ÖZEL: Hanok’un (Hz. İdris) Kitabı (Book of Enoch) ve İmam Mehdi’nin Zuhuru
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 10.06.2026
Sümer Kral Listesi'ndeki Enmeduranki/Adapa figürlerinin Hz. İdris ve Hz. Âdem ile olan tarihsel-dilbilimsel bağlamı, yazının ve astronominin kökenleri.
Irak ve Dünyadaki İlk Resul: Altıncı Vasi Hanok/İdris (a.s.)
El-Mülteka programına hoş geldiniz. Ben Haydar es-Salami. Başlangıçta araştırmacı, düşünür Seyyid Sami b. Seyyid Cabir el-Bedri'nin özgeçmişinden bazı satırbaşlarını aktarmak istiyorum. 1945 yılında Bağdat'ta, Şarkiye Karada'sında doğdu. Bağdat Üniversitesi'nde Tıp okudu ancak Saddam rejiminin baskıları nedeniyle okulu bırakarak Kuveyt'e, oradan da mukaddes Kum şehrine yöneldi. Ardından 2000 yılında İngiltere'nin başkenti Londra'ya geçti. Diktatörlüğün yıkılmasından üç ay sonra, 2003'te Bağdat'a döndü ve Necef'e yerleşti. Eski Doğu dilleri üzerine eğitim aldı. Arapça, İngilizce ve Farsçayı iyi derecede bilirken; İbranice, Akadca, Sümerce, Süryanice ve Ermeniceyi akademik/bilimsel araştırmalarında kullanmaktadır. Farklı bilim, sanat ve kültür alanlarında kırkı aşkın telif eseri bulunmaktadır.
Programa tekrar hoş geldiniz. Bu bölümde benimle birlikte olan değerli konuklarımı ağırlamaktan memnuniyet duyuyorum. Hoş geldiniz. Ayrıca değerli araştırmacı Seyyid Sami'yi de ağırlamaktan onur duyuyorum. Hoş geldiniz Seyyidim, söz sizde, araştırmanızın özetini dinleyebiliriz.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Nebilerin ve resullerin en şereflisi Muhammed'e ve onun tertemiz Ehl-i Beyt'ine salat ve selam olsun.
Bu bölümdeki konumuz, ilk resul olan Hz. İdris'tir. Çivi yazılı kaynaklar ondan bahseder; nitekim Sümer Kral Listesi, insanlığın elindeki en değerli belgelerden biridir. Zira yeryüzünde, özellikle de Irak coğrafyasında hayatın kendileriyle başladığı "On Seçkin/Safi" isim ve ilk varoluş (neş'et) hakkında temel, önemli ve kıymetli sosyolojik/tarihsel bilgiler sunar. Özellikle Alüvyal Ova'da (Sehl-i Rusubi) ve tam olarak bu ovanın platosunda ortaya çıkmışlardır. Bu bölgenin başkenti Kûfe'dir. Kûfe, Babil topraklarındaki bu alüvyal platonun en yüksek ve eşsiz parçasıdır. Babil bölgesi ile de, Eritre Denizi'nden (yani Basra Körfezi/Kızıldeniz hattı) Samarra'ya kadar uzanan eski Irak sınırları kastedilir. Kûfe bu sınırlar içerisindeki en değerli alandır.
İdris (a.s.), çivi yazılı metinlerde "Enmeduranki" (En-me-dur-an-ki) adıyla anılır. Sümerce gramer kurallarına göre başına "En" (Efendi) eklenir. İsmin anlamı; "Gökyüzünde ikamet eden" veya daha kesin bir tarihsel çeviriyle "Gökyüzüne yükseltilen" (Mi'raca çıkan) demektir.
Görünüşe göre daha sonraki süreçte, takipçilerinin veya sıradan insanların çoğu onun gökyüzünde ikamet ettiğine inandılar. Yahudi teolojisindeki peygamber kıssalarında da bu bilgiye rastlarız. Kutsal Kitap metinlerinde Yunanca "Enoch" adının çevirisi olan "Hanok" ismiyle geçer. İskender döneminde Babilli tarihçi Berossus tarafından okunan çivi yazılı belge onu "Edoranchus" (İdrakus) olarak nitelendirir ki bu, Sümerce Enmeduranki isminin çevrilmiş veya alternatif hale getirilmiş şeklidir.
Bu adlandırmalar "İdris" ismine oldukça yakındır. Kur'an-ı Kerim de İdris lafzını kullanarak şöyle buyurur: "Kitapta İdris'i de an. Şüphesiz o, özü sözü doğru olan bir peygamberdi" (Meryem, 56). Kur'an onun peygamberliğini açıkça belirtir. Sümer belgelerinin belirttiği gibi, o kesinlikle Nuh'tan öncedir; Âdem'den itibaren yedinci sıradadır. Sekizinci isim oğlu Metuşelah, dokuzuncu isim Lamek ve onuncu sırada ise kutsal kitaplar ile Kur'an'daki adıyla Nuh gelir.
Bu peygamberler (Âdem'den İdris'e ve Nuh'a kadar) söz konusu Alüvyal Ova'da yaşamışlardır. Bir rivayete göre Âdem, Kûfe'nin bulunduğu arazide yaratılmıştır. İbrani ve çivi yazısı gelenekleri, ilk insanın burada yaratıldığını ve "Adn (Eden) Cenneti"nin bu Alüvyal Ova'nın yanında olduğunu doğrular. Akadcada "Adn" kelimesi cennet veya özel bir bahçe anlamına gelir. "Adn" aslında coğrafi bir varoluşu imler. Daha sonra "ikamet edilen yer/makam" anlamını kazanmış ve Kur'an'daki şekliyle inananların ebediyen kalacağı mekânlara dönüşmüştür.
Önemli olan husus, Allah'ın Âdem'i bu bölgede yaratmış olması ve onun burada yaşamasıdır. İmam konumundaki oğulları da burada yaşadı. Ancak süreç, Kabil ve oğullarının eliyle dinsel paradigmanın tahrif edilmesine ve meleklerin "insana secde eden varlıklar" konumundan "insanın taptığı varlıklar" konumuna geçmesine kadar ulaştı. Bu devasa bir sosyolojik kırılma ve devrimdi. Doğa kanunları dediğimiz şey, aslında Allah'ın yasalarına (sünnetullah) göre hareket eden meleklerin kozmik fenomenler üzerindeki yetkileridir. Evreni yöneten meleklerin varlığına inanmak ile doğa kanunlarına inanmak arasında bilimsel bir çelişki yoktur; yasalar, meleklerin Allah'ın emriyle işleyen düzeninin rasyonel yansımasıdır.
