihinin Hiçbir Döneminde Olmadığı Kadar Hazırdır
Fars Haber Ajansı: Sizin bir boşluk olarak bilhassa altını çizdiğiniz bu eksiklik, yalnızca medyanın aydınlatıcı rolü veya insanların vereceği oylarla mı sınırlıdır? Yoksa bunun dışında, daha derinde yatan başka bir zaaf mı mevcuttur? Asıl sormak istediğim mesele şudur: Hâlihazırda Anayasayı Koruma Konseyi gibi çok kritik bir devlet denetim mekanizması varken, nasıl oluyor da bütün bu eleklere rağmen işin nihai çıktısı yine aynı neoliberal kanadın iktidarıyla sonuçlanabiliyor? Acaba buradaki zafiyetimiz, demin anlattığınız gibi münhasıran bir medya ve iletişim sorunu mudur? Yoksa aynı zamanda entelektüel bir yoksulluk mu çekiyoruz? Düşünürlerimiz bir kısırlık içinde mi, yoksa bu alandaki yapısal problemlerle mi yüz yüzeyiz?
Zerşinas: Evet! Sorunuzda sıraladığınız etkenlerin hepsi birer birer bu işin içindedir. Şunu bilmeliyiz ki her şeyden önce bizim bu yozlaşmış neoliberal söylem karşısında çok ciddi bir entelektüel karşı taarruz inşa etmemiz elzemdir. Gerçi bu bir dereceye kadar yapılmıştır lakin çok büyük oranda da eksik bırakıldığı bir hakikattir. Bu, meselenin ayrı bir boyutudur. Anayasayı Koruma Konseyi’nin bu konudaki hayati incelemeleri ve devrimci ruh ile liyakat kriterini çok daha yüksek bir çıtaya çekmesi gerektiği yönündeki tespitinizde bütünüyle haklısınız, ben de bunu tamamen tasdik ediyorum. Ancak bana kalırsa, bizim asıl büyük oranda oyunu kaybettiğimiz gerçek alan, medya iletişimi ve düşmanın o devasa algı operasyonuna karşı verdiğimiz mücadele cephesidir.
Düşman medyası bu alanda korkunç derecede etkilidir. Sizin dile getirdiğiniz diğer etkenleri elbette yadsımıyorum. Şu acı gerçeği kabul etmeliyiz ki devrimci cenah; Batı’nın bugünkü krizlerini irdeleme, İran'ın güncel sosyolojisini yorumlama, devrimin kendi devasa potansiyellerini analiz etme, karşılaşılan krizlerle nasıl savaşılacağını tasarlama ve şu melun neoliberalizmin eleştirel analizini ve reddiyesini yapma konusunda gerçekten inanılmaz ölçüde pasif kalmıştır. Düşünce kuruluşlarımız ve araştırma merkezlerimiz, bu ideolojik arenalarda zerre kadar teorik fikir üretimi gerçekleştirmemektedir.
Bütün bu saptamalarınızı bütünüyle onaylıyorum. Fakat tüm bu olumsuz şartlara rağmen inanıyorum ki şu anki mevcut kriz atmosferinde bile toplum, hakikati duymaya hazırdır ve ben bunu sokakta açıkça gözlemliyorum. İnanın kamuoyunun zihni, dört yıl öncesine kıyasla çok daha açıktır. Bunu bizzat öğrencilerle yaptığım sohbetlerde, sahadaki konferanslarımda müşahede ediyor ve onların bu yöndeki gerçek reaksiyonlarını görüyorum.