Ancak insanlık zamanla yozlaştı. Vahiy yoluyla elde ettikleri bu ontolojik bilgiyi, yani Allah'ın doğa olaylarını melekler aracılığıyla yönettiği fikrini zamanla çarpıttılar. Âdem'den sonra Allah'ın tayin ettiği vasıtayı (Habil'i) reddeden ve otoriteye boyun eğmeyen Kabil ve ardılları, doğa olaylarını kontrol eden bu varlıkları birer şefaatçi edindiler. "Rızık ve ölüm onların elindeyse neden onlardan şefaat dilemeyelim?" düşüncesi, zamanla melekleri Allah'ın yanında ilahlar ve rabler konumuna yükseltti. Bu, fıtrattan ve teolojik doğruluktan sapmaydı; Şeytan'ın ideolojik hegemonyasıydı. Daha da ileri giderek yaratıcı figürünü dondurup tüm rablik yetkilerini meleklere atfettiler. Bu Kabil soyunun yanında elbette doğru çizgi de (Şit soyu) varlığını sürdürüyordu. Sıra İdris'e (Hanok) geldiğinde, Allah onu gönderdi. Başlangıçta takiyye yaparak (gizlenerek) yaşıyor ve yeryüzünde Allah'a ibadet ediyordu. Ardından Allah ona toplum içinde sosyo-politik bir eylem başlatmasını emretti. O da Alüvyal Ova'da harekete geçti. İslami rivayetler, bu bölgenin İdris'in vatanı olduğunu söyler. İdris insanlığı aydınlatmayı başardı; ilahi bir yasa (kanun) üzerine kurulu ilk devleti/toplumu o inşa etti. Kabil'in soyuna ve Şit'in soyundan sapanlara karşı siyasal ve kültürel bir zafer kazandı. İnsanlık olarak bugün onun kitabının (Hanok'un Kitabı) bir kopyasına sahip olmamız büyük bir şanstır.
Çağdaş tarih araştırmalarında ve akademik kitaplarda İdris hakkında çeşitli çalışmalar vardır. Örneğin, Dr. Hoda Darwish'in "Eski Mısır, Yahudilik ve İslam'da Allah'ın Peygamberi İdris", Ahmed Ghassan'ın telifleri veya Yahudi mitolojisi üzerine yazılan eserler mevcuttur. Bunlar faydalı çalışmalardır; ancak doğru bir tarihsel okuma derinlikli bir metodoloji gerektirir. Ben, bu kaynakları birleştirerek elde ettiğimiz tarihsel sonuçları sunuyorum: O, ilk elçidir (ilk resul).
Kadim tarihçiler de bunu teyit eder. Örneğin 1070 yılında vefat eden Endülüslü tarihçi İbn Sâid el-Endelüsî, onu Babil bölgesine nispet eder ve "Hermes" veya "Babil Hermes'i" olarak adlandırır. Samî dillerde 'H' ve 'E' sesleri dönüşümlüdür, bu yüzden İdris/Hermes eşleşmesi yapılır. Ona nispet edilen Boylam ve Enlem (Astronomi) gibi kitaplardan bahseder ve Tufan öncesindeki tüm bilimsel gelişmelerin ondan çıktığını söyler.
Bazı modern Mısırlı araştırmacılar İdris'i Mısır panteonundaki Osiris ile özdeşleştirme eğilimindedir. (Tarihsel verilerle örtüşen kısımlar Osiris'in paramparça edilip dağıtılması mitidir.) Ancak bugün iddia ettikleri Osiris/İdris eşleşmesi Mısır mitolojisine aittir. Aslında Sümerce ve Babilce'deki İdris ismi ile Mısır Osiris'i arasında sondaki harfler dışında dilbilimsel bir bağ yoktur.
İbn Kesir "el-Bidaye ve'n-Nihaye" adlı eserinde, onun Âdem'den sonra nübüvvet verilen ilk insan olduğunu söyler ki bu teknik bir hatadır; zira Şit vb. hepsi peygamberdi. Ancak Nesefî, tefsirinde doğru bir ifadeyle şöyle der: "O, Âdem'den sonra gönderilen ilk resul/elçidir. Kalemle ilk yazan, ilk elbise diken, yıldızlara ve matematiğe ilk bakandır." Bütün kaynaklar, İdris'in bu bölgede (Necef, Kûfe ve Fırat'ın batı yakası) ilmi geliştirdiği ve dünyaya yaydığı konusunda hemfikirdir. Allah onu güney Irak toplumuna bir elçi olarak göndermiş ve dünya halkına isabet edecek bir azabı (Nuh Tufanı'nı) önceden haber vermesini istemiştir. Tıpkı Hz. Muhammed'in (s.a.a.) kendisinden sonra kopacak kıyamet azabını haber vermesi gibi.
Yahudi âlimleri onun göğe yükseltildiğini belirtirler, ancak bazı efsanelerde abartılı ve tanrılaştıran ifadeler bulunur. Bizim ulaştığımız tarihsel gerçek şudur: Onun zamanında adalet yayılmış, bir devlet, bir toplum ve bir kitap ortaya çıkmıştır. Bugün elimizde olan "Hanok'un Kitabı", Katolik Kilisesi tarafından 'apokrif' (sahte/sonradan uydurma) kabul edilirken, Etiyopya (Habeş) Kilisesi tarafından temel kanonik bir metin sayılmıştır. Modern çağda insanın bu kitabı okuması oldukça faydalıdır. Kur'an'da yer alan "kozmik olgular üzerinden Allah'ı tefekkür etme" mantığını bizzat ilk peygamberin kitabında bulabilirsiniz.
Yine Kur'an'ın "Allah peygamberlerden ahit almıştı: Size kitap ve hikmet verdikten sonra beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber gelirse..." (Âl-i İmrân, 81) ayetinin yapısal karşılığını Hanok'un Kitabı'nda (91-93. bölümler arası) insanlığın sosyo-politik geleceğine dair kısımlarda görürüz. Elimizde ilk peygamberin kitabı ile son peygamberin kitabı var ve bunları karşılaştırmak muazzamdır.
Elbette bu, kitabın kısmen tahrifata uğramadığı anlamına gelmez. Ancak bu metin Mesih'in (İsa) doğumundan önce de vardı ve bu tarihsel olarak çok önemlidir. Metin Mesih döneminden, İsrail'in durumundan, Beytülmakdis'in yıkılmasından ve Seçkin Kuşak'ın (Cîlü'l-Muhtar) dağılmasından bahseder. Açıkça kehanetlerde bulunur. "Yedinci haftada Allah, sonsuz adalet ağacından (İbrahim) seçkinler tayin edecektir" der ve bu gerçekleşmiştir. Sekizinci haftada inkâr edenlerle savaşmaları için onlara kılıç teslim edileceği şeklindeki ifadeler ise (İslami dönem) yine tarihsel bir gerçekliğe işaret eder. Kitaptaki (91. ve 93. bölümler) bu "gelecek vizyonu"nun sağlamasını hem Tevrat hem de Kur'an aracılığıyla yapabiliyoruz.
Demek ki, insanlığın bundan binlerce yıl önceki (Nuh'tan öncesi) düşünce yapısını ve felsefesini analiz edebiliyoruz. Bu kitap aracılığıyla, ilk peygamberlere iman eden insanların entelektüel düzeylerini okuyoruz. Arkeolojinin sunduğu perspektif ile dini vizyon arasındaki uçurumu da böylece görebiliyoruz. Biz günümüz insanları olarak teknolojide çok ilerledik diye, dinsel tasavvurların bilimsellikten uzak olduğunu sanıyor ve Batı'nın materyalist tarih anlayışına teslim oluyoruz. Teknolojik üstünlüklerinin, geçmişe dair fikirlerinin de mutlak doğru olduğu yanılgısını doğurmasına izin veriyoruz. Bu büyük bir metodolojik hatadır.
Sözü sorularınıza bırakıyorum. Sunduğum çerçevenin özeti ile ilgili metinler mevcut, dilerseniz okuyabiliriz. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun, Nebilerin şereflisi Muhammed'e ve Ehl-i Beyt'ine salat ve selam olsun.
[Sunucu] Siz de sağ olun Seyyidim. Şimdi tartışma ve soru-cevap bölümüne geçiyoruz. Ortaya koyduğunuz tespitler oldukça yenilikçi ve değerli.
[Katılımcı Sorusunun Özeti] Seyyidim, araştırmacıların İdris'in bir öğretmen/kral olduğu ve kalemle yazan ilk kişi olduğu konusunda hemfikir olduğunu söylediniz. İslam kaynakları da onun kalemle ilk yazan kişi olduğunu ifade ediyor. Ancak genel kabul, Sümerlerin yazıyı icat ettiği yönündedir. Sümerler ile İdris arasında birkaç bin yıllık bir zaman farkı var. Bu kronolojik problemi nasıl çözüyorsunuz? Yazının icadı kime ait?
[Seyyid Sami el-Bedri] Arkeologlar ve eskiçağ tarihçileri, yazının ilk olarak tapınaklarda ortaya çıktığı konusunda hemfikirdir; yani kökeni dinseldir. Dini metinler de kalemle ilk yazan kişinin İdris olduğunu söyler. Dolayısıyla yazının kökeni hem dini hem de nebevidir. Ayrıca Sümer Kral Listesi, Âdem'den Nuh'a kadar uzanan süreci kapsar. Bu, Sümerlerin atalarına dair kendi inançlarıdır; Irak topraklarındaki geçmişlerini tufan öncesi (10 isim) ve tufan sonrası olarak ayırırlar.
Sümer kültürü, Âdem ve İdris isimlerini bize farklı fonetik kalıplarla aktarmıştır. İlk isim olarak 'Alulim' (Âdem) ve sonrasında Sümerce 'Adapa' (yazı tableti) ismi geçer. O 'kitabın babası', yani ilk yazan kişidir ve onu olağanüstü ahlaki ve bilimsel vasıflarla tanımlarlar. Dolayısıyla Sümer metinleri, (İdris'i Enmeduranki/Gökte ikamet eden) olarak kaydederek dinsel ve nebevi geleneğe aslında arka çıkmış olmaktadır.
[Katılımcı Sorusunun Özeti] İdris'in (a.s.) göğe yükselmesi mevzusu; yeryüzünden diri olarak mı yükseldi ve orada mı kaldı?
Hanok'un Kitabı, yedi kat göğü tıpkı Hz. Muhammed'in (s.a.a.) mi'racını anlatan İslami metinlerde olduğu gibi detaylıca tasvir eder. Ancak Yahudi mitolojisine göre göğe yükselmiş ve orada kalmıştır, bu teolojik bir yanılgıdır. Çünkü mi'rac, yükseliş ve iniş (dönüş) içerir. Hanok'un Kitabı’ndaki güçlü karineler, onun son günlerinde Ehl-i Beyt'ini (ailesini, 3 vasisini ve oğlu Lamek/Nuh'u) çağırıp, "Kardeşlerinizi toplayın, göksel tabletlerde okuduklarımı size aktarayım" dediğini gösterir. Bu da onun göğe yükseldikten sonra yeryüzüne döndüğünü ve dinî mirasını bıraktığını açıkça gösterir.
[Katılımcı Sorusunun Özeti] Yazının icadı konusuna bir ek. İdris'in kitabı yazdığı ve astronomi/hesap ilmini başlattığı söyleniyor, bu nasıl mümkün oldu?
Gök burçlarını ve zaman ilmini öğrettiği açıktır. Babil'in felsefi ve astronomik birikiminin temelinde peygamberler yatar. Zira dinsel hac ritüelleri için zamanın, ayların ve yılların hesaplanması Âdem'den beri zorunluydu. Allah'ın "Gece ve gündüzü iki ayet kıldık... yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye" (İsrâ, 12) ayeti bu hesabı meşrulaştırır.
[Katılımcı Sorusunun Özeti] İdris'in kitabının günümüz dillerine akademik çevirileri ve araştırmaları mevcut mu? İnternetteki bahsettiğiniz kitap ne ölçüde güvenilirdir?
İngilizce ve Habeşçe (Etiyopya dili) nüshaları üzerinde mükemmel karşılaştırmalı çalışmalar var. Ne yazık ki İslami literatür bu metne çok geç açıldı. Kaynağının sadece Yahudiler olduğu şeklinde bir eleştiri gelebilir; ancak bu metin Ölü Deniz (Kumran) Yazmaları ile Hz. İsa öncesi dönemdeki varlığını kanıtlamıştır. Ayrıca metnin sosyolojik ve teolojik materyalini Kur'an ve Tevrat üzerinden çapraz okuma ile doğrulayabiliyoruz. En önemli kısım 91. ve 93. bölümlerdeki geleceğe/İmam Mehdi'ye dair perspektiftir.