Bugün yaşadığımız bu dönemde, toplumun zihni, o neoliberal idarenin yüzleşmesi gereken o eleştirel söyleme kulak vermeye, tarihin hiçbir anında olmadığı kadar hazır durumdadır; Ancak ve lakin bizim sunumumuz ve tebliğimiz son derece zayıf ve dahası hiç sarih değildir. Devrimci sunumumuz oldukça soluk kalıyor; tam teşekküllü ve net olamıyor. Bütün bunlardan ötesinde, bizim fikir arzımız, sağlam bir organik kurgunun ve kurumsal bir aklın ürünü olamıyor. Aslında gerçek şu ki; bizler; bizi duymaya hevesli ve üstelik nüfus olarak da devasa bir orana tekabül eden o tabanımızla, samimi ve organik bir iletişim köprüsü inşa edememişiz ve bu tarihi mesajı da onlara iletememiş bulunuyoruz. Bütün bunlar, bizim kendi devrimci cephemizdeki asıl, yapısal defolarımızdır. Şayet biz, bu derinleşen zafiyetlerimizin bir kısmını bile gidermeyi başarabilirsek, emin olun İran'ın önündeki o siyasi vizyon, çok kısa yıllık bir periyot zarfında bütünüyle şekil değiştirecektir; lakin, bütün bu tablo bütünüyle mevcut koşullara ve gidişata bağlıdır.
- İslam Devrimi'nin İkinci Adımında, Devlet İnşası Evresini Aşmaktan Başka Hiçbir Çaremiz Yoktur
Fars Haber Ajansı: İnkılap Rehberi, yayınladığı bu İkinci Adım bildirisinde, bir defa daha Yeni İslam Medeniyeti hedefine vurguda bulundu. Ve yine biliyorsunuz ki bundan birkaç sene öncesinde de bizzat Yeni İslam Medeniyetine ulaşmanın merhalelerini beş aşamaya ayırdığında, bizim henüz üçüncü merhalede; yani İslami Devlet fazında tıkandığımızı açıkça ifade etmişti. Peki bugün geldiğimiz noktada şunu iddia edebilir miyiz; şu anda bütün toplumun boğuştuğu o devasa ekonomik buhranlar, bizzat o devlet inşası aşamasındaki o tıkanıp kalmanın doğrudan bir neticesi midir?
Zerşinas: Kesinlikle, bizim içine düştüğümüz asıl temel dert ve problemimiz tam da budur, evet.
- Seçimlerin Nihai Çıktısı, İnkılapçı Güçlerin Yürütme Erkinde Mutlak Bir İradesini Temin Etmelidir
Fars Haber Ajansı: Peki, bizim devrimin bu İkinci Adım aşamasında bu tıkanık fazı geride bırakma şansımız var mı?
Zerşinas: Aşmak mecburiyetindeyiz; kesinlikle başka bir seçeneğimiz yok. Bunu bugüne dek neden başaramadığımız meselesine gelirsek, temel sebep az önce konuştuğumuz hususlara dayanır. Hükümet mekanizması, makro toplumsal trendlerin bir tezahürüdür. Eğer biz bu makro sosyal dinamikleri, yani devrimci düşünce vizyonunu halkın bilincine kalıcı bir şekilde entegre edip benimsetebilirsek önümüzdeki o çok ciddi sınavı başarıyla geçebiliriz. Bu sınav da her dört yılda bir kurulan seçim sandıklarıdır.
Eğer gerçekten başarılıysak, siyasal seçim süreçlerini öyle zekice dizayn etmeliyiz ki bu sınavın çıktısı, devrimci elit güçlerin yürütme erkinin kalbine nüfuz etmesiyle sonuçlansın. Ülke olarak asgari on yıllık, kesintisiz bir periyoda şiddetle ihtiyacımız var. Şayet bir gün böyle bir tablo tahakkuk ederse neoliberal altyapıların tamamı kökten yerle bir olup dönüşecektir. Lakin tek bir şartla: Elimizde liyakate dayalı devrimci bir reçetemiz bulunmalı ve biz bu devrimci aklı, sandıktan çıkıp o koltuğa oturduktan sonra sahada tavizsizce hayata geçirmeliyiz.
Öte yandan bu beklentimizi gerçeğe dönüştüremezsek o meşhur devlet inşası sarmalında büyük bir çıkmaza düşmeye devam edeceğiz; bu, acı bir hakikattir. Neden mi? Çünkü İslam Cumhuriyeti'nin devlet inşası süreci, kendi anayasal felsefesindeki demokratik halk egemenliğine dayanan bir vizyon üzerine bina edilmiştir. Günün sonunda hükümetin hangi program ve hangi reçeteyle yönetileceğini belirleyen yüce merci, bu halkın ta kendisidir.