Metin günümüze Habeşçe ulaşmış olsa da, orijinali İdris ve Nuh'un dili, yani yeryüzündeki ilk dil grubudur. Bu da Irak'taki Akadca ve Sümerceye oldukça yakındır. Sümerlerin dışarıdan geldiği şeklindeki yaygın "mitolojik dağ" teorilerine karşılık, Dr. Nael Hannoun'un "Sümerlerin Hakikati" adlı eserindeki gibi, Sümerlerin Irak'ın otokton halkı (Nuh'un soyu) olduğu tezi bugün giderek güçlenmektedir ve biz de bunu destekliyoruz. Bahsedilen "mitolojik dağ", Necef coğrafyasını imlemektedir.
Sümer kültürü zamanla tahrifata uğradı. Gılgamış ve Atrahasis destanlarındaki Tufan anlatısı, içindeki politeist/şirk unsurlar çıkarıldığında Nuh Tufanı’nın bozulmuş bir versiyonudur. İdris'in soyundan gelen ve onun doktrinini yaşatan toplum, yozlaştığı için Hz. Nuh zamanında helak edildi. Mirası yalnızca Ehl-i Beyt'i (vasileri) tarafından korundu. İlahi müdahale olmasaydı peygamberlerin tüm mirası (İsrailoğulları'nda da olduğu gibi) yok olur giderdi.
Benim geliştirdiğim tarihsel teoriye göre, Hanok'un Kitabı'nı yüz yıl ölüp diriltilen Hz. Üzeyir (Ezra) ortaya çıkarmıştır. İsrailoğulları esaretten dönüp Pers (Ahameniş) imparatorluğu tarafından desteklendiklerinde, Üzeyir onları bu kitapla eğitti. Ancak bu metin daha sonra yine parçalandı ve bazı kiliseler tarafından sahte (apokrif) ilan edildi. Dolayısıyla bu metin sadece bir "Yahudi mirası" değil, tahrifata uğramış olsa da temelde İsrailoğulları içindeki peygamberlik mirasıdır ve kritik bilgiler içerir.
[Katılımcı Sorusunun Özeti] Çivi yazılı metinlerde İdris'in adına dair arkeolojik buluntular var mı? Bir de kitap tahrifata uğradıysa günümüze nasıl ulaştı?
Çivi yazılı metinlerde "Enmeduranki" (Âdem'den sonraki 7. isim) olması dışında doğrudan arkeolojik bir metin yoktur. Kitabın aslı kayıptır; tıpkı Hz. İbrahim'in sahifelerinin de ortadan kaybolması gibi. Eğer Kur'an ve Tevrat bahsetmeseydi, o sahifeleri de hiç bilmeyecektik. Hz. İsmail'in soyuna duydukları siyasi/etnik kin nedeniyle gerçekleri nasıl gizlediklerini görüyoruz.
Hanok'un Kitabı'nın günümüze ulaşmasını sağlayan şey, MÖ 457 civarında Pers İmparatoru I. Artahşasta zamanında Hz. Üzeyir'in bu metni yeniden dolaşıma sokmasıdır. Daha sonra yine tahrif edilip raflara kaldırılmıştır, ancak çağdaş araştırmacılar metnin parçalarını birleştirerek yapıyı yeniden kurmaktadırlar. Bu yüzden metnin içerdiği "Tarihin On Aşaması" gibi vizyonları doğrudan kabul etmek yerine Kur'an ve Tevrat'ın ışığında test etmeliyiz.
Putperestlik tarihsel olarak İsrailoğulları'ndan çok İsmailoğulları (Araplar) ile ilişkilendirilmiştir. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyolojik gerçekler ve metinler gösteriyor ki, putperestlik (şirk) Hz. İsmail'in soyunda olduğu kadar, Hz. Musa'ya inanan ve Tevrat'a uyan İsrailoğulları'nda da yaygındı. Hatta Musa döneminde (Buzağı olayı) ve Süleyman'ın (a.s.) vefatından sonra siyasi güçlerinin zirvesindeyken bile puta taptılar. Kur'an'ın İlyas peygamber diliyle, "Siz Ba'l'e (puta) tapıp en güzel yaratıcıyı bırakıyor musunuz?" (Sâffât, 125) demesi bunun kanıtıdır. Hatta onların taptığı 'Ba'l' isimli put ile İsmailoğullarının taptığı 'Hübel' aslında dilbilimsel ve teolojik olarak aynı kültün yansımasıdır. Kısacası sapma her iki tarafta da yaşanmıştır.
[Sunucu] Değerli araştırmalarınız ve zihnimizdeki karanlık noktaları kitaplarınız, çalışmalarınız ve programlarımız aracılığıyla aydınlattığınız için çok teşekkür ederiz. Saygıdeğer katılımcılara ve değerli izleyicilere de teşekkür ediyorum. Başka bir programda görüşmek üzere, Allah'a emanet olun.
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=P5UEdXk-DU0
İkinci Bölüm
Hanok'un Kitabında (Sifr-i Uhnuh) Haftalar Vizyonu ve Hz. Mehdi’nin Zuhuru
Seyyid Sami el-Bedri
"Hz. İmam Mehdi (a.s.) ne zaman zuhur edecek? Belki binlerce yıl sonra." Mehdevî öngörü (fütüroloji) bilimine sahip olan birinin vereceği sosyolojik cevap bu değildir. İmam (a.s), "Biz tarih vermeyiz, ancak ondan önce bazı tarihsel göstergeler (alametler) vardır" demiştir. Peki bu göstergeleri nereden bulacaksınız? İdris'in Kitabı olarak da bilinen Hanok'un Kitabı (Book of Enoch) adında bir metin var ve bu metin söz konusu alametleri açıklıyor. Eğer bu metne aşina değilseniz, çağdaş dönemdeki tehlikeli sosyo-politik olgularla yüzleşmeye henüz hazır olmadığınız anlamına gelir. İnternete "Hanok'un Kitabı" yazarsanız karşınıza çıkar; içinde "Haftalar Vizyonu" (Apocalypse of Weeks) adında özel bir bölüm bulunur.
Haftalar Vizyonu'nda İdris'in; oğlunu, torununu ve torununun oğlu Nuh'u -ki Nuh'un o dönemki yaşının on civarında olduğunu tahmin ediyorum- toplayıp şöyle dediği aktarılır: "Toplanın ki, göğe yükseltildiğimde gördüklerimi size açıklayayım."
Ailesine şöyle der: "Ben birinci haftanın son yedisinde doğdum." Eğer Âdem'den İdris'e kadar olan dönemi 'birinci hafta' sayarsak, ikinci hafta Tufan dönemidir. Şöyle anlatır: "Bir tufan kopacak, insanlığın büyük kısmı yok olacak ve bir adam kurtulacak." Yorumcular bu kurtulan kişinin Nuh olduğunu belirtir. Ardından üçüncü hafta gelir; bu haftanın sonunda Allah bir adamı [Hz. İbrahim] seçer ve onun soyunu sonsuza dek bir "doğruluk ağacı" kılar.
Yedinci haftaya atlıyorum. Metin şöyle der: "Allah, doğruluk ağacından seçkinleri (ebrar) seçecektir." Bu noktada Sünni ekol, "Bunlar bizim grubumuz, yani Peygamber ve sahabilerdir" der. Şia ise "Hayır, bunlar Hz. Peygamber, Hz. Ali ve onun Ehl-i Beyt'idir" tezini savunur. Bu, üzerinde fiilen araştırma yaptığımız tarihsel ve teolojik bir meseledir. İdris'in Kitabı şöyle devam eder: "Sonra sekizinci hafta gelir. Seçkinlere, tüm karşıt güçlerle (inkârcı/muhalif cephe) savaşmaları için bir kılıç teslim edilir."
Burada İdris'in Kitabı konuyu özetler: "Seçkinler karşıt güçlere galip gelir, büyük servetler toplanır ve bu birikimle en büyük Tanrı Evi (Mabet) inşa edilir." Peygamber (s.a.a.) ise gelip bu tarihsel özeti detaylandırmıştır.
"Seçkinlere savaşmaları için kılıç teslim edilir" ifadesi, Hicret ile başlayan siyasi süreci imler. Şu an Hicri 1446 yılındayız. İdris'in kitabının üç kelimeyle özet geçtiği bu süreci Hz. Peygamber ayrıntılandırmıştır. "Zuhur cetveli"nin anlamı budur. Elimizde haftalara bölünmüş tarihsel bir paradigma var ve biz sekizinci haftaya ulaşmış durumdayız. Daniel'in Kitabı'nda sekizinci hafta için miladi 610 yılı verilir. "Senin halkın ve krallığın için yetmiş hafta belirlendi" metninde Allah, Daniel'e hitap eder: "70 hafta".
Bu durum, işledikleri ilk yozlaşmanın (fesad) ardından gelen ikinci cezalandırmaya dair bir kefarettir. 70 hafta, 490 yıl demektir. Bunu nasıl hesaplayacağız? İkinci cezalandırmadan, yani Roma İmparatoru'nun MS 135 tarihindeki müdahalesinden itibaren hesaplayacağız. 490 kamerî yılı şemsî yıla çevirmemiz gerekir; bu da 475 yıl yapar. 475'e 135 eklediğimizde 610 yılını elde ederiz. Metni okuyalım: "Peygamberlerin sonuncusu (Hâtemü'n-Nebiyyîn) gelsin ve En Kutsal Olan (Akdesü'l-Makdisîn) meshedilsin/atansın diye yetmiş hafta belirlenmiştir."
Bu ifadeler doğrudan Hz. Muhammed ve Hz. Ali'yi işaret eder. Hz. Muhammed peygamberlerin sonuncusu olarak, Hz. Ali ise ondan sonraki en kutsal siyasal-dini otorite olarak atanır. Bu bilgi günümüzde de mevcuttur. Bu metinler bizi 610 yılındaki peygamberlik misyonuna (bi'set) ulaştırmıştır. Bunun tarihsel kanıtı nedir? Hicaz Yahudilerinin, yani Yesrib (Medine) Yahudilerinin, Medine'deki diğer kabilelerle sosyo-politik sorun yaşadıklarında şöyle demeleridir: "Bir peygamberin gönderilme zamanı geldi, buraya, Yesrib'e hicret edecek, biz ona inanıp onunla birlikte savaşacağız."
Kur'an bu tarihsel vakaya nasıl yorum getirir? "Kendilerine o bekledikleri gelince..." (Bakara, 89), yani Ehl-i Kitab'a, Yesrib Yahudilerine... Muhammed'in (s.a.a.) o beklenen peygamber olduğunu anladılar. Kur'an bunu vurgular. Mekkeliler, Yesrib Yahudilerine "Muhammed'i kendi kitaplarınızda görüyor musunuz, gerçekten beklenen peygamber bu mu?" diye sorduklarında "Evet" cevabını verdiler. İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için açık bir kanıt değil miydi? Kur'an onların bu bilişsel durumunu, "Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar" (Bakara, 146) şeklinde ifade eder. Yani Yesrib'deki Yahudiler Hz. Muhammed'in (s.a.a.) peygamberliğini salt bir ihtimal olarak değil, kesin bir gerçeklik olarak tanıyorlardı; tıpkı bir kişinin falanca eşinden olma oğlunu şüphe etmeden tanıması gibi. Ancak onlara geldiğinde, kıskançlık yüzünden ve siyaseten inkâr ettiler.
Sonuç olarak, Hz. Muhammed'in (s.a.a.) detaylandırdığı bu tarihsel açılımla karşı karşıyayız. Âdem'den sekizinci haftaya kadar uzanan özet bir cetvelimiz var. Peygamber, 1400 yılı kapsayan bu sekizinci haftayı şu sözlerle detaylandırmıştır: "Benden sonra yedi büyük sosyo-politik kriz (fitne) konusunda sizi uyarıyorum. Birincisi Medine'den, ikincisi Mekke'den, üçüncüsü Şam'dan, dördüncüsü Yemen'den, beşincisi Doğu'dan, altıncısı Batı'dan gelecektir." Peki Batı'dan gelen kriz neydi? Napolyon geldi ve Akka'dan Siyonistlere "Siyasi bir varlık kurmak istemiyor musunuz?" çağrısı yaptı. Çünkü Batı'nın Yahudilerle sosyolojik bir sorunu vardı.
Peki bu altıncı krizin zamansal aralığı nedir? 1798'den 2025'e kadar, yani yaklaşık 200 yıl. Bunun ardından ne var? "Bunun hemen ardından yedinci kriz; Şam'ın merkezinden Süfyani" der. Peygamber burada bize 1400 yıllık bir tarihsel sürecin dökümünü yapmıştır. Böylece elimizde işaretlerden oluşan bir gösterge cetveli belirdi. Ben bu cetvele "Mehdevî Öngörü Bilimi" ve "Zuhur Cetveli" adını veriyorum. Çünkü bu, sadece zamansız işaretlerden ibaret değildir, bizzat zamanın akışını da içerir. Bu cetvele dayanarak tarihsel süreçte hangi noktada olduğumuzu tespit edebiliriz. Beşinci kriz olan Abbasi döneminde miyiz, yoksa altıncı kriz olan Siyonist evrede miyiz? Altıncı kriz 200 yıl sürdü. Dolayısıyla yedinci krizle aramızda çok uzun zaman kalmamıştır...