- Şayet Altyapıları Değiştirebilirsek, İnanın ki Eğilimler de Belli Bir Ölçüde Kökünden Dönüşecektir
Fars Haber Ajansı: Peki, yapısal değişimler bizim bu bahsi geçen üçüncü merhaleyi aşmamızda ne derece etkili bir rol oynayabilir? Hatırlarsanız Devrim Lideri de birkaç sene evvel tam da bu hususa atıfta bulunmuştu.
Zerşinas: Evet, yapısal değişimler devlet mekanizmasında elbette birtakım değişiklikler ihdas edebilir; fakat bu, anayasal çerçevenin kendisine tabidir. Sorunuz doğrudan anayasa hukukunun alanına giren bir meseledir ve şu an sohbetimizin bütünüyle dışındadır. Lakin genel bir değerlendirme yapmak gerekirse her türden makro yapısal reform, günün sonunda belli alanlarda bir rahatlama yaratma veya tam aksine birtakım engeller çıkarma potansiyeli barındırır.
Şayet bizler birtakım altyapıları belli bir dereceye kadar revize edebilirsek şüphesiz eğilimler ve makro gidişat da kısmen dönüşüme uğrayacaktır; bunda zerre kadar şüphe yoktur. Fakat ben bu mülakat boyunca aslen mevcut statüko çerçevesinde konuşuyorum. Mevcut idari yapı bünyesinde ve bu demokratik halk egemenliği mekanizması zemininde, devrimci paradigmanın ve asıl devrimci yönetimin yürütme erki üzerindeki tahakkümünü belli bir süreç içerisinde tahkim etmekten başka kurtuluşumuz kesinlikle yoktur.
İşte o vakit, eğer biz 10-12 yıllık o büyük fırsat aralığında temel altyapısal adımları fiiliyata dökebilirsek her şey değişir. Sözgelimi bu muazzam fırsat zarfı içerisinde İran'ın makroekonomik altyapısı, bugün içinde bocaladığı neoliberal reçeteye dayanan sözde modern ekonomi kimliğinden sıyrılıp sosyal adalet eksenli ve İslami-İrani temelli yepyeni bir ekonomi modeline bürünebilirse; buna paralel olarak ülkenin çarpık sınıfsal dokusu da hızla altüst olup bambaşka bir forma kavuşacaktır. Dahası, kültür arenasındaki birçok gidişat dahi hızla temelden değişime uğrar.
Kaldı ki söz konusu bu dar zaman periyodunda, kültür alanındaki birtakım egemen ve asli süreçleri kökünden değiştirmemiz elzemdir. Şunu demek istiyorum: Medya dünyasında ve algı sahasında boğuştuğumuz devasa sorunlar, yumuşak savaş akımının ülkedeki tüm hayati makro kültürel süreçlerin kumandasını kendi avucunda tutmasından kaynaklanmaktadır. Ülkede uygulanan ana kültürel politikalar, bütünüyle bu yumuşak savaş lobisinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde kanalize edilmektedir. Lütfen birbirimize nezaket göstermeyelim, bu acı bir hakikattir.
Yani bugün devletten en büyük desteği devrimci cenah veya İnkılap Rehberi'nin tabiriyle "Mümin ve İnkılapçı" akım görmüyor; tam aksine bu desteği sadece yumuşak savaş cephesinin ta kendisi görüyor. İşte bu yadsınamaz bir realitedir. Şayet biz bu çarpık süreçleri bütünüyle durdurup değiştiremezsek feci neticeler aynen bu şekilde yola devam edecektir.
- Liberallerin, Ülkenin Kültürel ve Ekonomik Mekanizmalarına Tahakküm Etmesi Devrimin En Büyük Hatasıdır / Revizyonizme Kapılmamak, İslam Devrimi'ni; Rus, Fransız ve Çin Devrimlerinden Ayıran Ontolojik Farktır
Fars Haber Ajansı: İkinci Adım Bildirisi’nde, bilhassa belli bir siyasi cenahın medyasının yoğunlukla odaklandığı çok kilit bir nüans var. O da devrimin, geçmişte yaptığı hataları ıslah etmeye daima hazır olduğu gerçeğidir. Peki, size göre Devrim Lideri'nin "ıslah edilmeli" diyerek vurguladığı o meşhur hatalar nelerdir?