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=efCrx7zlll0
Üçüncü Bölüm:
Hanok'un Kitabı (İdris'in Kitabı) ve On Haftalık İnsanlık Vizyonu
Seyyid Sami el-Bedri
"Hanok'un Kitabı" (Book of Enoch) adında bir metin olduğunu biliyor musunuz? Bu metin, bizzat İdris'in kitabıdır ve Habeşistan (Etiyopya) Kilisesi tarafından resmi olarak kanonik kabul edilip benimsenmiştir.
Habeş Kilisesi'nin, Cafer b. Ebi Talib liderliğindeki ilk Müslüman muhacirlere yönelik siyasi ve teolojik tutumunu inceleyen biri, bu kilisenin şu Kur'ani sosyolojik tespiti tam anlamıyla pratikte sergilediğini görür: "İman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak 'Biz Hristiyanlarız' diyenleri bulursun." (Mâide, 82).
O dönem Habeş Kralı Necaşi, Cafer'i huzuruna çağırıp "Bana kendi kitabınızdan (Kur'an) biraz oku" dediğinde ve Cafer okuduğunda, Necaşi elindeki asayı işaret ederek, "Sizin inancınızla bizimki arasında şu çizgi kadar bile fark yok" demiş ve Kureyş'in diplomatik heyetini reddederek saraydan kovmuştur.
Bugün internet üzerinden kolayca erişilebilen ve bu kilisenin inanç sisteminde yer alan bu kadim kitap, insanlık tarihini Âdem'den tarihsel sona kadar "on hafta" (on aşama/dönem) şeklinde kategorize eder.
Kitaptaki "Haftalar Vizyonu" (Apocalypse of Weeks) bölümünü okursanız, yazarın (İdris/Hanok) şu tarihsel tanımlamayı yaptığını görürsünüz: "Ben birinci haftanın son çeyreğinde doğdum." Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü ve yedinci haftaları detaylandırmaya başlar.
Üçüncü hafta için şöyle der: "Allah bir adamı seçer ve onun soyunu sonsuza dek bir 'doğruluk ağacı' kılar." Bütün şârihlerin üzerinde ittifak ettiği üzere, müjdelenen bu figür Hz. İbrahim'dir.
Yedinci haftaya geldiğinde ise metin, "Allah, soyu sonsuza dek doğruluk ağacı kılınan bu adamın neslinden birtakım seçkinleri (ebrar/elit-iyi zümre) seçecektir" der.
Ardından bu seçkinlere, karşıt güçlerle (inkârcı/muhalif cephe) savaşmaları için bir kılıç (siyasi/askeri güç) verileceğini belirtir. İşte tam bu noktada teolojik yorumlar ikiye ayrılır: Sünni ekol bu seçkinlerin "Hz. Muhammed ve Sahabe" olduğunu savunurken, Şia bu seçilmiş zümrenin "Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt'i" olduğunu ifade eder. Metinlerin yapısal analizi yapıldığında bu okumaları savunmak zor değildir; ancak asıl mesele burası değildir.
İdris'in metnine göre sekizinci hafta Hicret'i imler. İdris, "Karşıt güçlerle savaşması için seçkinlere verilen bu kılıç galip gelecek, büyük servetler toplanacak ve bu birikimle en büyük Beytullah (Tanrı Evi/Mabet) inşa edilecek" diyerek tarihi süreci ana hatlarıyla özetler.
Bu aşamada İslami mirasa, yani Son Peygamber'in sözlerine baktığımda açık ve net bir beyanla karşılaşırım. Peygamber (s.a.a.) şöyle uyarıyor: "Benden sonra yedi büyük sosyo-politik kriz (fitne) konusunda sizi uyarıyorum. Birincisi Medine'den, ikincisi Mekke'den, üçüncüsü Şam'dan, dördüncüsü Yemen'den, beşincisi Doğu'dan, altıncısı Batı'dan, yedincisi ise Şam'ın merkezinden (Süfyani) çıkacaktır."
Benim burada yaptığım metodolojik işlem şudur: Hanok'un Kitabı'ndaki bu tarihsel vizyonu alıp, sekizinci haftadan sonrasına Hz. Muhammed'in (s.a.a.) detaylandırdığı bu 1400 yıllık kriz dönemlerini ekliyorum. Ortaya kusursuz bir "tarihsel ölçüt/cetvel" çıkıyor. Ben buna "Mehdevî Öngörü Bilimi" ve "Zuhur Cetveli" adını veriyorum.
Mevcut politik ve sosyolojik gerçekliği bu cetvelin ışığında okumaya başladığımda, elde ettiğim sonuçlar son derece aydınlıktır. Kendi tarihsel mirasına ve peygamberlerin bıraktığı bu birikime inanan bir Şii'nin, aydınlık bir gelecekten en ufak bir şüphe duymaması gerekir.
Seyyid Hasan Nasralllah'ın şehadetini ele alalım; Allah ona rahmet etsin. Onun gidişi diğerleri üzerinde inanılmaz bir itici güç ve uyanış yarattı. Evet, savaşın doğası böyledir; eylemler karşılıklıdır, vurursunuz ve vurulursunuz. Ancak onun dökülen kanı, kimsenin hayal edemeyeceği büyüklükte bir sosyo-politik destek ve motivasyon inşa etmiştir.
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=Hff_8Fm9jIM
Dördüncü Bölüm
Hz. Nuh'tan Hz. Mehdi'ye: Irak, Peygamberler Hareketinin Kalbi… Tarihsel Bir Yolculuk ve Aydınlık Bir Gelecek
Seyyid Sami el-Bedri
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Nebilerin ve resullerin en şereflisi Muhammed'e ve onun tertemiz Ehl-i Beyt'ine salat ve selam olsun. Allah'ım, Muhammed ve Âl-i Muhammed'e salat eyle.
İmam Mehdi (a.s.) meselesi, onun küresel projesi ve ona inanan kitleler (şiası) üzerine konuşmak; özellikle de içinden geçtiğimiz mevcut tarihsel ve siyasal koşulların onun "zuhur dönemi" olup olmadığını tahlil etmek adına geniş çaplı akademik ve bilimsel konferansların düzenlenmesini hak eden bir konudur. Bu durum bizi, kendimizi hazırlamaya ve bu süreçte çok daha derin ve etkin bir şekilde harekete geçmeye sevk etmektedir.
Şaban ayının 15'i, o kutlu doğumun yıldönümünü temsil eder; ancak aynı zamanda Dördüncü Sefir (naip) Ali bin Muhammed es-Semurî'nin vefatıyla başlayan "Büyük Gaybet"in (Gaybet-i Kübra) de başlangıcını imler. Bu son olgunun çok büyük bir sosyolojik ve tarihsel anlamı vardır: Şiilerin, Gaybet (gizlilik) döneminde kendi kendilerini yönetme sorumluluğunu üstlenmesi. Ehl-i Beyt'in deyim yerindeyse "kan ve revan" içinde inşa ettiği bu devasa toplumsal yapının (entitenin) yönetimini artık kendi âlimleri devralmıştır.
Şiilerin günümüzde inanç ritüellerini yaşarken sahip oldukları bu geniş özgürlük alanının hep böyle olduğunu, asıl tarihsel normun bu olduğunu sanmayın. Bugün var olan bu Şii varlığı; Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin'in soyundan gelen dokuz İmamın (a.s.) akıllara durgunluk veren devasa fedakârlıklarıyla inşa edilmiştir. Peki bunu ne zaman idrak edebiliriz? Aşura (Muharrem'in 10'u) günü yaptıklarımızı göz önüne getirdiğimizde. Aşura mateminin psikolojik ve siyasi değeri bir abartı değildir; aksine nesnel bir gerçektir. Tarihsel metinler, Davud (a.s.) gibi önceki peygamberlerin dahi Kerbela topraklarından geçerken yas meclisleri kurduğunu gösterir. Davud'un okuduğu mersiyeler ve ağıtlar, bugün ona atfedilen kadim metinlerde hâlâ mevcuttur. Şayet bana Yahudi ve Hristiyanlarla bir meclis imkânı verilseydi, onlara kendi kutsal metinlerinden Hz. Hüseyin'in matemini okurdum.
Modern dünya bugün başka bir vadide, Şiiler ise bambaşka bir vadide yaşıyor. Ancak acı olan şudur: Şiilerin bir kısmı, tarihsel olarak peygamberlerin hareketini özümsemiş tek grup olmalarına ve ilahi vaat gerçekleştiğinde bu hareketin nihai hedefine omuz verecek yegâne kitle olmalarına rağmen, ikincil meselelerle meşgul olmaktadırlar.
Allah yeryüzünü yarattı ve tüm insanlığın sosyolojik ve ahlaki ıslahı için birbiri ardına gelen peygamberler aracılığıyla insanın tarihsel yürüyüşünü başlattı. Tarih, Yahudilerin Musa'ya, Hristiyanların İsa'ya tabi olduğunu söylese de, Kur'an-ı Kerim her iki grubun da (kendilerinin tek hakikate sahip olduğunu iddia ederek) bu peygamberî kapsayıcılığı idrak etmekten geri kaldığını açıklar. Oysa bizim inancımız, Âdem'den bu yana gelen peygamberleri birbirinden ayırmadan, tek ve kesintisiz bir sistem olarak kabul etmeye dayanır.
Burada dilbilimsel ve tarihsel bir meseleye değinmek gerekir. Bazı müfessirlerin genel kabul gören görüşüne göre, "Allah Âdem'e tüm isimleri öğretti" (Bakara, 31) ayeti "tüm dilleri öğretti" şeklinde yorumlanır. Bu bilimsel olarak pek isabetli değildir; zira diller, modern yapılarıyla sürekli akan ve değişen bir nehir gibidir ve Âdem döneminde bugünkü formlarıyla mevcut değildi. Bu nedenle her tefsir rivayetini eleştirel bir süzgeçten geçirmeden kabul etmemeliyiz. Kendi mezhebi mirasımız bütünüyle hakkı temsil etse de, hakkın daha az bulunduğu diğer metinler (Tevrat ve İncil) de tamamen çöpe atılmamalıdır. Bunlar da, Kur'an-ı Kerim'in epistemolojik hakemliğine sunularak keşfedilebilecek tarihsel ve nebevi gerçekler barındırır.
Allah'ın peygamberleri aracılığıyla yürüttüğü proje ticari veya maddi bir proje değildir; insanlara bu dünya hayatının bir son olmadığını, asıl gerçek hayatın ahiret olduğunu hatırlatmayı amaçlayan insani/ruhani bir projedir. Ehl-i Beyt Şiası’nın da her türlü siyasi ve sosyal eyleminde hareket noktası bu olmalıdır. Son tahlilde yeryüzüne varis olacak olan bu mesaj çizgisidir. İmam Mehdi (a.s.) döneminde yeryüzü ilahi adaletin hüküm sürdüğü ve zulmün bittiği bir cennete dönüşecektir.
Mehdeviyet (Kurtarıcı Beklentisi) konusunda dünya bugün sosyolojik ve kültürel olarak ikiye bölünmüş durumdadır. Özellikle Iraklıların idrak etmesi gereken, üzeri örtülmüş tarihsel ve coğrafi bir gerçek vardır: Tarihin küresel adaleti tesis etmek üzere beklediği iki salih kişi (İsa ve Mehdi), hem doğum yerleri hem de soyları itibarıyla "Iraklı"dır.
Birincisi Hz. İsa'dır (a.s.). Muteber tarihsel rivayetler, İsa'nın Kûfe topraklarında doğduğunu gösterir; zira günümüzdeki modern/ulusal sınırlar çizilmeden önce bu bölge, Kudüs'e (Beytülmakdis'e) bağlı ibadethaneleri ve manastırları barındırıyordu. Kur'an-ı Kerim bu coğrafyayı detaylıca anlatır. "Onları, kalmaya elverişli, akar suyu olan bir tepeye (Rabve) yerleştirdik" (Mü'minun, 50) ayetinin tefsirinde İbn Asakir'in tarihindeki rivayetler, "Rabve"nin Necef, "Karar"ın (kalınacak yer) Kûfe Mescidi ve "Maîn"in (akar su) ise Fırat Nehri olduğunu belirtir. Bu da İsa'nın Filistin'de değil, bu topraklarda doğduğunu pekiştirir.
Hz. İsa soy itibarıyla da Iraklıdır. O, (Yahudi inancına paralel olarak günümüz İncillerinde iddia edildiği gibi Davud'un değil) Harun'un soyundandır. Harun ve Musa, İmran'ın, o da Levi, Yakub ve İshak üzerinden İbrahim'in (a.s.) soyundandır. Hz. İbrahim, kökeni bu topraklara dayanan ilk "Iraklı" atadır. Emirülmüminin Ali'ye (a.s.) "Siz nerelisiniz?" diye sorulduğunda, "Biz (Babil'deki) Kûsâ Rabba'danız, atamız İbrahim'dir" demiştir. İkinci kutup olan İmam Mehdi (a.s.) de Irak topraklarında, Samarra'da doğmuştur ve soy ağacı İbrahim Halil'e (a.s.) dayanan Ali bin Ebi Talib ile birleşir.