Zerşinas: İnkılap Rehberi'nin bu meşhur ifadelerinde son derece mühim ve temelli bir husus mevcuttur. O da şudur: Devrim, asla revizyona kapılmaz lakin pratik hatalarını ıslah etmeyi daima görev bilir. Daha evvel de anlattığım gibi İslam Devrimi'nin; Çin, Fransa ve Rusya devrimlerinden ontolojik olarak ne kadar farklı bir boyutta olduğunu kanıtlayan asıl felsefi fark da tam olarak budur. O saydığım üç devrim de revizyonizm girdabına paçalarını kaptırdı. Oysa İslam Devrimi, tarihin bu noktasına dek revizyona uğramamıştır. Devrim Lideri'nin önümüze çizdiği muazzam ufuk da revizyona asla geçit vermeyecek bir ufuktur. Lakin elbette ıslahat bambaşka, pragmatik bir konudur.
Siz dahi hayatta attığınız her adımda, isteseniz de istemeseniz de fıtrat gereği uygulama sahasında mutlaka irili ufaklı birtakım yanılgılara düşersiniz. Bizim kendi tarihimizdeki hatalarımızdan biri de yeterli önlemi almayıp neo-liberallerin ülkenin bütün kültür arenasına bu derece musallat olmasına müsaade etmemizdi. Maalesef aynı şekilde bu zümrenin, ülkenin devasa ekonomik şah damarına da tahakküm etmesine göz yumduk. İşte bu gaflet, tarihimizdeki makro hatalarımızdan birisidir. Düşünsenize; devrimin üzerinden koca bir kırk yıl geçmiş olmasına rağmen, Pehlevi döneminden kalma o sözde-modern ekonomik altyapıya hâlâ el atmamış ve onu devrimci bir formatta dönüştürmemiş olmamız devasa bir hatadır. Kabul edelim ki bunların hiçbiri öyle sıradan, görmezden gelinebilecek ufak pürüzler falan değildir. Yine mesela, "Yumuşak Savaş" kuşatmasıyla mücadele etme hususunda gösterdiğimiz pasifizm ve programsızlık da başlı başına feci bir hatadır.
Dahası, bugün kendi sesimizi ve devrimci mesajımızı gram kekemelik çekmeden topluma doğrudan aktarabilecek o medya altyapısını hâlâ kurgulayamamış olmamız bir başka hatamızdır. Bugün idaredeki bürokratik yönetim kadrolarımızın birçoğu liyakatsizdir ve bu şahısların o makamlara oturtulması bir hatadır; zira bu şahıslar asla o makamlarda bulunmamalıydı. Fakat şunu iyi bilmeliyiz: Bütün bu saydığımız hatalar, "ıslah edilebilir" kategorisindedir. Bu hataları düzeltmek, kesinlikle devrimin asli varoluşsal mahiyetini zerre kadar zedelemez; tam tersine, ıslah oldukça o mahiyeti çok daha güçlendirir ve pekiştirir.
Bütün bu meselelerden asıl kastım bunlardır. Rehberin bu konudaki sözü, kelimenin tam anlamıyla kusursuzdur ve mutlak surette doğrudur. Kanaatimce söz konusu bildirinin en büyük dönüm noktalarından biri tam da burasıdır; gerçekten muazzam bir vizyondur. Devrimin bu hataları bizzat ıslah etmesi gerekir. Ortada meydana gelmiş bir dizi hata silsilesi vardır. Ancak bu hatalar sadece şu istikamette cereyan etmiştir: Bizim çok daha devrimci davranmamız gereken yerlerde, bunu yapmamış olmamızın doğurduğu pratik hatalardır. Yani bizim asıl dev hatamız tam da budur.
Fars Haber Ajansı: Bize ayırdığınız bu vakit için minnettarız.
Zerşinas: Asıl ben gösterdiğiniz nezaket ve bana sağladığınız bu fırsat için sizlere teşekkür ederim.
Kaynak: https://qudsonline.ir/x7wn7
Çeviri: Medya Şafak