Necef, Kerbela ve Kûfe'den oluşan bu coğrafyanın, tarih boyunca peygamberlerin ve vasilerin hareket merkezi olarak seçilmesi, derin bir hikmete dayanan ilahi bir planlamadır. Bu bölge, o devasa Büyük Tufan sularının çekilmesinden sonra yeryüzünde beliren ilk kıyıdır. Eski Irak tarihinin derinliklerinde yer alan ve Âdem'den Nuh'a (kadim destanlardaki adıyla Utnapiştim'e) kadar on peygamberi/kralı listeleyen "Sümer Kral Listesi" de bu tarihsel gerçeği yansıtır. Ben de Edebiyat Fakültesi'ndeki Asur/Çivi yazısı uzmanları ve arkeologlara bu yeni tarihsel okumaları sundum.
Tarihteki nebevî hareketlilik, zamanının en büyük askeri gücü ve imparatorluğu olan Akad Devleti'nin tam kalbinden çıkan "İbrahim'in Çadırı" ile şekillenmiştir. Iraklı silahsız bir genç olarak İbrahim (a.s.), hâkim politeist (müşrik) sisteme başkaldırmış, onlardan beraatini ilan etmiş ve duası üzerine Allah onu seçerek "Tevhid"i onun soyunda kalıcı bir kelime kılmıştır. Bugün Akad İmparatorluğu ve orduları yok olmuş, izleri ancak yüz yıl önce arkeolojik kazılarla bulunabilmiştir; İbrahim ise tarih boyunca varlığını sürdüren koca bir "ümmet" haline gelmiştir. Onun projesi iki coğrafi merkeze bağlanmıştır: Asıl merkez olan Mekke (İsmail hattı) ve şube/ek merkez olan Kudüs (İshak ve Yakub hattı). Kur'an-ı Kerim, bu tarihi kurguyu yöneten "Melik, Kuddüs, Aziz ve Hakîm" olan Allah'ın kusursuz tasarımını bize gösterir.
Allah, İsmail'in soyunu "namazı dosdoğru kılmaları için" ekinsiz ve çorak bir vadiye (Mekke) yerleştirmiş; Davud ve Süleyman'ın hattını ise ekinli ve bereketli bir vadiye yerleştirmiştir. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yapılan İsra (Gece Yürüyüşü) mucizesi —ki 'Aksa' kelimesi dilbilimsel olarak peygamberlerin namazgâhı olması hasebiyle 'halkı katında en aziz/değerli olan' anlamına da gelir— bu iki merkez arasındaki tarihsel birliğin ve rotanın altını çizer.
Bu ilahi denge ve simetri, milletlerin tarihinde de kendini gösterir. Firavun, Mısır'daki İsrailoğullarını ezerek, oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakarak onları yeryüzünden silmek ("Onları o yerden sürüp çıkarmak/kökünü kazımak istedi" - İsrâ, 103) istediğinde, Allah Firavun ve ordusunu boğmuş ve yeryüzünü İsrailoğullarına miras bırakmıştır. Tarihsel karşılık olarak, Fil Vakası'nda da Ebrehe, Allah'ın evini yıkmak ve Kureyş'i kökünden kazıyıp ata topraklarından sürmek istemiş; bunun üzerine Allah üzerlerine Ebabil kuşlarını göndermiş ve onları yenilmiş ekin yaprağına çevirmiştir.
Ehl-i Beyt (a.s.) fıkhında ve tefsirinde Fil Suresi ile Kureyş Suresi'nin tek bir yapısal bütün olarak kabul edilmesinin dildeki karşılığı da budur. Fil ordusunun helak edilmesindeki ilahi amaç, Kureyş'i birbirine ısındırmak (Kâbe'de tutmak), yaz ve kış ticaret yolculuklarını güvene almak ve onları açlıktan doyurup korkudan emin kılan bu Ev'in (Kâbe'nin) Rabbine ibadet etmelerini sağlamaktı. Kureyş sonradan Hübel'e taparak bu nimete nankörlük etmiş olsa da durum budur. Kur'an-ı Kerim, Ehl-i Beyt'in hadisleri ve perspektifi ışığında okunduğunda sürekli olarak yepyeni hakikatler sunmaya devam eder.
Mekke ve Kudüs arasındaki bu bağ, Eski Ahit metinlerinde de karşılığını bulur. İşaya kitabında kutsal şehre (İbranicede "Barış Şehri" anlamına gelen ve Ebrehe'nin ordusu önünde yıkılmayarak gerçek "Barış Şehri" sıfatını hak eden asıl nirengi noktası Mekke'ye) yönelik şöyle bir hitap vardır: "Sana karşı yapılan hiçbir silah işe yaramayacaktır." Bu vaadin mutlak tarihsel karşılığı, tarih boyunca defalarca yıkıma ve işgale uğrayan Filistin'de değil, Fil ordusuna karşı ilahi bir müdahaleyle korunan Mekke'de tecelli etmiştir. Bu da Kur'an'ın kendinden önceki kitapları onayladığı gerçeğini kanıtlar. Yuhanna İncili'nde Yahudi âlimlerin Hz. Yahya'ya (a.s.) gelip açıkça bekledikleri üç makamı sormaları da çok kritiktir: "Sen Mesih misin? İlya (Ali'ye işaret) mısın? O (beklenen) Peygamber misin?" Bu metin, İmam Bakır'dan (a.s.) aktarılanlarla birebir örtüşür ve bu kitapların tahrif edilmeden önceki temel inanç/beklenti yapısını ortaya koyar.
Son olarak, nesillerin özlemini ve "Bakıyyetullah"a (Hz. Mehdi) duyulan derin epistemolojik ve ruhsal bağı ifade eden o meşhur "Nudbe Duası"ndaki sözlerle Allah'a yöneliyoruz. Zalimlerin dünyayı cehenneme çevirmesinin ardından, karanlığın kökünü kazıyacak, ümmeti ayağa kaldıracak, dinin ve kitabın sınırlarını ihya edecek olan o umudu bekliyoruz: "Allah'ım, bize o olgun yüzü, o övülmüş parlak nuru göster; bizi onun ordusundan, yardımcılarından ve destekçilerinden kıl." Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Nebilerin ve resullerin en şereflisi Muhammed'e ve onun tertemiz Ehl-i Beyt'ine salat ve selam olsun.
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=vJlflO999lc
Çeviri: Medya Şafak